iyi ve az olan değerlidir; güzel ve az olan daha değerlidir;; güzel ve tek olan çok değerlidir;;; tanımlanamayan ve tek olan,, hayatta bir kere olan,,, aynı zamanda hem en iyi hem de en güzel olan değerler ötesidir.
André Gide, "Değer düşüncesini silmeliyiz içimizden; akıl için çok büyük bir engeldir o" derken ne demek istemiş olabilir diye çok düşündüm. Bir düşünceyi silmek için çok düşünmek gerekir. Keşke daha basit olsaydı, halihazırda fazlasıyla ikna olmuşken, "tamam, silelim hemen" diyebilseydim. İçimizdeki değer düşüncesini.
hayatta bir kere olan'ı da silebilsem içimden... işte o zaman, hayatın bir anlamı kalmazdı. en azından düşünmesem belki biraz basit olurdu yaşamak. Keşke daha basit olsaydı. Çok ikna olmuşken koyun da oluverseydim. Bütün güzel çiçekleri yerdim, kimse ses etmezdi.
Aslında basittir yaşamak. Bunu da çok düşündüm. Yaşamamak çok zor ve sıkıcı olurdu, bu yüzden.
pasaklı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pasaklı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Temmuz 2013 Pazartesi
bir sözden yola çıkarak gelinebilecek bir noktaya böyle geldim
Ece Ayhan, İkinci Yeni şiirini "yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi" olarak nitelendirirmiş.
“Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi
Ala ala hey! Artık şarkı olacak
Şiirin döndermesine genç hallaçlar ve
Kuşbakışlı çocuklar karşılık veriyorlar
Salarak gürlüklerine göğün uçurtmalar, hurra!”
hhgheyterebe. bir yazıya başlamak bazen zor geliyor. o halde başlamasam daha mı iyi? bazen zorunluluk duyuyorum yazmaya karşı, başlamak zor diye vazgeçme rahatlığına eremiyorum. yazmazsam gidip uyumam gerekiyor (aklıma ilk bu geliyor.) "bu(?) kapı"yı bir şekilde kapatmak adına ya yazmam ya da günü bitirme provası olarak görülebilecek gün ortası uykularına sığınmaktan başka bir de kafamı boşaltmaya yarayabilecek ne gelirse akla onları yapmaktan başka aklıma pek bir şey gelmiyor. gelmiyor aklıma bir gelmeyen bir aklıma. "şey".
Ece Ayhan'ın ikinci yeni şiiriyle ilgili söylediklerini, hakkında yazmak isteğim konuyla -sapma'yla- ilgili bir çıkış ararken buldum. Daha doğrusu söze nasıl başlayacağımı yine bilemediğim için yazmak istediklerimi merkeze alıp yarım yamalak hatırladığım bazı okunmuşları tekrar okumak istedim. Evet, odaktan ayrılmayarak alakasız şeyler okuyup anlatmak istediklerimle ilişkilendirebiliyorum - birçok insanın farklı şekillerde yaptığı gibi!
sorun şu: bazı insanlar şiir gibi konuşmaya çalışıyorlar. yüksek şiir, çok kolay fark edilir şekilde, yoğundur ve çok-anlamlıdır. okuyanına yeni tasarımlar oluşturma imkanı sağlamaya çalışır ve çoğunlukla da başarır (yüksek şiir dedim özellikle). yeni anlatım biçimleri kazandırır. (bahsettiğim şiir elbette bu kadar değil - bilinçli olarak indirgedim.) (açıklamalar yapmaya zorunlu hissedip durmam mahalle baskısından)
insanların şiir gibi konuşmalarında ne gibi bir sorun var? şiir dili gündelik dilden epey farklı. yani sıradan bir konuşmada çeşitli sapmalar kullanılması anlaşılmayı güçleştirir. şiirin yazımı aşamasında geçen süreyle anlık bir konuşmanın oluşturulma süresi arasında yıllar kadar fark var. çeşitli nedenlerden ötürü konuşanın ifade etme yetkinliği şairin şiirindeki ifade gücünün yanında çok basit kalacaktır (konuşan şairse bile - konuştuğunda "bence" bir şair olmaktan çıkıp konuşmacı olur o). o yüzden sorundur günlük, kolay tüketilebilir ve akılda çok az kalması beklenen sözler üretenlerin çabası. bunu çözmek için; kolay anlaşılır bir dil kullanmaya çalışmayı, kısa cümleler kurmayı, sözü eveleyip geveleyip karmaşıklaştırmaktan kaçınmayı öneriyorum. en çok da kendime.
bunları anlamsal sapmalarla dolu konuşmalardan hiçbir sonuç çıkaramadığım için yazdım. tabii ki yine kendime - kendi anlayacağım şekilde - bencilce. böyle olması elbette başkalarının benimle ilgili fikir üretmesine engel olmamalıdır. (demek istediğim okuyabildiklerinin kıymetini bilmeli herkes - okunmasına izin verilenleri okumak çok ayrıcalıklı gelir bana. bu yüzden yazan çizen insanlara gerekenin dışında fazladan saygı duyuyorum.)
--------------------------------------------------------------
bir de şarkı:
Thirty Seconds To Mars - Northern Lights
bir de şarkı:
Thirty Seconds To Mars - Northern Lights
Etiketler:
ahlaka mugayiroğlu,
anlamsız çoğul,
benim şiirim var,
ne gerek vardı?,
öyle bir esti,
pasaklı,
saçmalamak özgürlüktür,
şımarık
4 Aralık 2011 Pazar
bu sefer başlık yok
Gecenin bir yarısı, sosyalleşme çabasında bir insan, sıkılıp msn var mı diye sorduğunda yıllardır kullanmıyorum diye cevaplamama şaşırdığı için başka bir yoldan bana ulaşmasına izin verdim. 03:50. msn kullanmadığıma şaşırabilen insanlar tuhaf geliyor bana. Konuşmaya değer gördüm.
Bu saatte bana ulaşabilmen lükstür dediğimde "Kendini bir lütuf mu sayıyorsun?" diye sordu. "Belki sıkılmışsındır, bir işe yararım diye kabul ettim seni" diye cevapladım. Benden lütuf mu olur durduk yere?
Ne bekliyor benden? Sosyalleşmek, yeni insan tanımanın heyecanı, dağarındaki insan varlığına yeni birini eklemek, bir sevgili bulmak, sadece konuşulabilecek biri? Ne beklenebilir? "İnsanlar birbirleriyle niçin konuşuyorsa ben de seninle onun için konuşmak istedim, başka anlam arama" dediğinde sabah oluyordu. O saatte gıcık biriyle nasıl konuşulacağını defalarca etüt etmiş olmalı, damarına basmaya çalıştıkça ilgisini çektiğimi hissettim. Oldukça sıkıcı. Direngen tavırlar, bunaltıcı klişeler vs
Her şey basit. Eklemek ne kadar kolaysa çıkarmak da o kadar kolay. Her şey hemencecik oluyor.
Uyuyorum dedim, uyudum. Ne kadar kolay. Sevmiyorum böylesini.
İnsanlar sıkıcı. Hatta "Cehennem başkalarıdır." Hatta "oha." O kadar da değil mi?
------------------
Uyandığımda benim için sabahtı, çoğu için öğlen. Yıllardır olduğu gibi.
Şu saatlerde kahve içmek istedim. Bir de bir şeyler yazmak. Kendimle ilgili düşündüm.
Kahve köpürmedi. Oturup karşılıklı bir kahve içelim desem kime diyeceğim? Başkalarının yazdıklarını da okuyamadım. Edebiyat, felsefe dergileri bir yanda. Hepsi çok ağır. Bugünlerde her şey beni aşıyor.
Kendimle karşılıksız oturup köpüksüz kahve içtim. Birinin uzanıp kendi yanaklarından öpmesi gibi. Karşılıksız diyorum. Kendimden bir şey beklemiyorum.
Kim benimle niye konuşur? Benimle ne konuşulur? Kim, niye bilmek ister?
Bir de yine aynı:
"Evreni ateşe vermeyi düşledin; ve alevini kelimelere geçirmeyi, bir tekini tutuşturmayı bile başaramadın!" Cioran
----------------
Son olarak şunu diyeceğim:
Adele bence dünyanın en güzel şarkıcısı. Şu an için. Her şeyiyle öyle geliyor bana.
Adele - Set Fire To The Rain
Bu saatte bana ulaşabilmen lükstür dediğimde "Kendini bir lütuf mu sayıyorsun?" diye sordu. "Belki sıkılmışsındır, bir işe yararım diye kabul ettim seni" diye cevapladım. Benden lütuf mu olur durduk yere?
