30 Aralık 2012 Pazar

yer,gök,deniz

ben de "yersizi" oluvereyim buranın.
birkaç kat yabancı duydum kendimi. 
her şeyden uzak, sigara+çay+müzik:
her yer o ıssız yer, her yer aynı aslında.

8 Aralık 2012 Cumartesi

dönüp dolaşıp geldiğimiz yer hep aynı

"aşk hükmeder" şarkısıyla geçmeyen zaman.
+
soğuk.
+
yabancı, sisli, yağmurun temizleyemeyeceği kadar kirli.
sadece "gidilen". inmeden hep bir sonrakine binilen.
aslında hiç gidilmeyen. günlerini şaşırmış bir şehir.
+
uyku.


14 Kasım 2012 Çarşamba

Poe ile aramda çok uzak bir mesafe var (gece gece "amaaan kim gidecek?" türünden)

kendime saklanacak yer buldum. insanların arasındayken kimse beni bulamasın, boşuna sevinmiş olmayayım.

(sigarayı bırakırsam buraya yazarım.)

21 Ekim 2012 Pazar

20 Ekim 2012 Cumartesi



the only cribs that make a difference
where the magic really happens
don't come with a Mercedes Benz
or a wide screen showing nothing
showing nothing...


9 Eylül 2012 Pazar

Simple Man


Lynyrd Skynyrd - Simple Man

Mama told me when I was young 
Come sit beside me, my only son 
And listen closely to what I say. 
And if you do this 
It'll help you some sunny day. Oh Yah! 
Oh, take your time... Don't live too fast, 
Troubles will come and they will pass. 
You'll find a woman, yea yea, you'll find love, 
And don't forget son, 
There is someone up above. 

And be a simple, kind of man. 
Oh be something, you love and understand. 
Baby be a simple, kind of man. 
Oh, won't you do this for me son, 
If you can? 

Forget your lust, for the rich man's gold 
All that you need, is in your soul, 
And you can do this, oh baby, if you try. 
All that I want for you my son, 
Is to be satisfied. 

Boy, don't you worry... you'll find yourself. 
Follow your heart, lord, and nothing else. 
And you can do this, oh baby, if you try. 
All that I want for you my son, 
Is to be satisfied. 

Baby be a simple, be a simple man. 
Oh be something, you love and understand. 
Baby be a simple, kind of man.



1 Eylül 2012 Cumartesi

behzat amirin olaylara bakışı



en sevdiğim yöntem. hava yastıklarını denemek için sürekli bir yerlere çarpıyorum.
hala deneyebiliyor olmam güvenlik testlerinden başarıyla geçtiğimi gösterir.
biri attığımız her adımın risk olduğunu söylemiştir herhalde.

nazire: "bin hazımlı hüz"

"Beni en çok bu amaçsızlığım tedirgin ediyor."

Ne olacak şimdi?

Sıradaki ne?

30 Ağustos 2012 Perşembe

aleksandır süperberduş'tan süperelma'ya aşk sözleri





"Sen gerçekten çok iyisin. Yani sen şimdiye kadar yediğim herhangi bir elmadan yüz bin kat daha iyisin. Ben Süpermen değilim, Süperberduş'um. Sen Süperelma'sın. Çok lezzetlisin, çok organiksin, çok doğalsın. Sen en gözde elmamsın."

Into The Wild'dan 

28 Ağustos 2012 Salı

talihsiz bir hikaye: hakkı bulut dinlerken yakalanacağım diye ödüm kopmuyor

ironiyi fark edemediğimizi belli eden şeyler söylersek küçük düşer miyiz?
küçük düşersek dünyanın sonu gelir mi? gelirse dünyanın mı sonu gelir? dünyanın sonu mu gelir? 

insanlardaki ayıplanma korkusu. başkalarının fikirlerine ve sözcüklere bağımlı yaşama. başkaları bir şeyler söylüyor diye söyleme ihtiyacı hissetme. yüceltilmiş, ayin gibi yaşanan yalnızlıklar. asıl olması gerekenleri düşünmemeler. çabasızlık. ... (alt alta yazsaydım bir "şiir" de olabilirmiş bunlar - ilhamesk şiir - kuyu şiiri - iiri - iri - ri - i)

kendimi bunları umursamayan biri olarak hayal ediyorum. sandığımdan daha çok şeyi umursuyor olduğumu anladığımdan beri. oluyor böyle şeyler - 



Radiohead - Street Spirit

27 Ağustos 2012 Pazartesi

"İşte bu!" ânı...

"Giderek artan sayıda insan, zaman zaman, kendi iç diyaloglarını dış dünyayla paylaşmışçasına yaşıyor ve bu, bazen ciddi ilişki sorunlarının yaşanmasına neden olabiliyor. Bir bakıma, bu insanların iç dünyaları ile dış dünya arasındaki sınır, iç dünyaları lehine genişliyor ve belirsizleşiyor. Örneğin, söylemedikleri halde söylemiş olduklarına inandıkları bir söze göre davrandıklarında, bu durum karşılarındaki insanı çileden çıkarabiliyor. Oysa onlar, o kişiyle iç dünyalarında yarattıkları diyaloğu, dış dünyada da gerçekleşmiş gibi yaşıyorlar."

Engin Geçtan - Hayat - s. 126

16 Ağustos 2012 Perşembe

İleri Geri

"Gerikafalı, yeni budalası; geçmiş softası, kurulu düzen düşmanı; geleceğe kapalı, kökünden kopmuş; ilerleme korkağı, gelenek yoksulu; yenilik körü, kutsallık yıkıcısı    ileri geri üzerindeki tartışmaların anlam-çerçevesine öylesine güzel aydınlık getiriyor ki bu bileşik sözcükler, ya da bu bileşiğimsi deyimler. Gelenekçi açısından baktıkta: tutkularına kapılmış, gözüdönmüş, ölçüyü yitirmiş kişiler ilericiler. İlerici açısından baktıkta: dar düşünüşlü, güdük kalmış, saplantılı kişiler gelenekçiler.

Kimse kimseyi beğenmiyor. Herkes herkesi suçluyor. Doğru nerde?"

Nermi Uygur, Güneşle, s. 126

14 Ağustos 2012 Salı

bu insanlar beni neden bu kadar yoruyorlar?

seni hiç unutmayacağım armut dostum

dalından koptuktan bir hafta sonra olgunlaşıp tatlanan armuta sonsuz saygı duyuyorum. şiir yazabilseydim ona methiyeler düzerdim.

acaba?

gördüğüm her şey normal, beklentilerimin dışında bir şey olmuyor. bu beni hantallaştırmış, her şeyin sıradan olması bir tür alışkanlık haline geliyor -sıradan olana alışmak doğası gereği en kolayı. soru sormalarım da seyreliyor böyle olunca, bütün cevaplar birbirine benziyor çünkü, hepsi beklendik. yine de "bugün bir şey oldu" ve sormayı ihmal ettiğim önemli bir soru uğradı aklıma: acaba hayatımı bir yalanın üzerine mi kuruyorum? 

inanmak istediğimize inanmak gibi bir huyumuz vardır biz insanların. konuşuyoruz çünkü. herkes kendini kandırır, bazıları hep kandırır. acaba ben kendimi ne kadar kandırıyorum? 

görmediğim bir şey kaldıysa biraz ışık diliyorum. başkaların çöp olarak görebileceği güzel bir hayatı yaşarken ihtiyacım olacak. 

EK: insanlar, zavallı insanlar!


11 Ağustos 2012 Cumartesi

çağdaş sanat

"Çağdaş burjuva uygarlığının geçirdiği krizlerden biri de ortalama insanın, gerçeği kendi başına doğrudan keşfederek kendini oluşturmak yerine, dışarıdan dayatılan varsayımlardan kurtulamamasından kaynaklanır. Konformizm, tek yönlülük, sürü ruhunu geliştirme ve kitlesel düşüncenin bir parçası olma gibi iyi bilinen toplumsal hastalıklar; ahlakta, politikada, moda alanında, beslenmede, eğitimde, pedagojide, 'doğru form'la özdeşleştirilen yargı ve anlayış standartlarının edilgen olarak ediniminin ürünüdür. Siyaset gibi ticari reklamlar da her türlü gizli ayartma ve bilinçaltını etkileme yöntemine başvurarak 'doğru formlar' dayatır; ortalama insan da bu durumu kabullenip, hiçbir şey sorgulamaksızın yaşar gider.
O halde şu soruyu sorabiliriz: Çağdaş sanat tüm modelleri ve şemaları sürekli ihlal ederek (gerçekten de çağdaş sanat bir model ve şema olarak tüm model ve şemaların geçici olduğunu ve onları yalnızca bir yapıttan ötekine değil, aynı yapıtın içinde de değiştirmek, kurallarını ihlal etmek gerektiğini söyler) pedagojik bir işlevi yerine getirip, bizi özgürleştirmiyor mu? Eğer durum buysa, çağdaş sanatın söylemi beğeninin ve estetik yapıların sınırlarını aşarak çok daha geniş bir kapsam kazanır: Çağdaş sanat modern insanı kurtuluşa götürecek yoldur; algı ve zeka düzeyinde ona kaybettiği özerkliğini yeniden kazandıracaktır." 
UMBERTO ECO - Açık Yapıt

10 Ağustos 2012 Cuma

troll-savar (mütevazı bir tespit sıçma denemesi)

çağın hastalığı: her söylenene cevap vermek zorunda hissetmek. söylenenlerin amacının farkında olup ona göre davranmak da bu hastalığının ilacı olur kanımca (teknoloji buna bir çare bulana kadar, şimdilik el yordamıyla, böyle).