Ne bekliyor benden? Sosyalleşmek, yeni insan tanımanın heyecanı, dağarındaki insan varlığına yeni birini eklemek, bir sevgili bulmak, sadece konuşulabilecek biri? Ne beklenebilir? "İnsanlar birbirleriyle niçin konuşuyorsa ben de seninle onun için konuşmak istedim, başka anlam arama" dediğinde sabah oluyordu. O saatte gıcık biriyle nasıl konuşulacağını defalarca etüt etmiş olmalı, damarına basmaya çalıştıkça ilgisini çektiğimi hissettim. Oldukça sıkıcı. Direngen tavırlar, bunaltıcı klişeler vs
Her şey basit. Eklemek ne kadar kolaysa çıkarmak da o kadar kolay. Her şey hemencecik oluyor.
Uyuyorum dedim, uyudum. Ne kadar kolay. Sevmiyorum böylesini.
İnsanlar sıkıcı. Hatta "Cehennem başkalarıdır." Hatta "oha." O kadar da değil mi?
------------------
Uyandığımda benim için sabahtı, çoğu için öğlen. Yıllardır olduğu gibi.
Şu saatlerde kahve içmek istedim. Bir de bir şeyler yazmak. Kendimle ilgili düşündüm.
Kahve köpürmedi. Oturup karşılıklı bir kahve içelim desem kime diyeceğim? Başkalarının yazdıklarını da okuyamadım. Edebiyat, felsefe dergileri bir yanda. Hepsi çok ağır. Bugünlerde her şey beni aşıyor.
Kendimle karşılıksız oturup köpüksüz kahve içtim. Birinin uzanıp kendi yanaklarından öpmesi gibi. Karşılıksız diyorum. Kendimden bir şey beklemiyorum.
Kim benimle niye konuşur? Benimle ne konuşulur? Kim, niye bilmek ister?
Bir de yine aynı:
"Evreni ateşe vermeyi düşledin; ve alevini kelimelere geçirmeyi, bir tekini tutuşturmayı bile başaramadın!" Cioran
----------------
Son olarak şunu diyeceğim:
Adele bence dünyanın en güzel şarkıcısı. Şu an için. Her şeyiyle öyle geliyor bana.
Adele - Set Fire To The Rain
4 Eylül 2011 Pazar
Orta Yaş Şiirine Renkli Elbiseler Giydirmek
Abuk insanı ve ben ortaklaşa halt ettik, zayıf mizah duygumuzla bir işe kalkıştık. Pişman mıyım, değilim. Yaptık işte bir şeyler. Çok eğlenceliydi (en azından biz çok eğlendik). Vadettiğim üzere yaptığımızı bloğumda paylaşacağım ama önce birkaç diyeceğim var.
İlk olarak aşağıdaki yazıdan bahsedeyim. Abuk insanıyla ortak bir bloğumuz var. Adı "Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları". Birkaç yıl önce Tutunamayanlar'dan esinlenerek tutanak tutmaya karar vermiştik. Birkaç sayfa tutanak tuttuk ve Abuk bunları yıllar sonra evde temizlik yaparken bulup bloğunda paylaştı. 2008 tutanaklarını okuyunca çok hoşumuza gitti ve bir süre önce bir blog açıp burada tutanakların devamını getirmeye karar verdik. Ne kadar eğlendiğimizi anlatmak isterdim ama bunu yaparsam bu yazı amacından sapar. Tutanaklarla ilgili bir karar almıştık, yazdıklarımızı kimse görmeyecekti, sadece bazılarını bloglarımıza koyacaktık. Bunun sebebi de insanları rahatsız etmek istememiz ve kimseyi rahatsız etmeden rahat rahat yazmak istememizdir. Bu tabii tutanakları tuvalet ihtiyacımızı gidermek için kullandığımız anlamına gelmiyor (tutanaklardan kalan bir alışkanlıkla yazdım bunu.) Yeri geldiğinde ağza alınmayacak küfürler ediyoruz falan.
Aşağıdaki yazı benim yazdığım bir şiirin ayrıntılı bir tahlili olarak abuk'un kişisel bloğuna sızdı. Şiir benim, tahlil de abuk'un. Bizim eleştiri anlayışımız biraz seviyesiz olduğu için rahatsız edici bazı unsurlar barındırıyor olabilir. Baştan uyarayım. Ayrıca değişiklik yapmadan, Abuk'un uyarısıyla birlikte burada paylaşıyorum bu yazıyı. Şiirin yorumlanması gibi, yorumun da yorumunu yapabilirdim, ama çok zaman alır, çok uzun bir yazı olur, kimse okumaz diye bulaşmadım.
Özellikle söylemek isterim, umarım aşağıda yazılanlar kimseyi incitmez. Ne kadar terbiyesiz insanlar olsak da kimseyi kırmak, üzmek istemeyiz. Unutulmaması gerekir ki aşağıdaki yazı "özgürlük sapıttırır!" mottolu bir blogdan alınan ve gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi olmayan bir eğlence nesnesidir. Bir de metinlerarasılık olayına fazla takılmadan okursak sevinirim.
Ve bu yazı otosansüre uğradı. Sansüre tümüyle karşı değilim, bazen insanın edepsizliğinin bir sınırı olmalı :)
Ve üzülerek belirtiyorum "çünkü öyle" bloğunda yazan negatif'le "Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları" bloğunda yazan negatif maalesef aynı kişi (Dil çıkaran smiley olacak burada).
O halde buyrun, abuk'un negatif'i şair yaptığı o muhteşem yorum:
BİR ORTA YAŞ SENDROMU OLARAK: BEN KİMİM Kİ?
Ben Kimim Ki?
Sevgili dostum, yönetmen Kim ki? Duk'a
beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını
içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar
akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar
kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor.
Negatif
---------------------------------------------------------------
Edebiyat dünyamızın sabırsızlıkla yeni şiirlerini beklediği Negatif Bey, uzun bir aradan sonra biz şiirseverleri sevindirerek yeni şiirini edebiyat dünyamıza hediye etti. Uzun zamandır ortalıklarda görünmeyen Negatif Bey, bu uzun zamanı fazlasıyla değerlendirdiğini kanıtladı bize. Yeni şiir kitabı, "Ben Kimim Ki?" şiirimize yeni soluklar getirdi. Sürekli bir görünüp, iki inzivaya çekilmesiyle meşhur şairimiz, kalemini fazlasıyla sivreltmiş, yaşamını olduğu gibi şiire katmış. Toplam 17 şiirden oluşan kitabı, kitapçılarda yerini çoktan aldı. Neden 17 şiir diye sorarsak, burada da şairimizin güzel göndermesi var aslında. Şiirleri insan yaşamının dönemlerine göndermelerde bulunan şairimiz, yazdığı toplam 17 şiirle biz şiirseverlere birçok şey hatırlatmayı amaçlamış. 17 ise, doğrudan, insanların en güzel yaşı olan 17'ye bir gönderme. "Şairler hep 17 yaşındadır" lafını burada hatırlatmakta fayda var. Bu 17 şiirinde de şairimiz imge dünyasıyla şiir dünyasını temelinden sarstı. Lafı fazla uzatmadan, şairimizin kitabıyla aynı ismi taşıyan en güzel şiiri "Ben kimim ki?" adlı şiirini inceleyelim;
Ben Kimim Ki?: Şiirin başlığı, bir sorgulamayı içeriyor. Bu sorgulama daha çok, insanın gelişim aşamalarını içeren gelişimsel dönemlerini kapsayan bir olgu. Özellikle, ergenlik dönemlerinde "kimlik inşaası" yaratılırken insanın ortaya attığı bir sorudur. İletişim çağında olduğumuzdan, hızla yarışan insanoğlu, eski çağlardaki gibi kendini sorgulamayı bir kenara bırakmış, ve daha çok çevresindeki gelişmelere kafayı takmıştır. İşte, şairimiz, şiirinin başlığına taşıdığı bu sorgulamayla, insanoğlunun bu unutkanlığına, kendini "yeniden" hatırlaması gerektiğine işaret ediyor. "Ben kimim" sorusu, insanoğlunun ilk çağlardan itibaren kendisine sormaya başladığı bir sorudur. Delphi tapınağının girişindeki "Kendini Tanı" yazısı da buna işaret eder, yüzyıllar boyunca günümüze kadar uzanan feylesoflar, yazarlar, şairler hep bu olguya işaret etmiş, bu soruya cevap aramışlardır; "Ben Kimim?", "İnsan Kim?"...Türlü türlü cevaplar gelmiştir bu soruya, tarihin tozlu sayfalarında her kafadan bir ses çıkıyor görüntüleri/sesleri gelse de, bu gelen cevapların hiçbiri yanlış değildir. Her biri, işin bir ucundan tutarak bu soruya cevap aramış ve cevaplar üretmiştir. Şairimiz, inzivaya çekildiği zamanlardaysa, bu soruyla fazlasıyla ilgilendiği belli oluyor. Kendisiyle uzun uzun sorgulamalara girişmiş ve bebeklik çağlarından itibaren, yaşadığı şu ana kadar uzanan zaman dilimlerini, gelişimsel dönemlere bölerek şiirlerinde cevaplar üretmeye çalışmıştır. Şairimiz, şiirini koyduğu bu başlığıyla, şiirini okumadan önce, bizi, kendimizi sorgulamamız için yemyeşil dağların tepelerine davet ediyor. Neden yemyeşil dağlar peki? Gökyüzünü izlemek için gözlemevleri, dağların en tepesine inşaa edilir, gökyüzü dağların doruklarından izlenir, en güzel gökyüzü gözlemi bu doruklarda yapılır. Şairimiz, göndermeleriyle, imgeleriyle bizi daha başlıklarda vurmasını çok iyi bildiğini kanıtlıyor.