[insanlar bunaldıklarında çareler düşünecekler elbet. bana kalırsa bir alet icat edilecek. bu alet önce televizyonları, sonra internete girilen araçları kapatacak. mary ve max'deki ruh hali yüzüğü ile (belki ruh halimizi gösteren bir kol saatiyle) birlikte çalışacak bir alet. belirtilere göre iletişimi durduracak bir alet, dünyayla bağı koparacak ve hayali bir dünyanın kapılarını açacak. (bazı kötü çağrışımlar, yine de olsun)]

tüm gördüğüm histeri krizine tutulmuş gibi titreyen ellerin yazdıkları, onların şuursuzca söyledikleri ve sapıkça eyledikleri başka şeyler.

onları umursamıyorum. bu yazdıklarımı okuyan güzel insanlar varsa onlar da umursamasınlar. (bu yazıyı bu yüzden yazdım; birlikte düşünelim, birlikte umursamayalım diye,  - illa bir neden aranıyorsa.)

şimdilik, el yordamıyla, insanlardan medet umuyorum. bu bir hataya dönüşürse en büyüğü olur.




8 Ağustos 2012 Çarşamba

ev? gemi?

halı ve perde olmayan bir yere ev demek ne kadar güçmüş.
sürekli sallanıyor, olsa olsa gemidir o.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

"ben yerini tutarım"

nerede kalmıştım? o kadar ayracım var, keşke birini koysaydım.
baştan mı okuyayım şimdi? 

insan, kendini koyduğu yeri unutmamalı.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

karşı

öğretildiği gibi davranabilseydim her şey yolunda olabilirdi.

3 Ağustos 2012 Cuma

merak öldürür.

şu hayatta tek merak ettiğin karşıki tepenin ardında ne olduğuysa oraya gitme.

31 Temmuz 2012 Salı

bir şarkı kaç yıl tutar içinde?

gecenin ilerleyen saatleri. radyoyu açıyorum, pink floyd'dan "wish you were here" çalıyor. bir ses sorulara cevap verebilir misin diye soruyor. boş boş bakarak bende hiçbir sorunun cevabı yok diyorum. bu da bir cevap tabii. demek ki cevabın olmadığını söylemek yerine susmak gerekiyor. 

bir de boş boş bakmasam iyi olacak. 

25 Temmuz 2012 Çarşamba

blog bir işe yara

son okuduğum üç kitap:
1. edebiyat ve kuramlar - fatma erkman akerson (ithaki yayınları)
2. bir süre yere paralel gittikten sonra - barış bıçakçı (iletişim yayınevi)
3. taş uykusu - aslı tohumcu (kırmızı kedi yayınevi)

üç gün içinde okumayı planladığım üç kitap
1. benden önce bir başkası - nurdan gürbilek (metis yayınları)
2. aşkımumya ~ ima kılavuzu - murat yalçın (yky)
3.taş bina ve diğerleri - aslı erdoğan (everest yayınları)

(bir kuram ya da deneme, iki kurmaca ya da anlatı. şablon bu.)

kitaplardan kafamı kaldırabilirsem "mad men" izliyorum.
henüz hangi filmleri izleyeceğimi planlamadım.
her gün en az bir saat yürüyüş.
az yemek. çok düşünce ve gözlem.
ve müzik.
iyi gibiyim.



david bowie - sorrow
(aslı tohumcu'nun kitabında denk geldim bu şarkıya. sağolsun.)

18 Temmuz 2012 Çarşamba

boş

Okumama ve yazmama engel olanları ortadan kaldırabilmek için bir yıl boşu boşuna uğraştım. Okuduklarımı anlamıyorum, neredeyse cümle bile kuramıyorum. Engeller de olduğu gibi duruyor. 

Bu bir yıl, sandığımdan daha uzun, göründüğünden daha çok. Sırada ne var çok merak ediyorum.


9 Mayıs 2012 Çarşamba

7 Mayıs 2012 Pazartesi

5 Mayıs 2012 Cumartesi

"Dışarı çıkıyorsanız dikkat! çiçeklerle karşılaşmayın"

ağır adımlarla sahneye çıkıp konuşma yaptı güzel kadın. kaybettiği dostunun ardından şöyle dedi:
"hepimiz bir gün öleceğiz ama bugün olmasaydı..." 
devamını getiremedi. devamını yüzünden anladı insanlar. koca bir ömür, bir bakışla ne çok şey anlatmayı öğretiyormuş insana; ben de bunu anladım. şiirli bir çınar kadın o, hayatın sağlaması gibiydi. gördüm.

bir adam  edebayatın cumhurbaşkanı ilan edildi. fıkra anlattı o da. güldük.

ben de bir adamı şiir kuyusuna düşüp çıkamamış şair ilan ettim. başka şairler hala o kuyudan şiir çekmeye çalışıyorlar. bir an çok nafile göründü. kuyuya düşenlerin altında kaldı şiir, gün yüzüne çıkarmak gitgide zorlaştı. belki de imkansızlaştı.   

galiba bir adam da şiiri bırakmış. gözleri doldu bir şeyler söylerken. müsait bir zamanda konuşuruz dedi, ayaküstü anlatılamayacak kadar darılmış dedim içimden.

bir adamla dağlara çıktık. her taraf yemyeşilmiş, karlar erimiş, sular akıyordu.

yani bir hayat varmış. dönüp dolaşıp geldiğim odamda neredeyse unutmuştum bunu. 

hayat bana neler etmiş. herkes arasında anlaşmış gibi aynı şeyi söyledi bana: "hayat sana neler etmiş"
sandım ki bir sene daha burada kalsam kimse tanıyamayacak beni. nüfus dairesine gidip yeni bir kimlik çıkarsam bir başkası olduğuma inandırabilirim insanları. 

bir adam daha var. araba tekledikçe yok bir şey diyen tedirgin adam.  

bir de müziksiz kaldık. 

bugün

4 Mayıs 2012 Cuma

paradigma kayması

hayatımda birkaç kırılma noktası var. bu noktaların nerelerde olduğunu ve beni nasıl etkilediğini anlamam şimdiye kadar zor olmamıştı. oldukça belirgin kırılmalardı, nedenleri ve sonuçları bariz bir şekilde görülebiliyordu. bu yüzden kendimi talihsiz görürdüm; çünkü bu tür kırılmalar insanı olduğundan daha iyi bir yere getirmemişse üzüntü vericidir, etkileri de nispeten daha kesindir.

hayatımın en son nerede yön değiştirdiği oldukça belirsiz. değişmelerin de kırılmalar gibi net olmasını istemezdim. ortada kesin bir şeyler varsa yapacak fazla bir şey yoktur; fakat belirsizlikler için hala verilmesi gereken kararlar, kazanılması gereken zaferler, talihi tersine çevirecek "çıkar yollar" olabilir. belki belirsizliklerden fırsatlar doğabilir diye bunları uzun uzun düşünüp gideceğim yere ulaşmak için neler yapabileceğimi tasarlamaya çalıştım. bir fırsata hiç olmadığı kadar çok ihtiyacım var çünkü.

şu an olduğum yere gelene kadar düşünmemi ya da hissetmemi gerektirecek fazla bir şey yoktu. süreğen bir çaba ile belli bir hedefe doğru bir otomat edasıyla ilerliyordum. varacağım yere giderken neler yapmam gerektiğini biliyordum. bu yüzden nadasa bırakılmış topraklar gibiydim, kendimden beklemem gereken türden bir verim beklemiyordum. gücümü toplayıp bir sıçrayışla olmam gereken yere çıkmaya çalışacaktım. benim de zamanım gelecek diyerek teselli buluyordum, amaca ulaşmak için çok şeyden vazgeçmem gerekti, bunu göze almalıydım.

kendim olmanın sakıncasını gördüğümden beri kendim olmamam gerektiğini düşünüyorum. 
talihsizliğimin nedenlerinden biriydi bu: kendim olmak. hayalle gerçek arasında şekillenmiş yapay bir benlik geçici bir süre işleri kolaylaştırabilirdi (bir başkası olmak varsayımı üzerine, olaylar karşısında olmam gerektiğini düşündüğüm "başkası" nasıl davranırsa öyle davranmaya çalışmak gibi bir şey bu). denetim altında tutabildiğim sürece daha az sakıncalıydı. ya da öyle olduğunu sanıyordum. insanın kendini tanımaması için farklı bir kılıkla ortalarda dolaşmasının, onun kendisinin farkına varabilmesi gibi  büyük bir sakıncası vardır. dahası, insanın kendisini bir yabancı olarak yakalaması kendisi olmasından daha tehlikelidir.

olduğum halim ve bu halime evrilmeden önceki halim arasındaki farktan dolayı yaşayacağımı öngördüğüm bazı sıkıntılarla baş etmek için baskılayıcı kararlar almıştım. bunlar hassas konularla ilgili olduğundan uyulması gereken katı kararlardı ve hiçbir şekilde bu kararların dışına çıkmamam gerektiğini düşünüyordum. hissetmeyeceksin, düşünmeyeceksin, yapmayacaksın, üzülmeyeceksin gibi oldukça fantastik ve uyulması zor; bir o kadar da zorunlu görünen kararlar. bu yüzden şu an olduğum halimi kabul edebiliyorum. çünkü kararlarıma uymaya çalıştım, tek yaptığım buydu.

tabii her şey tasarladığım şekilde gitmedi. bir yere kadar geldikten sonra etrafıma bakıp "ne kadar kaldı" diye sorabilirdim. bir başkası da kafamı karıştırabilirdi. nitekim öyle oldu. zaten "master plan" sanıldığı kadar da "master" değildi. gerçekçi olmak gerekirse zaten böyle olacağı belliydi. neyse ki bu da plana dahildi, ama yine de öngördüğüm gibi işlemedi. son değişimin nerede gerçekleştiğini anlamak bir sonraki kırılmanın akıbeti açısından çok önemli hale geldi.

o halde:
başıma gelecekler bir felakete dönüşebileceğinden bazı önlemler almalıyım. peki hayatım en son nerede yön değiştirdi? önce bunu anlamak gerek.

aslında bunu içten içe epeydir düşünüyorum. hâlihazırda cevap olabilecek bir yığın, kafamın içinde birikti. o yığının içinde bazı parçalar neyin değiştiğini anlatıyor. 

yaşadığım bazı olumsuzluklarda önceliğim genelde "neyi yanlış yapıyorum?" diye sormak olurdu. insanın kendine yönelttiği sıradan sorulardan biri. yaşadıklarımın etkisiyle, bu soruyu bir başkasına sormadan önce kendime sormam gerektiğine o kadar çok inanmıştım ve bunu o kadar abartmıştım ki bütün sorumluluğu kendi üzerime acımasızca yıkabiliyordum. insan abartarak arayınca olmayan şeyleri de bulabiliyor.  zamanla her şeyin sorumlusu olarak kendimi görmeye başladım ve bunu alışkanlık haline getirdim. böyle olduğu için de başkalarının bir şeyi yanlış yapıyor olmasına gerek kalmıyordu. "hem başkaları da benim bunları düşündüğüm gibi düşünüp olumsuzlukları gidermeye çalışırlardı." (ne komik değil mi?) bunun düşünceye dönüşmüş şekli de şu: ne oluyorsa benim yüzümden oluyor. böyle düşünmek genelde iki nedene bağlı olarak tek bir sonuç doğuruyordu: hatalı olduğum için ya da hiç hatam olmadığı halde benim ya da bir başkasının başına geleni düzeltmeye çalışıyordum. hatanın bende olduğu durumlarda böyle davranmamın bir karşılığı olabilirdi fakat başkasının bir şeyleri değiştirmesi gerektiğinde benim çabam boşunaydı. değiştiremeyeceğim bir şey için çırpınıp duruyordum. ne kadar yorucu olduğu tahmin edilebilir. heyula gibi görünen bir yanılgıdan bahsediyorum aslında; olumsuzlukların hep benden kaynaklandığını düşünme yanılgısı.

bu açıdan baktığımda neyin değiştiği konusunda bir nokta çok fazla sırıtıyor. o değişen şey bir düşünce ve  söylendiğinde hiç önemsenmeyen basit bir söz olarak açığa vuruldu: "niye her şeyin sorumlusu ben olacakmışım ki". bunun ardı sıra birtakım sağlıksız düşünceler geldi ve şimdi fark ettiğim üzere bükülme tam da bu noktada başladı. (demek ki önemsiz görünen sözler bazen sanıldığının aksine çok önemli bir anlam taşıyabiliyor, söylendiği andan itibaren farkında olunan ya da olunmayan durumu değiştirmeye başlayabiliyordu.)

doğal olarak şu an olduğum halimin sadece benim eserim olmadığını kabul ettim. bunun farkına varmak benim için çok önemli çünkü zararın bir yerinden dönmek gerekirdi. çünkü özgecil tarafım bir zaafın tezahürüne dönüştükçe akli ve hissî erozyona uğramaya başladım.  üzüldüğümde bile kendime "şimdi olmaz, üzülmek yerine başka şeyler yapman gerek, üzülemezsin" diyebiliyorsam kendimden geriye pek bir şey kalmamış demektir. benim zamanım bu şekilde gelmeyecek ve o umduğum sıçrama gerçekleşmeyecekti. bu bütün çabamın boşa gitmesi ve "savaşı kaybetmem" demek olacaktı.

bunları yazınca aklıma bazı örnekler geliyor. sözgelimi insanlar bazı zamanlarda anlaşılmaz olduğumu düşündürecek şeyler söylerdi. hatta beni olduğumdan farklı yerlere koyup ulaşılmaz bir yerde durduğumu düşünenler de oldu. oldum olası istemediğim bir şeydi bu. insanlar birbirleriyle "eşit şartlarda ilişki kurmalıydı" ve  benim için birinin diğerinden daha yüksekte durması kabul edilebilir bir şey değildi. bu yüzden ben de anlaşılmaz olmamak için bazı önlemler almaya çalışırdım. mesela kafamın içinde dönüp duran karmaşık düşünceleri anlatmanın kolay bir yolu olmalıydı fakat karmaşık düşünceler öyle kolay anlatılmazdı. ya da bende öyle bir kolayca anlatabilme yeteneği yoktu, anlatamıyordum. böyle olduğu için de önceleri anlatmaktan vazgeçtim, sonra da düşünmekten (başaramadım tabii, arada bir yerlerde yarım yamalak düşündüm, yarım yamalak anlattım) . niye? çünkü insanlar beni kendilerinden üstün görmemeliydiler ve ben kimseden üstün olmadığım halde öyle görünmemeliydim. (toplumumuzda yaygın bir davranış var: anlaşılmayan sözler söyleyenler önemli görülüp el üstünde tutulabiliyorlar. güya onlardan biri olmasam iyi olacaktı.) böylece başkalarının beni algılama şekli yüzünden beni var eden parçalardan birinden, düşündüklerimden, kısmen feragat ettim. (şimdilerde onlardan sadece kırıntılar kaldı gibi.)

bu örneği düşünerek kendime tekrar tekrar soruyorum: başkalarının beni anlamamasının nedenleri tümüyle bana mı bağlıydı? acaba başkaları beni anlamak için uğraşmamış olamaz mıydı? temelde soru şu: anlatan mı anlaşılmak durumundadır, yoksa anlaması gereken mi anlamak durumundadır? eskiden anlatanın anlatmak istediğini anlatamadığı için anlaşılamadığını düşünürdüm. şimdi böyle düşünmüyorum.

anlatmaktan ve düşünmekten vazgeçmeye çalışmak büyük bir hata. (hatta kendimle ve doğruluğuna inandığım bazı düşüncelerimle çelişerek kendim olmaktan  vazgeçmeye çalışmamın büyük bir hata olduğunu düşünebilirim.) biri beni kendinden üstün görüyorsa ve bu benim için kabul edilemez bir şeyse yapacağım şey bir başkasının kendini gördüğü yerde olmaya (yani bir anlamda onun olduğunu sandığı yere doğru alçalmaya) çalışmak yerine onun, benim olduğumu sandığı yere doğru yükselmesine yardımcı olmak ve bunun çok zor olmadığını anlatmak olmalıydı. bunun gibi bir çok örnek var, belki herkesin hayatında da vardır bu örneklerden.

kafamın içinde dönüp duranları anlatmaktan ve onları anlatırken kullandığım; bazen öyle olmadığı ya da öyle olmaması gerektiği halde afili görünen cümlelerimden vazgeçmemeliydim. böyle olsaydı belki bir gün ben de anlatmayı öğrenebilirdim. anlatmayı öğrenebilseydim benim için hayati öneme sahip şeyleri daha iyi anlayabilirdim.