Sevgili dostum, yönetmen Kim Ki? Duk'a: Şairimiz, şiirini ithaf ettiği, uzak doğulu yönetmen Kim Ki Duk'u anarak, şiirinin içeriği yönünde bize gizli mesajlar veriyor daha şiir başlamadan. Bilindiği üzere, Negatif Bey'le Kim Ki Duk, yılları deviren bir dostlukla birbirlerine bağlıdırlar. Kim Ki Duk da, bu dostluğun hatrına bir filmini Negatif Bey'e ithaf etmiş, Negatif Bey de bu jestin altında kalmayarak, dostluğa olan saygısıyla bu güzelim şiiri, sevgili dostu yönetmene ithaf etmiş, biz okuyucularını duygu seline boğmuştur. Şiirin ithaf bölümüne yeniden dönersek, bunu anlayabilmek için, Kim Ki Duk'un filmlerini izlemekte fayda var. Çünkü şiir, gerçekten de bu yönetmenin filmlerin, içeren bir "sessizlikle" örtülü. Bilindiği üzere, Kim Ki Duk'un filmleri, diyalog yoksunudur. Yönetmen, karakterlerini konuşturmayarak, sinemanın gerektirdiği gibi görüntülerle anlatmak istediklerini anlatma yoluna gitmiştir. Fazla söz, kalabalık yaratır, gürültü yaratır. Yönetmenimiz, filmlerinde diyalogları çıkararak, en güzel anlatım yoluna yaklaşmış, az sözle mükemmel anlatımları yakalamıştır. Şiir de böyledir, şiirde ne kadar az sözcük olursa, o kadar iyidir. Bu sözümüz yanlış anlaşılmasın, az söz denilen şey, gereksiz sözcükleri ayıklayarak, az sözle birçok şey anlatmaktır, birçok imge çağrıştırmaktır. "Saf Şiir" denilen kavramın özü de buradadır. Büyük şairler, ömürleri boyunca bu "saf şiir"e yaklaşmak için didinip durmuşlardır. Şiirimizin, ithaf bölümünde bile, şiirsel bir anlatıma yapılan göndermeyi içerir.Ayrıca yönetmenin adıyla ve şiirin adıyla yapılan sözcük oyunu takdire değer nitelikte.
beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını :
Hatırlatmakta fayda var, argomuzda buraya taşıyamayacağımız bir deyiş vardır. Şairimiz burada bu söylemi alıp, cinsellik içeren bağlamından kopararak çok farklı bir söylem çizgisine çekiyor. Ergenlikten itibaren zirvesinin doruklarına ulaşan cinsel istek, 30'lu yaşlarından itibaren olgunluk çağlarına erişir ve 35'inden sonra da bunun yerini çok farklı şeyler, istekler, hedefler alır. Şairimizin yaşının 37 olduğunu göz önüne alırsak, bu bağlamın da açıklığını kavrayabiliriz. Beynim sulanmış, söylemi, artık sorgulamalardan, kendini aramaktan yorulmuş, çorbaya dönmüş bir beynin yalnızlığını anlatıyor. Ban bana bakışını dizesi de, bu yalnızlığı, sorgulamaların karanlık bir yalnızlık içerisinde yapıldığını ve sorgulamalar, cevap aramalara yönelecek "bir bakış"ı aradığını anlatıyor. Banmak fiili de, kendisine yönelecek olan bakışların, bu muazzam beynin içerisinde yankılanan sorgulamaların, bir bölümüne yönelerek hiç değilse bile bir yardım eli uzatmasını ve, ortak bir şekilde cevap aramaya çağırıyor. Yalnızlık çok kötü bir şey azizim. Yalnızlıktan öte, anlaşılamamanın getirdiği o karanlık yalnızlık. Şairimizin çıkmazlarından bir tanesi de bu, şiir dünyasının mayası olan en önemli özelliği.
içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar :
"içimden geçen nehirleri seyre dal" dizesi, yukarıdaki dizeleri perçinleyen bir anlatım olmuş. İçimden, beynimden ne sular akıp geçiyor gürül gürül farkında mısın? Niye bir kulak uzatmıyorsun, dinlemiyorsun içimde çağlayan yalnızlığı, diye barım barım bağırıyor resmen. Nehrin de bir varış noktası, hedefi vardır, o da denizdir, okyanustur. Yani çok derin yerlere giden bir yalnızlık, bir hayatı sorgulama meselesi. Şair bu dizeden itibaren, yaşamının hedefine işaret ediyor, bu aklımıza gelebilecek herhangi bir şey olabilir. Fakat, hedefe ulaşmak kolay değildir. bunu da "orta yaş şiirleri"nde de apaçık bir şekilde gördüğümüz klasik bir imge haline gelen "dağ imgesi"ni katarak anlatmayı seçmiş. Şairimiz aslında bu imgeyle, klasik anlatıma bir başkaldırı gerçekleştirmiştir. Artk bıkkınlık veren, hemen hemen bütün orta yaş şiirlerinde yerini alan bu dağ imgesini, nehirlerle birleştirerek, bambaşka bir soluk getirmiş. Ferhat ile Şirin'den itibaren bizim de klasik edebiyatımızda yer almaya başlayan bu "geçit vermez dağlar" söylemi, hedefe ulaşmanın zorluğu, artık orta yaştan itibaren karanlık bir yalnızlık içerisinde yoğun bir şekilde gözlemlenen sorgulamaları, "ne idim, ne oldum?" arayışının bir türlü gelmek bilmez cevaplarını içeriyor. Hayatın muhasebesi, ve gençlik çağlarından itibaren varılmak istenen nokta, ama hayat şartlarının cilveleri eşliğinde varılmak istenen noktadan, hedeften çok başka yerlerde kendini bulmanın getirdiği büyük hüzün, insanı perişan eder. Şairimiz de çekildiği inzivada, bu büyük hüznü duymuş olmalı ki, bu klasik anlatımı kullanarak, bize bunu ironik bir şekilde dile getiriyor.
akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar :
Bu dizelerde de, sorgulamaların, genellikle, güneşin battığı zamanlarda ortaya çıktığını ve sorgulamaların genellikle, kıç üstü oturarak yapıldığını ve saatlerce sürdüğünü, böylece kıçın uyuşup sızladığını dile getiriyor
kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte. :
dizeleri de, şairimizin içinde bulunduğu derin, karanlık yalnızlığa yeniden dikkat çekiyor. Kıç üstü yapılan, akşamüzeri sorgulamaları, kimsenin görmediğini haykırıyor. Sadece çok uzaklardan ziyarete gelen, garip bir uzaylının ufuk çizgisinden ufosuyla gelip geçmesiyle, çok uzaktaki kendini anlayabilecek canlıları anlatıyor. Yakınındaki kişilerin bir türlü kendisini anlamadığından yakınan şairimiz, hayalinde yarattığı bu uzaylıyla bir nevi teselli buluyor, onun ufosuyla geçip giderken, kendisine el sallayıp, "merak etme hacı, ben anlıyorum seni, kıçına bereket" diyerek, karanlık yalnızlığına dost oluyor. "geçinip gidiyoruz işte" dizesi de, çok hüzünlü bir anlatımı barındırıyor. Okuyunca gözyaşlarımızı tutamıyoruz, hüngür hüngür ağlıyoruz bu karanlık yalnızlığı görünce.
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor.. :
Bu dizelerde de, çözülemeyen derin yalnızlık, şairin hayal dünyasını daha çok geliştirerek, kendisine hayali bir arkadaş edinmesini sağladığını gösteriyor. Bu hayali arkadaşın isminin "hakkı" olması fazlasıyla dikkat çekici. Yıllarca yakın çevreleri kendisini anlamadığı için ağır bir depresyona giren şairimiz, bu depresyonu kendisine hayali bir arkadaş yaratarak atlatmayı seçiyor ve, bu hayali arkadaşın üzerinden aldığı ağır yüklere bir şükran niteliğinde ona "hakkı" ismini veriyor. Hayali arkadaşının hakkını veriyor.
--------------------------
Etraflıca tahlil ettiğimiz bu şiirde, anlaşıldığı gibi orta yaşların ağır sendromları olan "kendini sorgulama" "hayatı sorgulama" "derin, karanlık bir yalnızlık" içerisinde örülmüş bu şiir, bizi karanlık bir anlatımla sarıyor ve bu orta yaş çıkmazlarının içerisinde derin bir hüznün içerisinde bırakarak, beynimizi eriten bir sorgulama içerisine itiyor. Şairimiz, bu şiirinde başlığından itibaren klasik söylemleri, bağlamlarından kopararak, bambaşka anlatımlar içerisine yerleştirerek, klasik orta yaş şiirine bir osmanlı tokadı atıyor, kendisine gelmesine sağlıyor."
İlk olarak aşağıdaki yazıdan bahsedeyim. Abuk insanıyla ortak bir bloğumuz var. Adı "Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları". Birkaç yıl önce Tutunamayanlar'dan esinlenerek tutanak tutmaya karar vermiştik. Birkaç sayfa tutanak tuttuk ve Abuk bunları yıllar sonra evde temizlik yaparken bulup bloğunda paylaştı. 2008 tutanaklarını okuyunca çok hoşumuza gitti ve bir süre önce bir blog açıp burada tutanakların devamını getirmeye karar verdik. Ne kadar eğlendiğimizi anlatmak isterdim ama bunu yaparsam bu yazı amacından sapar. Tutanaklarla ilgili bir karar almıştık, yazdıklarımızı kimse görmeyecekti, sadece bazılarını bloglarımıza koyacaktık. Bunun sebebi de insanları rahatsız etmek istememiz ve kimseyi rahatsız etmeden rahat rahat yazmak istememizdir. Bu tabii tutanakları tuvalet ihtiyacımızı gidermek için kullandığımız anlamına gelmiyor (tutanaklardan kalan bir alışkanlıkla yazdım bunu.) Yeri geldiğinde ağza alınmayacak küfürler ediyoruz falan.
Aşağıdaki yazı benim yazdığım bir şiirin ayrıntılı bir tahlili olarak abuk'un kişisel bloğuna sızdı. Şiir benim, tahlil de abuk'un. Bizim eleştiri anlayışımız biraz seviyesiz olduğu için rahatsız edici bazı unsurlar barındırıyor olabilir. Baştan uyarayım. Ayrıca değişiklik yapmadan, Abuk'un uyarısıyla birlikte burada paylaşıyorum bu yazıyı. Şiirin yorumlanması gibi, yorumun da yorumunu yapabilirdim, ama çok zaman alır, çok uzun bir yazı olur, kimse okumaz diye bulaşmadım.
Özellikle söylemek isterim, umarım aşağıda yazılanlar kimseyi incitmez. Ne kadar terbiyesiz insanlar olsak da kimseyi kırmak, üzmek istemeyiz. Unutulmaması gerekir ki aşağıdaki yazı "özgürlük sapıttırır!" mottolu bir blogdan alınan ve gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi olmayan bir eğlence nesnesidir. Bir de metinlerarasılık olayına fazla takılmadan okursak sevinirim.
Ve bu yazı otosansüre uğradı. Sansüre tümüyle karşı değilim, bazen insanın edepsizliğinin bir sınırı olmalı :)
Ve üzülerek belirtiyorum "çünkü öyle" bloğunda yazan negatif'le "Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları" bloğunda yazan negatif maalesef aynı kişi (Dil çıkaran smiley olacak burada).
O halde buyrun, abuk'un negatif'i şair yaptığı o muhteşem yorum:
"Aşırı Bir Yorum Üzerinden Trajikomik Bir Tahlil Denemesi
Uyarı: Bu şiir ve şiir tahlili denemesi hiçbir şekilde ciddiyet içermemektedir. Tamamen can sıkıntısı içerisinde kıvranan Abuk ve Negatif insanlarının ortaklaşa can sıkıntılarını gidermek için ortaya atılmış bir eğlence ürünüdür. Kamuoyunu baştan uyarmayı bir görev biliriz. Sevgiler saygılar.BİR ORTA YAŞ SENDROMU OLARAK: BEN KİMİM Kİ?
Ben Kimim Ki?
Sevgili dostum, yönetmen Kim ki? Duk'a
beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını
içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar
akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar
kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor.
Negatif
---------------------------------------------------------------
Edebiyat dünyamızın sabırsızlıkla yeni şiirlerini beklediği Negatif Bey, uzun bir aradan sonra biz şiirseverleri sevindirerek yeni şiirini edebiyat dünyamıza hediye etti. Uzun zamandır ortalıklarda görünmeyen Negatif Bey, bu uzun zamanı fazlasıyla değerlendirdiğini kanıtladı bize. Yeni şiir kitabı, "Ben Kimim Ki?" şiirimize yeni soluklar getirdi. Sürekli bir görünüp, iki inzivaya çekilmesiyle meşhur şairimiz, kalemini fazlasıyla sivreltmiş, yaşamını olduğu gibi şiire katmış. Toplam 17 şiirden oluşan kitabı, kitapçılarda yerini çoktan aldı. Neden 17 şiir diye sorarsak, burada da şairimizin güzel göndermesi var aslında. Şiirleri insan yaşamının dönemlerine göndermelerde bulunan şairimiz, yazdığı toplam 17 şiirle biz şiirseverlere birçok şey hatırlatmayı amaçlamış. 17 ise, doğrudan, insanların en güzel yaşı olan 17'ye bir gönderme. "Şairler hep 17 yaşındadır" lafını burada hatırlatmakta fayda var. Bu 17 şiirinde de şairimiz imge dünyasıyla şiir dünyasını temelinden sarstı. Lafı fazla uzatmadan, şairimizin kitabıyla aynı ismi taşıyan en güzel şiiri "Ben kimim ki?" adlı şiirini inceleyelim;
Ben Kimim Ki?: Şiirin başlığı, bir sorgulamayı içeriyor. Bu sorgulama daha çok, insanın gelişim aşamalarını içeren gelişimsel dönemlerini kapsayan bir olgu. Özellikle, ergenlik dönemlerinde "kimlik inşaası" yaratılırken insanın ortaya attığı bir sorudur. İletişim çağında olduğumuzdan, hızla yarışan insanoğlu, eski çağlardaki gibi kendini sorgulamayı bir kenara bırakmış, ve daha çok çevresindeki gelişmelere kafayı takmıştır. İşte, şairimiz, şiirinin başlığına taşıdığı bu sorgulamayla, insanoğlunun bu unutkanlığına, kendini "yeniden" hatırlaması gerektiğine işaret ediyor. "Ben kimim" sorusu, insanoğlunun ilk çağlardan itibaren kendisine sormaya başladığı bir sorudur. Delphi tapınağının girişindeki "Kendini Tanı" yazısı da buna işaret eder, yüzyıllar boyunca günümüze kadar uzanan feylesoflar, yazarlar, şairler hep bu olguya işaret etmiş, bu soruya cevap aramışlardır; "Ben Kimim?", "İnsan Kim?"...Türlü türlü cevaplar gelmiştir bu soruya, tarihin tozlu sayfalarında her kafadan bir ses çıkıyor görüntüleri/sesleri gelse de, bu gelen cevapların hiçbiri yanlış değildir. Her biri, işin bir ucundan tutarak bu soruya cevap aramış ve cevaplar üretmiştir. Şairimiz, inzivaya çekildiği zamanlardaysa, bu soruyla fazlasıyla ilgilendiği belli oluyor. Kendisiyle uzun uzun sorgulamalara girişmiş ve bebeklik çağlarından itibaren, yaşadığı şu ana kadar uzanan zaman dilimlerini, gelişimsel dönemlere bölerek şiirlerinde cevaplar üretmeye çalışmıştır. Şairimiz, şiirini koyduğu bu başlığıyla, şiirini okumadan önce, bizi, kendimizi sorgulamamız için yemyeşil dağların tepelerine davet ediyor. Neden yemyeşil dağlar peki? Gökyüzünü izlemek için gözlemevleri, dağların en tepesine inşaa edilir, gökyüzü dağların doruklarından izlenir, en güzel gökyüzü gözlemi bu doruklarda yapılır. Şairimiz, göndermeleriyle, imgeleriyle bizi daha başlıklarda vurmasını çok iyi bildiğini kanıtlıyor.