(dönüp dolaşıp geldiğim nokta)
yazan insanların okunmamakla ilgili bazı sıkıntıları olabiliyor. bazılarının çok emek harcadığını ve bu emeğinin karşılığını alamadığını düşündüğü herkesçe bilinen bir durum. o emeklerin ilk akla gelen karşılığı da okunmak olurdu. yazanlar çeşitli nedenlerden okunmak isterler. bazılarının nedenlerinden biri uzun uzun düşünüp tasarladığı hayata ortak bulmak, kendileri gibi yaşamak isteyebilecek insanlarla bağ kurup bir "yaşama modeli" oluşturmak olabilir. benim de bu kadar yazmamın nedeni, olur da okumasını istediğim insanlar okurlarsa, zar zor anladığım bir şeyden "kendilerince" sonuçlar çıkarabilirler ve belki yazdıklarım bazı sorunlarının(?) farkına varabilmelerine yardımcı olabilir diye  düşünmem olabilirdi. 

olmadı mı diye sorulabilir. olmadı. 

dedim ya, kendimi düşünmem gereken yerde bile ısrarla başkalarını düşünmem bir zaafa dönüştü. bunun benim için alışkanlık olmasından daha kötü bir yanı var: başkaları için de alışkanlığa dönüşmesi. insan kendisinde olan bozuklukları düzeltmeye bir şekilde yeltenebilir ve dahi bunu başarabilir, ancak; bir başkasında olanlar için bu "düzeltme işi" oldukça zordur. dıştan bir müdahalenin kimsenin kendinde olup biteni değiştirmeye tek başına gücü yetmez, ancak belirginleştirebilir; değişmesi gereken insanın içten bir itkiye gereksinimi vardır ve bu itki dıştan gelenin karşısında çok daha kuvvetlidir. 

bu yüzden de niyetim başkalarının anlamasından çok kendimin bir şeyleri anlaması. bunun için yazdım. yazmak bence anlamanın en kolay yolu. hafıza-i beşerin nisyan ile malul olmasından kelli bir zorunluluk aynı zamanda. anlamak (belki farkında olmak) bir şeyleri değiştirmenin ön koşulu ve benim tek başıma anlamam da bir şeyleri değiştirmeyeceği için başkalarının görmesine de izin veriyorum. bir işbirliği teklifi gibi yani. en azından bir süredir bu sebeple. 

peki bu kadar anlatmaya gerek var mıydı? tabii ki var. aslında daha fazlasına da gerek var. anlatılacak çok şey var. çünkü "insanlar bencildir" ya da "insanlar bencilmiş" deseydim neredeyse hiçbir şey anlatmamış olurdum. insanı düşünmeye itmeyen basit bir saptama olsa da benim açımdan düşünülmesi gerekli. belki başkaları da düşünmeli. 

(her şeyi bir çırpıda yazamam. her şeyi düşünemem. her şeyi kontrol edemem. bunlar pek insanca geliyor bana. okuyamamak da öyle, çok insanca, pek insanca.)

ve son:
bir sonraki "kırılma"dan önceki bükülmenin nedenini anlar gibiyim. anladıklarım içten içe beni değiştiriyor ve kendime yeni bir konum belirlemem gerekiyor. böyle olması iyi mi bilmiyorum. olduğum halim gibi olmak ya da kendimi düşündüğüm gibi olmak, olduğumu sandığım insan olduğuma inanmak iyi olabilirdi. 

"oyunu oynayamıyorum" dememin sebeblerinin bazıları bunlar işte. belki biri bu ne demek acaba diye sormuştur kendi kendine.

ben gördüm, siz de ne haliniz varsa görün insanlar.

---------------------------------------------------------------------------

bir şarkı ve bir alıntı:



Fallulah - Give Us A Little Love






"Kendi bilincine-varma, us ve imgelem, hayvansal varoluşu karakterize eden uyumu bozmuşlardır. Bunların doğuşu, insanı ötekilerden ayrı bir varlık, evrenin doğal-olmayan bir yaratığı haline getirmiştir. O, doğanın bir parçasıdır; doğa yasalarına boyun eğer, onları değiştirecek güçte değildir ama yine de doğadaki tüm öteki varlıkları aşan bir yana sahiptir. İnsan doğanın bir parçası olduğu halde doğadan ayrılmıştır. Bir yuvası olmadığı halde, tüm öteki yaratıklarla paylaşmakta olduğu yuvaya zincirlenmiştir. Rastlantısal bir yer ve zamanda bu dünyaya fırlatılmış olan insan, yine rastlantısal bir şekilde oradan çıkmak için zorlanmaktadır. Kendi bilincine varmış olduğu için , güçsüzlüğünü ve varoluşunun sınırlamalarını algılamaktadır. Kendi sonunu yani, ölümü gözünün önüne getirmektedir. O, varoluşunun ikiye-bölünmüşlüğünden hiçbir zaman kurtulamaz; istese bile, kendisini ruhundan özgür kılamaz. Yaşadığı sürece bedeninden de kurtulamaz. Bedeni ise, onun yaşamayı istemesini sağlar.
İnsanın kutsanması olan us, aynı zamanda onun lanetidir de. Us, onu içinden çıkılmaz bir ikiye-bölünmüşlüğün içinden çıkma ödeviyle başa çıkmak üzere sürekli olarak zorlar. Bu yönüyle insansal varoluş, tüm öteki canlılardan farklıdır. İnsan, sürekli ve kaçınılamaz bir dengesizlik durumu içindedir. Onun yaşamı kendi türünün örneğini yineleyerek yaşanılamaz. İnsan, yaşamaya mecburdur. O, canı sıkılabilen, hoşnutsuzluk duyabilen, cennetten çıkarıldığını hissedebilen tek hayvandır. İnsan, varoluş sorununu kendi başına çözmek zorunda olan ve bu sorundan kaçamayan tek hayvandır da. O, insansal durum öncesinde yaşadığı, doğa ile uyum durumuna geri dönemez. Usunu doğanın ve kendi kendisinin efendisi oluncaya değin geliştirmeyi  sürdürmesi gerekir. 
Usun doğuşu, insanın içinde bir bölünmeye neden olmuştur. Bu ikiye bölünmüşlük onu sürekli olarak yeni çözümler bulmak üzere savaşmaya zorlar. İnsanın tarihinin canlılığı (dinamizmi), gelişmesinin nedeni olan ussal varoluşuna özgü bir canlılıktır. İnsan, bu ussal varoluş aracılığıyla, içinde kendisini ve türdeşlerini kendi yuvasında hissettiği, kendisinin olan bir dünya yaratır. Ulaştığı her basamak onu hoşnutsuzluk ve şaşkınlık içinde bırakır. Ama bu şaşkınlık, onu yeni çözümlere doğru devinecek şekilde zorlar. (...)"
 Erich Fromm - Kendini Savunan İnsan'dan

3 Mayıs 2012 Perşembe

kılık kıyafet kifayet giydirmek bazen olur öyle


ben
13:33
beyninin tek tarafını mı kullanıyon peki?

abuk seysi
13:34
yok
tek taraf da deyil
sadece yüzde 15lik kısmını kullanabiliyom
tek tarafın
yüzde 15lik kısmını yane

ben
13:36
senden daha kötü durumda olanlar var
mesela ahmet altan
bu adama ne zaman baksam ne kadar iyi durumdayım diyorum kendime
sen de diyebilirsin

abuk seysi
13:38
:D
çok aydınlatıcı bir yazı
şahsen ben aydınlandım
datmin oldum
sen?
valla en güzel cevabı yakup kadri yabanda vermiş
bu konuyla ilgili
:D
ben bunu bilir bunu söylerim
ve evet halimize şükür hacı

28 Nisan 2012 Cumartesi

yazmasaydım bir şey olmazdı, gider uyurdum, muhteşem hayatıma devam ederdim, sonra hayat geçip giderdi, geldik mi derdim, gelirdim. ya da yazmasaydım herkesten nefret ederdim sanki. iki türlüsü de berbat.