Sevgili dostum, yönetmen Kim Ki? Duk'a: Şairimiz, şiirini ithaf ettiği, uzak doğulu yönetmen Kim Ki Duk'u anarak, şiirinin içeriği yönünde bize gizli mesajlar veriyor daha şiir başlamadan. Bilindiği üzere, Negatif Bey'le Kim Ki Duk, yılları deviren bir dostlukla birbirlerine bağlıdırlar. Kim Ki Duk da, bu dostluğun hatrına bir filmini Negatif Bey'e ithaf etmiş, Negatif Bey de bu jestin altında kalmayarak, dostluğa olan saygısıyla bu güzelim şiiri, sevgili dostu yönetmene ithaf etmiş, biz okuyucularını duygu seline boğmuştur. Şiirin ithaf bölümüne yeniden dönersek, bunu anlayabilmek için, Kim Ki Duk'un filmlerini izlemekte fayda var. Çünkü şiir, gerçekten de bu yönetmenin filmlerin, içeren bir "sessizlikle" örtülü. Bilindiği üzere, Kim Ki Duk'un filmleri, diyalog yoksunudur. Yönetmen, karakterlerini konuşturmayarak, sinemanın gerektirdiği gibi görüntülerle anlatmak istediklerini anlatma yoluna gitmiştir. Fazla söz, kalabalık yaratır, gürültü yaratır. Yönetmenimiz, filmlerinde diyalogları çıkararak, en güzel anlatım yoluna yaklaşmış, az sözle mükemmel anlatımları yakalamıştır. Şiir de böyledir, şiirde ne kadar az sözcük olursa, o kadar iyidir. Bu sözümüz yanlış anlaşılmasın, az söz denilen şey, gereksiz sözcükleri ayıklayarak, az sözle birçok şey anlatmaktır, birçok imge çağrıştırmaktır. "Saf Şiir" denilen kavramın özü de buradadır. Büyük şairler, ömürleri boyunca bu "saf şiir"e yaklaşmak için didinip durmuşlardır. Şiirimizin, ithaf bölümünde bile, şiirsel bir anlatıma yapılan göndermeyi içerir.Ayrıca yönetmenin adıyla ve şiirin adıyla yapılan sözcük oyunu takdire değer nitelikte.
beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını :
Hatırlatmakta fayda var, argomuzda buraya taşıyamayacağımız bir deyiş vardır. Şairimiz burada bu söylemi alıp, cinsellik içeren bağlamından kopararak çok farklı bir söylem çizgisine çekiyor. Ergenlikten itibaren zirvesinin doruklarına ulaşan cinsel istek, 30'lu yaşlarından itibaren olgunluk çağlarına erişir ve 35'inden sonra da bunun yerini çok farklı şeyler, istekler, hedefler alır. Şairimizin yaşının 37 olduğunu göz önüne alırsak, bu bağlamın da açıklığını kavrayabiliriz. Beynim sulanmış, söylemi, artık sorgulamalardan, kendini aramaktan yorulmuş, çorbaya dönmüş bir beynin yalnızlığını anlatıyor. Ban bana bakışını dizesi de, bu yalnızlığı, sorgulamaların karanlık bir yalnızlık içerisinde yapıldığını ve sorgulamalar, cevap aramalara yönelecek "bir bakış"ı aradığını anlatıyor. Banmak fiili de, kendisine yönelecek olan bakışların, bu muazzam beynin içerisinde yankılanan sorgulamaların, bir bölümüne yönelerek hiç değilse bile bir yardım eli uzatmasını ve, ortak bir şekilde cevap aramaya çağırıyor. Yalnızlık çok kötü bir şey azizim. Yalnızlıktan öte, anlaşılamamanın getirdiği o karanlık yalnızlık. Şairimizin çıkmazlarından bir tanesi de bu, şiir dünyasının mayası olan en önemli özelliği.
içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar :
"içimden geçen nehirleri seyre dal" dizesi, yukarıdaki dizeleri perçinleyen bir anlatım olmuş. İçimden, beynimden ne sular akıp geçiyor gürül gürül farkında mısın? Niye bir kulak uzatmıyorsun, dinlemiyorsun içimde çağlayan yalnızlığı, diye barım barım bağırıyor resmen. Nehrin de bir varış noktası, hedefi vardır, o da denizdir, okyanustur. Yani çok derin yerlere giden bir yalnızlık, bir hayatı sorgulama meselesi. Şair bu dizeden itibaren, yaşamının hedefine işaret ediyor, bu aklımıza gelebilecek herhangi bir şey olabilir. Fakat, hedefe ulaşmak kolay değildir. bunu da "orta yaş şiirleri"nde de apaçık bir şekilde gördüğümüz klasik bir imge haline gelen "dağ imgesi"ni katarak anlatmayı seçmiş. Şairimiz aslında bu imgeyle, klasik anlatıma bir başkaldırı gerçekleştirmiştir. Artk bıkkınlık veren, hemen hemen bütün orta yaş şiirlerinde yerini alan bu dağ imgesini, nehirlerle birleştirerek, bambaşka bir soluk getirmiş. Ferhat ile Şirin'den itibaren bizim de klasik edebiyatımızda yer almaya başlayan bu "geçit vermez dağlar" söylemi, hedefe ulaşmanın zorluğu, artık orta yaştan itibaren karanlık bir yalnızlık içerisinde yoğun bir şekilde gözlemlenen sorgulamaları, "ne idim, ne oldum?" arayışının bir türlü gelmek bilmez cevaplarını içeriyor. Hayatın muhasebesi, ve gençlik çağlarından itibaren varılmak istenen nokta, ama hayat şartlarının cilveleri eşliğinde varılmak istenen noktadan, hedeften çok başka yerlerde kendini bulmanın getirdiği büyük hüzün, insanı perişan eder. Şairimiz de çekildiği inzivada, bu büyük hüznü duymuş olmalı ki, bu klasik anlatımı kullanarak, bize bunu ironik bir şekilde dile getiriyor.
akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar :
Bu dizelerde de, sorgulamaların, genellikle, güneşin battığı zamanlarda ortaya çıktığını ve sorgulamaların genellikle, kıç üstü oturarak yapıldığını ve saatlerce sürdüğünü, böylece kıçın uyuşup sızladığını dile getiriyor
kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte. :
dizeleri de, şairimizin içinde bulunduğu derin, karanlık yalnızlığa yeniden dikkat çekiyor. Kıç üstü yapılan, akşamüzeri sorgulamaları, kimsenin görmediğini haykırıyor. Sadece çok uzaklardan ziyarete gelen, garip bir uzaylının ufuk çizgisinden ufosuyla gelip geçmesiyle, çok uzaktaki kendini anlayabilecek canlıları anlatıyor. Yakınındaki kişilerin bir türlü kendisini anlamadığından yakınan şairimiz, hayalinde yarattığı bu uzaylıyla bir nevi teselli buluyor, onun ufosuyla geçip giderken, kendisine el sallayıp, "merak etme hacı, ben anlıyorum seni, kıçına bereket" diyerek, karanlık yalnızlığına dost oluyor. "geçinip gidiyoruz işte" dizesi de, çok hüzünlü bir anlatımı barındırıyor. Okuyunca gözyaşlarımızı tutamıyoruz, hüngür hüngür ağlıyoruz bu karanlık yalnızlığı görünce.
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor.. :
Bu dizelerde de, çözülemeyen derin yalnızlık, şairin hayal dünyasını daha çok geliştirerek, kendisine hayali bir arkadaş edinmesini sağladığını gösteriyor. Bu hayali arkadaşın isminin "hakkı" olması fazlasıyla dikkat çekici. Yıllarca yakın çevreleri kendisini anlamadığı için ağır bir depresyona giren şairimiz, bu depresyonu kendisine hayali bir arkadaş yaratarak atlatmayı seçiyor ve, bu hayali arkadaşın üzerinden aldığı ağır yüklere bir şükran niteliğinde ona "hakkı" ismini veriyor. Hayali arkadaşının hakkını veriyor.
--------------------------
Etraflıca tahlil ettiğimiz bu şiirde, anlaşıldığı gibi orta yaşların ağır sendromları olan "kendini sorgulama" "hayatı sorgulama" "derin, karanlık bir yalnızlık" içerisinde örülmüş bu şiir, bizi karanlık bir anlatımla sarıyor ve bu orta yaş çıkmazlarının içerisinde derin bir hüznün içerisinde bırakarak, beynimizi eriten bir sorgulama içerisine itiyor. Şairimiz, bu şiirinde başlığından itibaren klasik söylemleri, bağlamlarından kopararak, bambaşka anlatımlar içerisine yerleştirerek, klasik orta yaş şiirine bir osmanlı tokadı atıyor, kendisine gelmesine sağlıyor."
Etiketler:
alelade,
Alıntı,
benim şiirim var,
bir şey yapalım ekolü,
kendimden arakladım,
paramparçalar,
pasaklı,
saçmalamak özgürlüktür,
şımarık,
şiir,
tutanak,
ukala
30 Ağustos 2011 Salı
Şarkılı soru: Ne yapıyorum?
Ne yapıyorum? Bir şarkı var aklımda, onu buraya koyacağım. Kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir şarkı. Buraya kendim hakkında bir şeyler yazarsam iyi olacağını düşündüm, şarkıyı da sanki öylesine geçiyorken uğramış gibi iliştirecektim altına. Şarkının yazdıklarıma ihtiyacı var sanki. Hiçbirine gerek yok. Bu yazdıklarımı da gerekli oldukları için yazmıyorum zaten. Şarkının da yazdıklarımla ilgisi yok. 'Sadece' olan şarkıdır.
Ne yapıyorum? Aklım başıma geldiğinden beri kendimi dilediğim gibi, olmak istediğim gibi yetiştirmeye çalıştım. İdealimdeki insana ulaşmayı istediğim için böyle. Çoğu zaman derdim kendimi yaratmaktı. Bana göre herkes kendisini yaratmalı. Bunun için yürünen yollar elbette değişir, insan bunu yürüyünce anlar. Herkes nerede yürürse yürüsün, önce yolları kendine çıkarmaya çalışmalı. İşte ben ona, yani kendime varmaya çalışıyordum yürüyerek.
Ne yapıyorum? Bir tür aydınlanmaya dolanan anlamsız bir soru aslında. Farkına varmadan önce sorulan sorulardan. Sanki soran cevabını verebilirse uyanacak, veremezse geçiştirecek, aman ya biraz daha uyuyayım diyecek. İçerisine beton dökülecek benlik kuyularının içine hapsedilmeye yazgılı bir soru "Ne yapıyorum?". İnsanın içinde bir yerlerde karşılığı olmalı. Çünkü 'yapmak' var eder insanı ve yapılanlar 'olmak' için bir şeyler ekler ona. Karşılığını bulmalıyım dedim, buldum.
Ne yapıyorum? Beşinci kez sordum bu soruyu. Bunu saydım, yazana güvenmeyen okur da sağlamasını yapar mı bilmem. İnsan ne yaparsa kendine yapar! Her soruyu cevaplamak gibi bir değişmez-kural mı var? Bazen cevaplamasak da olur, bu ne azaltır ne de çoğaltır. Yine de cevapladım bunu.
Ne yapıyorum? Altıncı kez sorduğumda daha da sıkıcı olmasın diye söyleyeyim: Kendimi aptallaştırıyorum. Bunca zamandır yapmaya çalıştığımın aksine, olanı atmaya, yaptığımı yıkmaya, düştüğümü kalkmaya çalışıyorum. Belki de Andre Gide haklıdır, içimdeki kitapları yakmalıyımdır.
Aptallaşmak çok önemli. Yaşamam için de gerekli şu an. Bunca aptalın yaşadığı dünyada, onları anlamak için de biraz aptal olmayı öğrenmek gerekiyor. (Aptallaşsam da birilerini anlamam gerektiğini hiç unutmuyorum.)
Neyse benim için çok önemli olan bu gereksiz yazıdan sonra 'sadece', 'yalnızca' ve 'aslında' yapmak istediğimi yapayım. Buyrun o şarkı:
Nightwish - While Your Lips Are Still Red
Ne yapıyorum? Aklım başıma geldiğinden beri kendimi dilediğim gibi, olmak istediğim gibi yetiştirmeye çalıştım. İdealimdeki insana ulaşmayı istediğim için böyle. Çoğu zaman derdim kendimi yaratmaktı. Bana göre herkes kendisini yaratmalı. Bunun için yürünen yollar elbette değişir, insan bunu yürüyünce anlar. Herkes nerede yürürse yürüsün, önce yolları kendine çıkarmaya çalışmalı. İşte ben ona, yani kendime varmaya çalışıyordum yürüyerek.
Ne yapıyorum? Bir tür aydınlanmaya dolanan anlamsız bir soru aslında. Farkına varmadan önce sorulan sorulardan. Sanki soran cevabını verebilirse uyanacak, veremezse geçiştirecek, aman ya biraz daha uyuyayım diyecek. İçerisine beton dökülecek benlik kuyularının içine hapsedilmeye yazgılı bir soru "Ne yapıyorum?". İnsanın içinde bir yerlerde karşılığı olmalı. Çünkü 'yapmak' var eder insanı ve yapılanlar 'olmak' için bir şeyler ekler ona. Karşılığını bulmalıyım dedim, buldum.
Ne yapıyorum? Beşinci kez sordum bu soruyu. Bunu saydım, yazana güvenmeyen okur da sağlamasını yapar mı bilmem. İnsan ne yaparsa kendine yapar! Her soruyu cevaplamak gibi bir değişmez-kural mı var? Bazen cevaplamasak da olur, bu ne azaltır ne de çoğaltır. Yine de cevapladım bunu.
Ne yapıyorum? Altıncı kez sorduğumda daha da sıkıcı olmasın diye söyleyeyim: Kendimi aptallaştırıyorum. Bunca zamandır yapmaya çalıştığımın aksine, olanı atmaya, yaptığımı yıkmaya, düştüğümü kalkmaya çalışıyorum. Belki de Andre Gide haklıdır, içimdeki kitapları yakmalıyımdır.
Aptallaşmak çok önemli. Yaşamam için de gerekli şu an. Bunca aptalın yaşadığı dünyada, onları anlamak için de biraz aptal olmayı öğrenmek gerekiyor. (Aptallaşsam da birilerini anlamam gerektiğini hiç unutmuyorum.)
Neyse benim için çok önemli olan bu gereksiz yazıdan sonra 'sadece', 'yalnızca' ve 'aslında' yapmak istediğimi yapayım. Buyrun o şarkı:
Nightwish - While Your Lips Are Still Red
15 Ağustos 2011 Pazartesi
hareketsizlik notları
1. Bu gece uyumayacağım. Kötü görünüyor.
Yapabileceklerimi düşündüm iyi edeyim diye.
Düşündüklerimden vazgeçtim. Yanlışlar, gücünün yetmediği çocuğa bir sürü insan toplayıp meydan dayağı attıran çocuklar gibidir çünkü. (Zorlamaya gerek yok: yanlışlar yanlışları çağırırlar çünkü'dür bunun ederi). Kafamın içinde arsızca dolaşan şeyler var. Dünden kaldı. Uyku sorunu da öyle.
Hayatımın önemli bir kısmında düşündüğümün aksine gecelerin sadece uyumak için olduğunu düşünmeye başlamıştım. Günün pisliklerini örter gece. Uykuyla. Bu görevle kutsamıştım onu. Beni rahatsız etmesini istemediğim için oynuyorum onunla. Beni hapsediyordu. Ben onu hapsetmeliydim uykuma. Oyun buydu, başarıyordum da.
Bu gece uyumayacağım.
2. Burayı rahat bırakayım diye yeni bir blog açtım. Kendimle konuşuyorum. Yazmak istediklerimi oturup yazabilirim. Başkalarına bir sürü yazıyorum, kendime niye yazmayayım? Ama yazmayacağım, çünkü yazı da hapsediyor.
Stranger Than Fiction izlemek istedim. Madem uyumayacağım, madem yazmayacağım, madem okumayacağım. Bari izleyeyim. Bundan da vazgeçtim. En sevdiğim film bu sanırım. Kötü amaçlarım için kullanmak istemedim. House M.D. izleyeceğim, ama o da bitecek. Sonra ne yapacağımı şimdiden düşünmek sıkıyor. Bu hallerim çok engelliyor beni. (Biri hangi hallerim olduğunu soracak diye korkuyorum bazen. Halbuki kimse sormaz bunu, niye korkayım ki.)