yazacak çok şey var ve yazmıyorum. yazmaya başladıktan sonra ne gerek var deyip bırakıyorum. yazmam gerektiği düşüncesinden uzaklaşmak için bir şeyler yapmaya çalışıyorum, ortamımı değiştiriyorum, çay koyup geliyorum "falan".

ne büyük bir haksızlık aslında. ne acımasızlık. ne "sahtekarlık".
söylenmesi gereken şeyler varsa söylenmeli. yoksa yazık olur, kendime karşı ayıp olur, içime dert olur, böğrüme öküz "falan" oturur.

oyunu oynayamıyorum artık. şaşmaz denge dünyanın neresinde var? olmayan şeyi aramak ya da yakaladığını sanınca aman kaçmasın diye uğraşıp durmak saçma.

bir şeyleri elinde tutmaya çalışmak çok saçma.

hiçbir şey yapmazsam hiçbir şey olmazdı. taşımayınca su durduğu yerde dururdu. bunlar sadece varsayım. gerçek çok farklı. suyu naylon leğenin içinde taşıyorum. öyle durduğu yerde duruyormuş gibi yapamıyorum.

oyunu oynayamıyorum artık.

bunca zaman yine iyi dayandım. su azaldıkça azaldı. yol kayganlaştı, yürümek zorlaştı. dengem şaştı.

bir de üstüne hayat ne kadar berbat dersem tam olacak. ama demem. tam olmasın. olduğu kadar olsun.

(belki yarın da "neden"leri yazarım.)
biraz emrivaki oldu, hoş olmadı.



Savatage - Edge Of Thorns





22 Nisan 2012 Pazar

son günler


Godspeed You! Black Emperor - The Dead Flag Blues

The car's on fire and there's no driver at the wheel
And the sewers are all muddied with a thousand lonely suicides
And a dark wind blows
The government is corrupt
And we're on so many drugs
With the radio on and the curtains drawn

We're trapped in the belly of this horrible machine
And the machine is bleeding to death

The sun has fallen down
And the billboards are all leering
And the flags are all dead at the top of their poles

It went like this:
The buildings tumbled in on themselves
Mothers clutching babies picked through the rubble and pulled out their hair

The skyline was beautiful on fire
All twisted metal stretching upwards
Everything washed in a thin orange haze

I said, "Kiss me, you're beautiful..
These are truly the last days"

You grabbed my hand and we fell into it
Like a daydream or a fever

We woke up one morning and fell a little further down
For sure it's the valley of death

I open up my wallet
And it's full of blood

18 Nisan 2012 Çarşamba

sanki

"Hüner esrâr-ı ma'nâ anlamaktır lafz-ı muğlaktan" Bâki 
Bâki olsaydı şimdi susardım da anlardı. Sanki bir o anlardı suskudan.
Öyle bir belirsiz hâl. Öyle bir ifadesizlik, bomboşluk.

Bir anlam kırıntısı gerekti. Bulamadım.


14 Nisan 2012 Cumartesi

7 Nisan 2012 Cumartesi

Yarın Cennet Olacak


Karapaks - Yarın Cennet Olacak

şöyle bi on sene öncesine gitsem ya, ergen bunalımlarına balıklama dalıp çıkamasam ya, beni rakçılar kavırlasa ya,

kara delik diye bir şey varmış, tuttuğunu bırakmıyormuş. her şeyi hiçbir şeyin olmadığı bilinmeyen bir yere götürüyormuş. zamanı bile.

madem böyle bir şey var, dünyaya neden yüz vermiyor? dünyamız ne güzel. kara delik gelse, alsa götürse dünyayı, mutlu mutlu yaşasalar; gözlerden uzak, hiçbir şeyin olmadığı o yerlerde zirvelerinin doruklarına çıksalar olmaz mı?

akşama kadar buna benzer soruları birkaç kere soruyorum.  

yaptıklarıma bakıp hayretler içerisinde kalınca kendimi aptal gibi hissediyorum. şaşırmış gibi yapıp ben neymişim diyorum. kendimle yeni tanışıyormuşum da yalakalığa başlamışım gibi çirkin bir hal. hiç sevmediğim şeyler. önemsemiyormuş gibi yapıyorum. yüz verince tepeme çıkarım diye korkuyorum. 

sahi ben kendimden korkuyorum. vallahi bıktım. 

6 Nisan 2012 Cuma

Gorgias


...
Polos: Bak Khairephon, dünyada insanların deneyimle elde ettikleri sayısız sanat vardır.
Çünkü deneyim, yaşamımıza, sanata göre yön verir, deneyimsizlik ise yaşamı rastlantıların
akışına bırakır. Kimi insan bu sanatı, kimi de şu sanatı seçerken, en iyi sanatları seçenler en
mükemmel insanlardır. İşte Gorgias da bu mükemmel insanlardan biridir ve sanatı bütün
sanatların en güzelidir.
Sokrates: Görüyorum ki Polos gayet iyi konuşuyor, Gorgias. Ancak Khairephon'a verdiği
sözü tutmuş sayılmaz.
Gorgias: Nasıl yani Sokrates?
Sokrates: Bana öyle geliyor ki sorulana tam olarak yanıt vermiyor.
Gorgias: Öyleyse kendin sor ona istersen.
Sokrates: Hayır. Ama eğer sen bana yanıt vermek istersen sana sormayı yeğlerim, hem de
seve seve; çünkü bütün bu konuşmalardan anladığım kadarıyla Polos karşılıklı konuşma
sanatından çok retorikle uğraşmış.
Polos: Neden Sokrates?
Sokrates: Çünkü Polos, Khairephon sana Gorgias'ın sanatının ne olduğunu soruyor, sense
onun sanatının ne olduğunu söyleyecek yerde, sanki eleştiriyorlarmış gibi bu sanatı övüyorsun.

(Platon: Gorgias ya da Retorik Üstüne)

5 Nisan 2012 Perşembe


Depeche Mode - Useless

Watch the clock on the wall
Feel the slowing of time
Hear a voice in the hall
Echoing in my mind

3 Nisan 2012 Salı

Bir Şehir Efsanesi

"Şimdi buradasın. Birazdan yükseleceksin."

bir de film var: intouchables

1 Nisan 2012 Pazar

olmasaydı-hayatımız-eksik-olurdugillerden bir gün

Yedi "buçuk" insan.

Tren yolu.

Tuhaf.

mutlu olmanın ne demek olduğunu unutursam
yazı unutmaz.

Tabii "yine" tuhaf.

Bugün bahar geldi.
şaka gibi.

31 Mart 2012 Cumartesi

Bazen kafamın gidip de uzunca bir süre gelmediği olur.

"Oaxaca, Uahaka diye okunur." 
Bir Italo Calvino cümlesidir.
Jaguar-Güneş Altında öyküsünün başındadır.


Tamam mı?

Bu arada yeni etiketin hayırlı olsun.

"oldu mu ki bu şimdi? oldu ki mu bu şimdi? oldu bu ki mu şimdi? ol bu du ki mu şim di? şim ol mu di bu ki du?"
Bir negatif etiketidir.
Belki de en anlamlısı. 






Bazen kafamın gidip de uzunca bir süre gelmediği olur.
Bazen kafam git.

Hadi bakim.

Naş.



Hatebreed - Destroy Everything

29 Mart 2012 Perşembe

when you're talkin to yourself


Guns N'Roses - Estranged


Well I jumped into the river
Too many times to make it home
I'm out here on my own, an drifting all alone
If it doesn't show give it time
To read between the lines

'Cause I see the storm getting closer
And the waves they get so high
Seems everything we've ever known's here
Why must it drift away and die

... 

22 Mart 2012 Perşembe

başlık git başımdan - başlık: git başımdan! - başlık git: başımdan - başım- başlık

içimin sesi sustu. biri yüzüme karşı içinin sesi sussun dese beddua sayardım. öyle oldu. baharın geldiğine sevinmedim. bir çiçekle bahar gelmez miydi, bir günle bahar olmaz mıydı neydi? bahar gelmiş ama, bana gelmedi. yağmur falan da yağmadı. yağsa da bana yağmazdı zaten.

avatar'ın bittiğine çok üzülmüştüm. bugün yeni bir avatar başladığı haberini alınca çok heyecanlandım. ilk bölümünü hemen izledim, iyi oldum.

bir de anneme eski saç kurutma makinesinin nerede olduğunu sordum. ne yapacağımı sordu. "icat yapacağım" deyince, "ne icat ediyorsun yine, dersin yok mu senin?" dedi. bu cevap annemin klasik cevabıdır. daha önceleri kardeşim şaka yollu öleyim ben demişti de annem "nereye ölüyosun, yarın sınavın yok mu senin?" diye cevap vermişti. bunu söyleyince başka bir şey hatırladım hemen. pilavın içinden taş çıkmıştı bir kere. "anne bundan taş çıktı" dediğimde "ne çabuk" diye karşılık vermişti. bunu söylediğimde de fıkrasına gülünmeyen adam aklıma geldi. bu vesileyle kendisine selam ederim. ben onun fıkrasına gülünmemesine çok güldüm. beni duyuyorsa üzülmesin. bunu söyleyince de neler aklıma geldi neler. kafamın içinde çağrışım böceği var.

bunları niye yazdığımı uzun uzun yazmayacağım. yalnız olmak istemedim demekle yetineyim. yüzyıllardır bu yüzden boş sayfalara dert anlatıyormuşum gibiyim. kendimle konuşmayı seviyorum ama bazen yetmiyor. gerçi yine kendimle konuştum, ne değişti?

avatar'ın tanıtım videosu ve riverside şarkısı.





(annem börek yapmış, çok güzel olmuş. buna da sevindim.)
(yukarıda da patrick wolf şarkısı var. arada paylaştığım şarkıları dinliyorum, çok güzel oluyor.)

Bu.

20 Mart 2012 Salı

yazı karakteri: olmak ya da olmamak, yalan olmak ya da olmamak

yazı karakteri: olmak ya da olmamak, yalan olmak ya da olmamak: biz tepeden tırnağa kendi denetimimizi yapıyoruz. peki neden? bu yetkiyi bize kim veriyor? bizi biz yapan kaynaklara gitmek gerek belki bura...

18 Mart 2012 Pazar

17 Mart 2012 Cumartesi

Bu fotoğrafa bir süre baktıktan sonra gözlerim yaşardı.
Ne desem bilmiyorum. Çaresiz hissettiğimde umut olsun, karanlıkların içinden çıkamadığımda ışık olsun.
Hayat olsun.

Ucube Görmeye Dayanamayan Felan Olur Neme Lazım

Bir gün biri gelecek "şu ucubeyi gözüm görmesin" diyecek. Sonra ahali alıcak eline kazmayı, gelip blogu yıkacak. Önce kafasını koparacaklar, sonra kollarını, sonra bacaklarını. Bloguma çok yazık olacak. O yüzden yazı yazıyorum ki aşşadaki resim yüzünden bloguma bir şey olmasın. Tamamen duygusal yani.

Şimdi tamamen arak bir şiir:

Panzer Division Marduk
Panzer Division Marduk
Of hell's fire baptism fire
Vulgar display of poweeer
Le le, le le, le le le Marduk

Bu da şarkı:

Stevie Wonder - Part Time Lover

13 Mart 2012 Salı

Oldukça Önemli Bir Sanatsal Faaliyet İçindeyim

Başlık yeterince açık. Bu günlerde sanatsal faaliyetlere ağırlık verdim.

Benim gibi yetenekli ve yaratıcı bir şairin sadece şiir yazarak kendisini heba etmesine gönlüm razı olmadı. Diğer sanat dallarına da el atmaya karar verdim. Madem bu kadar iyi bir şairim, madem sanatçı bir ruha sahibim neden farklı disiplinlerde kendimi göstermeyeyim değil mi? Vatana millete faydalı, idealist bir birey olarak üzerime düşen sorumluluğu yerine getiriyorum. Bu vesile ile resim sanatındaki çalışmalarımdan birini huzurlarınıza sunuyorum. Saygılarımla.

           negatif © 2012

Son Soru ya da "Futbolu Bırakıyorum"

Karşılaştığım ilginç(!) soruları birkaç tane sanıyordum. Paylaşıp kendimce eğleneyim istedim. Gördüm ki bu soruların ardı arkası kesilmiyor. Çok fazla (gereksiz) soru var. Blogumu bunlarla doldurmak istemediğimden bu işe nostaljik bir soruyla son veriyorum.





















8 Mart 2012 Perşembe

7 Mart 2012 Çarşamba

"Yazmasaydım deli olacaktım.": Soyuttan somuta

"Yazmasaydım deli olacaktım.": Soyuttan somuta: İki koltuk yanyana, tek kişilik, ufak. Diğer ikili L şeklinde ardı ardına dizilmiş. Hep birlikte U’ya dönüyorlar. Kesişme noktasında televiz...

6 Mart 2012 Salı

Peki Ama Niye Öyle Demek İstiyorsun Sen? Önce Bir Soralım, Sonra Yine Geliriz.

Kime söylediğimi umursamadan "beni idareli kullanın, çabuk tüketmeyin" demek istiyorum. Bu gibi durumlarda (yani söyleyecek biri olmadığında, kimi kimsesi olmadığında söyleyenin): "Hayat, beni idareli kullan; çabuk tüketme" denir. Sanki hayat dinlermiş gibi ya da konuşulacak biriymiş gibi.

Bir de "beni büyütün, ağlatmayın" var. Aynı kalıp. Bunun gibi sayısı belirsiz tümceler kurulabilir. Mesele o değil. Anlatmak işte. Tek başına kaldığında nasıl anlattığını, hangi kalıpları kullandığını, sözün nereye gidip nereden geldiğini,..., UMMUURSAM A z !NsaN. (böyle: virgül yordamıyla; binlerce şey söylenebilir değil mi? söz, söz konusuysa özellikle)

Yalnızlık güzeldir.

Beni idareli kullanmayın, tüketmeyin.
Kendime kadarım zaten.

Öyle yani. Gibi. Şimdilik belki.



Lindsey Stirling - Crystallize

4 Mart 2012 Pazar

Oda

Bir an güzel göründü. Masayla ilgili bir başka yazı için
(bkz. çalışma masası ve dünyamız).


3 Mart 2012 Cumartesi


Ogün Sanlısoy - Büyüdük Aniden

İki Kuş

Biri sağlıklı, diğerinin kuyruğu ve kanatları yok. Sağlıklı olan uçabiliyor fakat mecbur kalmadıkça uçmuyor. Diğeriyle birlikte yerlerde geziniyor.
Kanatsız ve kuyruksuz olan diğerinin kanatlarını ve kuyruğunu temizliyor. Birlikte havuç ve marul yiyorlar: Bir ucundan biri diğer ucundan öteki, ortada bitiriyorlar. Ne kadar lazımsa o kadar yiyorlar.
Biri aynaya tünediğinde diğeri onu sallıyor. Birbirlerine sokulup uyuyorlar. Birlikte dışarıdaki kuşlara sesleniyorlar. Birbirlerinin kafasını kaşıyorlar.

Bazı insanlar için kuş kadar aklı yok derler ya, niye böyle dendiğini çok iyi anlıyorum.

Roger Waters


Roger Waters - Mother

2 Mart 2012 Cuma

Mutlu Olmak İçin Çok Sebebim Var (Sözgelimi inekler buzağılarının ihtiyacından daha fazla süt üretiyorlarmış, bu yüzden süt içerken içim rahat) (Ayrıca illa mutlu olmak da gerekmez)

Dün sabah uyandığımda bir böceğe dönüşüp dönüşmediğimi yokladım. Her tarafım ağrıyordu. Acaba uyuduğum süre boyunca nefes almayı unutuyor olabilir miyim diye düşündüm. Birkaç saat sonra başım ağrımaya başladı. Uzun süre geçmedi, ilaç kullanmak zorunda kaldım. Az çalıştım, çok düşündüm. 

Kendimi uyuşturmayı ve aptallaşmayı öğrendim. Aptal insanlara teşekkür etmeliyim. Onlar ne iyi yol gösterici oldular bana. Saçma bulduğum işleri yapmaktan başka şeyler yapmadığımda hayatın sıkıcı olduğunu da düşünecek boşluk bulamıyor(d)um. Düşünmemek işte, beni kurtaracak olan bu. Düşünmemem gerekiyor, bu yüzden hasta olmamalıyım. Hasta olunca yapmam gerekenleri yapamıyorum, yani bir boşluk buluyorum. Ya da boşluk beni buluyor.