Birkaç soru:
Geceleri, herkesten uzakta yaşarken, birilerine ihtiyaç duyuyor muydum? Geceleri yalnız başıma ne yapıyordum? Gündüz ben uyurken insanlar ne yapıyordu? Daha önemlisi, insanlar uyurken ben ne yapıyordum?
Geceleri ne yaptığımı unutmuşum. Ya da gece yapacaklarımla gündüz yapacaklarımı yer değiştirmek için çok zorlamışım kendimi, eksik kalmış. Eksik olsun.
Bulanıklaşıyor.
3. Kendimden medet umuyorum. Bu demek oluyor ki küçük bir zafer kazandım hayata karşı.
"Ey sen var mısın?
Ey olma!.."
4. Yankıdan korkuyor musun? Benim duymak istediğimden. Kendi sesimi duymamdan.
5. "What is this shit!" demeyi severim. Çok.
6.
"let the chaos rule the rest."
7. Dinlenmem lazım. O yüzden hiçbir şey yapmayacağım:
Ama kimse boşluktan kaçamaz. Çünkü içindeyiz her zaman.
8.
Apocalyptica - I Don't Care
Yapabileceklerimi düşündüm iyi edeyim diye.
Düşündüklerimden vazgeçtim. Yanlışlar, gücünün yetmediği çocuğa bir sürü insan toplayıp meydan dayağı attıran çocuklar gibidir çünkü. (Zorlamaya gerek yok: yanlışlar yanlışları çağırırlar çünkü'dür bunun ederi). Kafamın içinde arsızca dolaşan şeyler var. Dünden kaldı. Uyku sorunu da öyle.
Hayatımın önemli bir kısmında düşündüğümün aksine gecelerin sadece uyumak için olduğunu düşünmeye başlamıştım. Günün pisliklerini örter gece. Uykuyla. Bu görevle kutsamıştım onu. Beni rahatsız etmesini istemediğim için oynuyorum onunla. Beni hapsediyordu. Ben onu hapsetmeliydim uykuma. Oyun buydu, başarıyordum da.
Bu gece uyumayacağım.
2. Burayı rahat bırakayım diye yeni bir blog açtım. Kendimle konuşuyorum. Yazmak istediklerimi oturup yazabilirim. Başkalarına bir sürü yazıyorum, kendime niye yazmayayım? Ama yazmayacağım, çünkü yazı da hapsediyor.
Stranger Than Fiction izlemek istedim. Madem uyumayacağım, madem yazmayacağım, madem okumayacağım. Bari izleyeyim. Bundan da vazgeçtim. En sevdiğim film bu sanırım. Kötü amaçlarım için kullanmak istemedim. House M.D. izleyeceğim, ama o da bitecek. Sonra ne yapacağımı şimdiden düşünmek sıkıyor. Bu hallerim çok engelliyor beni. (Biri hangi hallerim olduğunu soracak diye korkuyorum bazen. Halbuki kimse sormaz bunu, niye korkayım ki.)
Birkaç soru:
Geceleri, herkesten uzakta yaşarken, birilerine ihtiyaç duyuyor muydum? Geceleri yalnız başıma ne yapıyordum? Gündüz ben uyurken insanlar ne yapıyordu? Daha önemlisi, insanlar uyurken ben ne yapıyordum?
Geceleri ne yaptığımı unutmuşum. Ya da gece yapacaklarımla gündüz yapacaklarımı yer değiştirmek için çok zorlamışım kendimi, eksik kalmış. Eksik olsun.
Bulanıklaşıyor.
3. Kendimden medet umuyorum. Bu demek oluyor ki küçük bir zafer kazandım hayata karşı.
"Ey sen var mısın?
Ey olma!.."
4. Yankıdan korkuyor musun? Benim duymak istediğimden. Kendi sesimi duymamdan.
5. "What is this shit!" demeyi severim. Çok.
6.
"let the chaos rule the rest."
7. Dinlenmem lazım. O yüzden hiçbir şey yapmayacağım:
Ama kimse boşluktan kaçamaz. Çünkü içindeyiz her zaman.
8.
Apocalyptica - I Don't Care
Etiketler:
bir şey yapalım ekolü,
günce,
ne gerek vardı?,
not,
paramparçalar,
pasaklı
12 Ağustos 2011 Cuma
"Şey" Sorunsalı ve Beynin Geçici Olarak Ulaşılamaması (Başlık bu)
(Apansızın gelen uyarı: Öyle bir yazmışım ki kendimden geçtim okurken. Uyarı mahiyetinde söyleyeyim, bu yazıyı öylesine yazdım. Bir sürü şeyi öylesine yazarım. Zorlama kendini okumak için. Saçma yani. Oku ama sıkıldığın yerde bırak. Hepsini okursan da demedi deme diye diyorum. Diye demedi diyorum deme. Öyle bir şey işte.)
"Şey"le ilgili bir şeyler yazdım. Bir de "ama"yla ilgili. Çok kasmadan bütün derdimi anlatmak istiyorum, ama daha başında tıkandım.
"Ama" deyip durunca aklıma askerlik geliyor. Bir sürü saçma sebebi var. Buraya yazamayacağım.
"Şey" sözcüğüne fena halde takıldım.
Bunlarla ilgili bir şey yazabilirim fakat (ama yerine fakat) yazdım zaten. Bir daha niye yazayım?
Sanki herkes benim bir şeyler yazmamı çılgınca bekliyormuş gibi artizlik yapmayı seviyorum. Poe'nun bahsettiği insan benim: Düşlerin tek gerçeklik olduğuna inanıyorum.
Laf olsun diye söylenmiş bir şey bu. İnsanlar inanmadıkları şeyleri yazmamalılar. (neleri yazmamalılar sözgelimi?)
Sözgelimi dedim. Hasan Ali Toptaş'tan aldığım bir sözcük. Daha önce bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Saçma da olsa durumu izah edebildiğime inanmıştım. Yukarıda "şey" sözcüğünü kullandıktan sonra bir parantez açtım ve gereksiz bir sorgulamaya giriştim. "Şey"in içini neyle dolduracağız? Bu şey yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı.
"Şey" ne'yi ney yapar. Ney diye bir soru sözcüğümüz yok. Ney bir sazdır. "Ne" ise zamir (her zaman zamir değil bu. Ben şu an o anlamıyla kullanıyorum). Sözlük anlamı da "hangi şey" demektir. Türkçeye "şey" sözcüğünün girmesi olayının tarihçesine falan bulaşmadan özet geçeyim, bu "ne" sözcüğü "şey"le ilgilidir. Sorunun çözümü "ne"yde yatıyor. Türkçeye "şey" sözcüğünü katan arkadaşa inat ben de "ne" sözcüğünün ölçünlü dilde kullanılışının yaygınlaşmasını istiyorum.
Düşündüm de bu yazıyı okumak yerine yapılacak güzel şeyler var. Aklıma kahve içmek geldi böyle söyleyince. Bu saatte kahve içilmez ama olsun. İki cümle önce "şey" dedim. Çıldırıcam. (Yazının başına uyarı koydum. O yüzden rahatladım. Bir de onu dert etmeyeyim diye söylüyorum)
Yazmayacağım da demiştim. Yazdım yine.
Başka konuya geçiyorum.
Beynin geçici olarak ulaşılamaması. Berbat bir durum. Etrafımda olan bitenin bir süre anlamsız ve anlamsız olduğu halde rahatsız etmeyen bir özelliğe bürünmesiyle dünya 1 saatliğine dursa ne olurdu diye bile düşünememektir beynin geçici olarak ulaşılamaması.
:(
(Bu yazdıklarımı silsem mi acaba)
Yazarın sorumluluğundan bahsedeyim.
Bir yazar önce kendisine karşı sonra okuyucularına karşı sorumludur. Yazdıklarıyla insanların vaktini boşa harcamasına sebep olmaktan korkmalıdır yazar. Soran olur belki, hiç yazar olmadım hayatımda. Ama vaktimi boşa harcayan yazarlara çok küfürlü sözler söylemişliğim çoktur. Oradan biliyorum.
Buraya bir şeyler yazmam gerekli gibi hissettiğimden yazdım. Çok sıkıcı bir gündü benim için. Yazarak kendi kendimi eğlendiririm diye düşündüm.