Düşündüm, başım ağrıdı. Başım ağrıdıkça düşündüm. Midem de bulandı bir ara. Kendime fazla yüklendiğimi düşündüm. Ara verdim. Saçma bulduğum işlerle uğraşarak kendimi uyutamadığım için başka şeyler de yapmam gerekti. Çok güzel bir film izledim (Bir Scorsese filmi: Hugo). İyi oldum (boş kalmak iyi eder gibi bir şey çıkıyor bundan).  Nermi Uygur'un Güneşle adlı kitabını elime aldım, okudukça okudum. Ardından Ünsal Oskay kitapları okumak istedim. (Nermi Uygur deyince aklıma iki isim daha gelir. Biri Ünsal Oskay'dır, diğeri de Akşit Göktürk. Bu üç ismi birlikte anmam onların ortak yönlerinin olmasından ziyade benim kişisel yaşantılarımla ilgilidir.)Telefonla konuştum. Özlediğim bir şeydi bu. Televizyon seyrettim. Muhabbet Kralı'nı. Türk televizyonlarında böylesi bir programla karşılaşmamıştım (Okan Bayülgen çok yaşasın. Onun sayesinde daha nelerle karşılaşacağım kim bilir.) Mutluluktan programın birçok yerini kaçırdım (Program başladığında ilk tepkim "Yok artık, bu bir rüya olmalı" oldu. Çünkü konu paradokslardı ve ilk gördüğüm kişi de Ömer Naci Soykan'dı. Bir zamanlar kitaplarını bulmak için neredeyse kendimi yerden yere vurmama sebep olan bir hoca ve çok sevdiğim bir konu. Nasıl da kolay ulaştım onlara.) "Televizyon izlerken" çok heyecanlandım. Çok sıradışı bir durum bu. Heyecanım beni çok yormuş olmalı ki uyuyup kalmışım. (İzleyemediğim programı bu akşam heyecanımı kontrol etmeye çalışarak tekrar izleyeceğim. )

Bu sabah uyandığımda dün yaptıklarımdan pişman olmadım. Normalde "günü boş geçirmek(!)" beni mutsuz ederdi, çok zaman kaybettiğimi düşünebilirdim (bir gün benim için çok zaman demek). İyiyim. Hatta fazla iyiyim. Bu yüzden uyandıktan sonra yataktan çıkmadım. Daha önceleri anneme, bu olduğunda beni yataktan çıkarmasını ve bunu yapmazsa mutsuz olacağımı, işlerin kötüye gideceğini söylemiştim. (Annem üzerinde koşullama deneyleri yaptığımı da itiraf edeyim. Bu deneylerin sonucunda dün "seni çok yalnız bıraktım" deyip yanıma geldi, benimle ilgilendi. Bana belli etmese de benim için ne çok kaygılandığını anlayıp üzüldüm, kendimi tam olarak ifade edememiş olabilirm. Kaygılarının yersiz olduğunu anlatmaya çalıştım ona. Çünkü iyiydim, kaygılanacak bir şey olmadığını da ancak iyi olduğumda düşünebiliyorum.) Beni yataktan çıkarmasının tek yolunun yemek, kahve ve sigara olduğunu söyledim anneme.  Saat 8'de uyanmıştım. Ancak 11'de yataktan çıkabildim. Kahvaltı ettim. Kahve ve sigara içtim. Annem dışarı çıkmam gerektiğini söyleyip duruyor. Ben bunun yerine birkaç yüz tane soru çözdüm. Bir tür perhiz bu, sefadan önceki cefa aşaması.

Dün bana çok şey öğretti.
"Kendimi uyuşturmayı ve aptallaşmayı öğrendim."
En akıllı tarafımdır aptallığı öğrenmek. ":)"

Edip Cansever'in en sevdiğim şiirinden,"Yangın"dan, alıntı yapıp bitirmeden önce çirkin bir şey söyleyeceğim. Şiirin güzelliğinin çirkinlikleri örteceğini umduğumdan böyle yapacağım, kaygısızca.
"KPSS'ye kafam girsin."

Ve şiir:

Dışarı çıkıyorsanız dikkat! çiçeklerle karşılaşmayın
Ya da koklamayın onları, iyisi mi, yüzünüzü örtün şapkanızla
Ya da düşünmeyin hiç, ben bakın öyle yapıyorum
Neden diyeceksiniz? insanda sevgiliyi eskitiyor bu çiçekler
Güneşe benzetiyorlar adamı, masaya vurmuş koyun butlarına
Pek tuhaf! ben de sahanda yumurtayı kıskanırım...
(Edip Cansever - Yangın şiirinden)

1 Mart 2012 Perşembe

Kötüceyim, iyice...: Üstad kızdı...

Kötüceyim, iyice...: Üstad kızdı...: Boş zamanlarını, sürekli, iskambil, tavla, okey veya günümüz için söylersek play station , at yarışı, iddaa türünden oyunlar oynayarak...

27 Şubat 2012 Pazartesi

'Özü' Deşmek

1.
Bütün sıfatlarından arınınca 'öz', sadece kendisiyle tanınır olur, kendini kendisiyle anlatır. Ancak arınınca özgür olabilir.

'Özgür' sıfatından arınamaz ama. Fazladan bir 'gür'ü vardır, onu da atmalıdır.

2.
'Öz' adına mahkumdur.
'Özgür' olmak için adından da sıyrılması gerekir.

3.
'Öz' her şeyden (töz de dahil) kurtulduğunda, yani arındığında, yani sıyrıldığında
yok olur. (ya da bir varlıktan söz edilemez.)

(Hiç olmazsa adı kalsındır, yok olmasındır.)

4.
Yok olursa özgür olur 'öz', 'özgür' olan 'öz' bu dediklerime göre 'yok olmaz'.
Mutlak 'özgürlük' yoktur. Olmayan bir şeyden söz edilebiliyorsa vardır. (Ama hangi biçimde vardır, ben bilmem.)

5.
Bu neyi değiştirir ki?

Birinci Tekil Şahıs Hissizlik Kipi

İzledim. Anlamadım. Pek bir şey hissetmedim.
İçim geçmiş mi benim? Hissiz miyim?
Yoksa benim için değil mi bu izlediğim?

Üzüleyim bari biraz. Sonra yine gelirim.

26 Şubat 2012 Pazar

Bir Psikiyatri Kliniği Olarak Cennet

Herkes hasta. Herkesi hasta gören de hasta. 2 herkes+3 hasta+Gören de. Hast.
Zombiler geliyor. Hiçbir neden olmamasına rağmen onlardan kaçıyorum.
Herkes sanatçı herkes zombi.

Herkesin bağışlanmaya ve sağaltılmaya ihtiyacı var.
Bütün delileri cennete kapatacaklar.

Hiçbir neden olmamasına rağmen yaşamaya çalışacağım ben de.
Zombi olmayacağım.

24 Şubat 2012 Cuma

Oruç Aruoba - Doğançay'ın Çınarları

23 Şubat 2012 Perşembe

alıştırma

Görmeden inanmam. Görmeden bilemem. Bunları düşünmeyelim, nasıl olsa bir gün karşımıza çıkacak, zamanı gelince görürüz olan biteni.

"Şey"ler çoğaldıkça görebilme yeteneği kayboluyor. Görmemiz istenenler asıl görmemiz gerekenleri görünmez kılıyor. "Bize gösterdikleri" arasında boğuluyoruz. Çok basit şeyleri de bu yüzden göremiyoruz. (Keskin büyük sözler)

Görsen de inanma, görsen de bilme. Zamanı gelince göremeyebilirsin.Sorgulamak gerek. Sürekli tedirgin, sürekli süpheci, sürekli bastırmadan. Korkarak, sürekli tehdit altında. Ya da tüm bunlardan arınarak, olabildiğince basit ama kararlı sorgulamak gerek.

Söylenen her şey mantıklı olmalı. Söylenen her şey sezgisel olmalı. Mantıklı mı, sezgisel mi? Gelecek tasarımları, hayaller. Mantıklı olmak zorunda değiller. Nerede görmek istiyorsun kendini?Olmak istediğin yerde olduğunu hayal etmek, görünmez engelleri ortadan kaldırabilir. Önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bak.
Ne mantık ne de sezgi dışlanmalı. Bunun bir ortası olmalı. Rasyonalite, gerçeklik, hissiyat, yanılgı. "Tolerans"
"Risk"

Görmediklerimiz gördüklerimizden fazla. Süzgeçler çok geçirgen.
Görmüyorum, dokunmuyorum. O yüzden yok.
 O halde niye yaşıyorsun?
Amaçsızca savruluyorsun.
Git ağla.

Adamın biri bir gün kendi kendini eksiltiyormuş. Bir de ne görsün?

Sözcüklerden zırhlar koruyamaz kimseyi. Ele verirler insanı, çıplak bırakırlar. Görünmeyeni görünür kılarlar.
Sözcüklerden silah da olmaz. Dönüp dolaşıp sahibini bulurlar. Nereye doğrulacakları belli olmaz.

Peki, susalım mı?
Susarsak affetmez bizi çocuklar. Büyüdüklerinde hesap sorarlar.

Napalım, napalım?
Uyuyalım.

22 Şubat 2012 Çarşamba

20 Şubat 2012 Pazartesi

Hakkı+Nuri=?

Demek ki Hakkı, Fuzuli'nin kırlentiymiş. Nuri de gazoz kapağı açacağı mı acaba diye meraklanmaktayım.

yazı - ergen (link de var) - sanatçı ruhlu ergenin filmi - güzel şarkı (dire straits şarkısı) - daha ne olsun yahu

Okumadan yazılmaz derler. 

Öylesine bir ilk cümle. Kim dediyse iyi demiş. Hala bunu söyleyen bir sürü insan var(dır), ben de dahil. Belki okuyunca da yazılmaz. İnsan kendini okumaya fazla kaptırıp yazmaya fırsat bulamayabilir. Okuduklarından sonra söylenecek her şey söylenmiş zaten deyip yazmayabilir. Okudukça kendini aşağılarda görüp yazdıklarını beğenmeyebilir. Hipotetik düşünme yetisini yeni kazanmış ergen gibi heyecanlanarak bir sürü varsayım yumurtlayasım geldi. Hiç o havalara girmeyeyim, gerek yok.

(Altı çizili cümleyle ilgili özdenetim mekanizmamdan uyarı geldi. Bu cümleyi birkaç açıdan sakat bulmuş kendileri. Hipotetik düşünme yetisi öyle bir anda kazanılmıyor. Bir süreç söz konusu. Yani öyle bir anda ben geldim ey ergen, gönül rahatlığıyla heyecanlanabilirsin falan demiyor. Geldiği öyle hemencecik anlaşılacak bir şey değil. Ayrıca bu düşünme yöntemi öyle bir anda gelseydi bile ergenimiz geldiğini anlamazdı çünkü anlaması için gelenin neye benzediğini bilmesi gerekli. O yaşlarda bunu bil(e)mezler gibi geliyor bana -soyut düşünme şeysini yeni şeyetmeye başladıkları için. Tabii istisnalar da var. Mesela buradaki haberde bi tane dahi ergen var ki ultra-istisna. Sözün bittiği yer. Kendisini andıktan sonra daha fazla konuşmanın bir anlamı yok. Evet bu da bir bahaneydi, zaten "hiç o havalara girmeyeyim, gerek yok." Çünkü Öyle. Kendimi tutmasam bir yığın konuşurum. Gerek yok.)

Bu kadar yazabileceğimi düşünmemiştim. Bir filmden bahsetmek üzere geldim. Filmimizin adı "The Art Of Getting By". Aşağıda da afişi var. Ben bu filmi beğendim. Sonra tekrar izleyeceğim. Filmle ilgili başka bir şey söylemeyeceğim. "Ne haliniz varsa görün."


Bu da alelade yazının mükemmel şarkısı:


Dire Straits - Sultans Of Swing

18 Şubat 2012 Cumartesi

Tribute To Ex-Negatif

"doĞmuşum 
doĞmamışım 
umurumda deĞil!!!"

Yine de 
"DEVAM".




Replikas - Bugün Varım Yarın Yokum






Luxus - Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş


Yıllardır soruyorum bu soruyu anneme
Islık 

Hıh.
 

16 Şubat 2012 Perşembe


Iron Maiden - Como Estais Amigos

Inside the scream is silent
Inside it must remain
No victory and no vanquished
Only horror, only pain


The Misfits - Devil's Rain

Judgement has been cast
Falling from the sky
There's no escape
It's pouring down, it's coming for you
The Devil's Rain

12 Şubat 2012 Pazar

çalışma masası ve dünyamız

Üzerinde sevmediğim kitapların ve renkli kalemlerin olduğu masa için bir şeyler yazacağım. Sıkıntıdan ölmek üzereyim. Kafamı boşaltmam gerek. Mümkünse kısa cümleler kurmalıyım.
 
Ben bu masanın bağımlısıyım. Meftunuyum. Müptelasıyım. Ben ona mecburum, bilemezsin. Masa da masaymış ha denilecek türden bir masa o. Çok seviyorum, aşığım. Ama ona açılamıyorum. Galiba açılmayı bilmiyorum. Bi deneyeyim bakalım, açılabilecek miyim.

Birçok kez masaya oturuyorum. Sandalyeye yani. Birlikte dizi izliyoruz, film izliyoruz, yemek yiyoruz, ders çalışıyoruz, çay-kahve içiyoruz, kitap okuyoruz, yazı yazıyoruz, uyuyoruz, sinirleniyoruz, düşünüyoruz, küfrediyoruz, hayal kuruyoruz, sırlarımızı paylaşıyoruz, saçmalıyoruz, müzik dinliyoruz, saate bakıyoruz, kalemlerin ucunu açıyoruz, bulutlardan şekiller çıkarıyoruz, ağacın tepesine konan kargaya hayırdır inşallah diyoruz. Masaya her oturuşum bir saat demek. Ne yapıyorsak bir saatte yapıyoruz, ama o bir saatler 5-6-7-8 kere tekrarlanıyor. Yani masa benim için çok önemli.

Hiçbir şey yapmıyorum ya, o masanın çekim kuvvetini bulmam gerekiyor. Bir formülü olmalı. Atıyorum "Masanın Çekim Kuvveti=Hayal+Zorunluluk+Zaman" gibi basit bir formül. O formülü bulduktan sonra herkes çok beğensin, bir de herkes beni, (buradaki virgül hayati öneme sahip) beğendiğine inandırsın ki ben de mutlu olayım. İnanmazsam zor kullanılabilir, ses etmeyeceğim.

Bu masayla ilgili düşünüdüm ben. Düşündükçe acayip şeyler oldu. Masa bir saate dönüştü sözgelimi. Başımı kesip masanın üzerine koyduğumu hayal ettim. Böylelikle başım bir şeyler okurken bedenim  tuvalete gidebilir, bel ve sırt ağrıları için egzersiz yapabilir, yorgunluğunu gidermek için boylu boyunca uzanabilir (ayrıca başım olmadan yatağa sığması da kolay olur), balkona çıkıp hava alabilir, hatta sokaklarda kötü adamları dövebilir.

Diğer aklıma gelenler:
1.Thomas Mann-Değişen Kafalar (okunmasında sakınca yoktur. oldukça güzel bir kitap. kafamı kesip masanın üzerine koyma hayalimin esin kaynağıdır.)
2.Modern Times (Çarli Çaplin filmi. izlenmesinde sakınca yoktur. ağır eleştiri içerir. masa başındaki durumumla benzerlik kurabileceğim bir sürü şey var filmde.)
3. kalitesiz gofret ve sade bozdağ gazoz. (bu ikili doğrudan çocukluğumla ilgili. şu halime bakıp sürekli çocukluğumu özlüyorum -şair miyim neyim. bu yüzden kalitesiz gofret yiyip bozdağ gazoz içmek istiyorum sürekli.)
4. o masadan kalkmak hiç iyi bir şey değil. bunu çay demlemek için ocağın altını yakıp çaydanlığı üzerine koymamamdan çıkardım. yarım saat sonra çay içmek (çay koymak, çay katmak, çay doldurmak) için kalkıp çayın demlenmediğini gördüğümde sinir krizleri geçirdim.
5. kafam karmakarışıkkarmançorman. o kadar yazdım bi faydası olmadı. gidip suç ve ceza mı okusam acaba.

ve inzal. (işte beklenen an. beklenen saçmalık.)

NOT:

9 Şubat 2012 Perşembe

arkaik

"Yeni-*den. Bir bitişten söz etmeyi gerektiriyor. Belki yokluktan."

Her şeyin bittiği noktaya ulaşmanın ölmekten başka bir yolu yok mu? Ölünce de her şeyin biteceğinden emin değilim. Ne kadar yok edersem edeyim hep bir şeyler kalacak. Mutlak bir yok olma hali, düşünmesi zevkli ama, koskocaman bir yanılgıdan başka bir şey değil.

Kendinden fazla yük taşıyanın yükünden kurtulmaya çalışması beyhude. O, sırtında taşıdığıdır. Yükü hoşluğunun biricik koşulu, varlığın olmazsa olmazı. En ağır yükü de kendisi. Diğerleri ne kadar fazla görünse de hafif kalır. 

-Yine de- sırada ne var? Ne tutarsız bir soru bu. Korkulacak bir soru. Sorulmaması gereken bir soru.
Yok etmek söz konusu olduğunda sırada ne olmaz ki?
Elindeki tası bir kenara atıp küçücük fıçısında yaşarken her şeyden arınmış bir deli olduğumu düşünemem artık. O yüklerden kurtulmak için çok geç.

Sırada bir şey yok. Neredeysem oradan başlayacağım. Yeni-*den değil, olduğum yerden.