Ancak bu kadar işte.
bugünün güzel "şey"i de bu şarkı:
Suede - Everything will flow
Biraz arakladım gibi oldu, kusura bakmasın artık. Buradan arakladım.
Tuhaf şeyler hissettiren şarkı da bu:
Bassment - In My Sleeping
(20 kereden fazlası çok fena kafa yapıyor)
"Şey"le ilgili bir şeyler yazdım. Bir de "ama"yla ilgili. Çok kasmadan bütün derdimi anlatmak istiyorum, ama daha başında tıkandım.
"Ama" deyip durunca aklıma askerlik geliyor. Bir sürü saçma sebebi var. Buraya yazamayacağım.
"Şey" sözcüğüne fena halde takıldım.
Bunlarla ilgili bir şey yazabilirim fakat (ama yerine fakat) yazdım zaten. Bir daha niye yazayım?
Sanki herkes benim bir şeyler yazmamı çılgınca bekliyormuş gibi artizlik yapmayı seviyorum. Poe'nun bahsettiği insan benim: Düşlerin tek gerçeklik olduğuna inanıyorum.
Laf olsun diye söylenmiş bir şey bu. İnsanlar inanmadıkları şeyleri yazmamalılar. (neleri yazmamalılar sözgelimi?)
Sözgelimi dedim. Hasan Ali Toptaş'tan aldığım bir sözcük. Daha önce bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Saçma da olsa durumu izah edebildiğime inanmıştım. Yukarıda "şey" sözcüğünü kullandıktan sonra bir parantez açtım ve gereksiz bir sorgulamaya giriştim. "Şey"in içini neyle dolduracağız? Bu şey yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı.
"Şey" ne'yi ney yapar. Ney diye bir soru sözcüğümüz yok. Ney bir sazdır. "Ne" ise zamir (her zaman zamir değil bu. Ben şu an o anlamıyla kullanıyorum). Sözlük anlamı da "hangi şey" demektir. Türkçeye "şey" sözcüğünün girmesi olayının tarihçesine falan bulaşmadan özet geçeyim, bu "ne" sözcüğü "şey"le ilgilidir. Sorunun çözümü "ne"yde yatıyor. Türkçeye "şey" sözcüğünü katan arkadaşa inat ben de "ne" sözcüğünün ölçünlü dilde kullanılışının yaygınlaşmasını istiyorum.
Düşündüm de bu yazıyı okumak yerine yapılacak güzel şeyler var. Aklıma kahve içmek geldi böyle söyleyince. Bu saatte kahve içilmez ama olsun. İki cümle önce "şey" dedim. Çıldırıcam. (Yazının başına uyarı koydum. O yüzden rahatladım. Bir de onu dert etmeyeyim diye söylüyorum)
Yazmayacağım da demiştim. Yazdım yine.
Başka konuya geçiyorum.
Beynin geçici olarak ulaşılamaması. Berbat bir durum. Etrafımda olan bitenin bir süre anlamsız ve anlamsız olduğu halde rahatsız etmeyen bir özelliğe bürünmesiyle dünya 1 saatliğine dursa ne olurdu diye bile düşünememektir beynin geçici olarak ulaşılamaması.
:(
(Bu yazdıklarımı silsem mi acaba)
Yazarın sorumluluğundan bahsedeyim.
Bir yazar önce kendisine karşı sonra okuyucularına karşı sorumludur. Yazdıklarıyla insanların vaktini boşa harcamasına sebep olmaktan korkmalıdır yazar. Soran olur belki, hiç yazar olmadım hayatımda. Ama vaktimi boşa harcayan yazarlara çok küfürlü sözler söylemişliğim çoktur. Oradan biliyorum.
Buraya bir şeyler yazmam gerekli gibi hissettiğimden yazdım. Çok sıkıcı bir gündü benim için. Yazarak kendi kendimi eğlendiririm diye düşündüm.
Ancak bu kadar işte.
bugünün güzel "şey"i de bu şarkı:
Suede - Everything will flow
Biraz arakladım gibi oldu, kusura bakmasın artık. Buradan arakladım.
Tuhaf şeyler hissettiren şarkı da bu:
Bassment - In My Sleeping
(20 kereden fazlası çok fena kafa yapıyor)
Etiketler:
alelade,
günce,
Hiç olmadı ki...,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
paramparçalar,
pasaklı,
şımarık,
ukala,
unut gitsin,
üşengeç
11 Ağustos 2011 Perşembe
Ben bu satırları yazarken
Geldim. Buradayım.
Ortalıklarda görünmem ve dışarı çıkmam gerekiyor. Sadece gerektiği için böyle olması gerekiyor. Özel bir isteğim yok bununla ilgili. Kaçışımın bencillik kısmı beni yordu. Belki birileri kızmıştır. Kızmasın kimse, bazı şeylerin olması gerekir, bir şeyler olması gerektiği için olur bazen.
Kıçımı koyacak sağlam bir şey bulmam lazım. Saatlerce çalışıyorum. Artık oturmaktan yorulduğum için ayağa kalkıp ayakta da çalışıyorum ve sonra mecburen tekrar oturuyorum. Oturduğum yer eskidi, yerine sağlam bir şey koymak gerekiyor (kıçımdan bahsetmiyorum burada).
Belki bunun için de biraz yürümem gerekiyordur. Yalnız yürümeyi sevmediğimi daha önce söylemiştim.
Dışarı çıkmak istemiyorum. Çok işim var. Her şey iyi olsun diye çok çabalamam gerekiyor. Bir sürü hayal kuruyorum ve onların buhar olup uçmasını istemem. Gerçi hayaller hep gaz halinde salınıyor odamın içinde. Burada kalmaları gerek. Onlara iyi bakarsam toprağa da düşecekler, dışarı çıksalar bile. (suyla toprağın buluşması iki sevgilinin buluşması gibi gelir bana hep.) İyi şeyler olacağına inanmak istiyorum. İyi olacağıma.
Yine de dışarı çıkacağım. Evden dışarı çıkmaktan bahsetmiyorum. Kafamı içimden çıkarmaktan bahsediyorum.
Evin dışına da çıkacağım. Yürümek için. Algılarım körelmesin diye.
1 saat en fazla. O da dışarı çıktığıma değerse tabii. Çok hoşuma giderse süreyi biraz uzatabilirim.
Asıl önemli soru geliyor. Kim benimle 1 saat dışarı çıkmak ister? (sonuna ki bağlacı koyasım geldi, ama acınacak bir halde olduğum düşünülsün istemedim; çünkü acınacak bir halde değilim, oldukça iyiyim)
Birileri benimle dışarı çıkmak isteyecektir tabii ki. Ama özellikle vurgulamak istiyorum: Sadece 1 saat. Önemli olan bu yani benim için.
Gittikçe iğrençleşmeye başladığımı hissettim. Böylesi bir ukalalığa da kim dayanabilir bilmiyorum. Neyse, telafi ederiz bir şekilde.
-----
Not: Kıç sözcüğünü vücudun bir bölümünün karşılığı olarak kullandım. Kulağa pek hoş gelmiyor olabilir, ama oramı da yadsıyamam. (Popo deseydim daha mı iyi olur diye düşünmedim değil.)
Not 2: Ne gerek vardı şimdi?
Not 3: Ben bu satırları yazarken aslında çoktan uyumuş olmalıydım.
Not 4: Bir de şarkı var. Bu saate pek uymayacak kadar sert olabilir.
Demons And Wizards - The Gunslinger
Ortalıklarda görünmem ve dışarı çıkmam gerekiyor. Sadece gerektiği için böyle olması gerekiyor. Özel bir isteğim yok bununla ilgili. Kaçışımın bencillik kısmı beni yordu. Belki birileri kızmıştır. Kızmasın kimse, bazı şeylerin olması gerekir, bir şeyler olması gerektiği için olur bazen.
Kıçımı koyacak sağlam bir şey bulmam lazım. Saatlerce çalışıyorum. Artık oturmaktan yorulduğum için ayağa kalkıp ayakta da çalışıyorum ve sonra mecburen tekrar oturuyorum. Oturduğum yer eskidi, yerine sağlam bir şey koymak gerekiyor (kıçımdan bahsetmiyorum burada).
Belki bunun için de biraz yürümem gerekiyordur. Yalnız yürümeyi sevmediğimi daha önce söylemiştim.
Dışarı çıkmak istemiyorum. Çok işim var. Her şey iyi olsun diye çok çabalamam gerekiyor. Bir sürü hayal kuruyorum ve onların buhar olup uçmasını istemem. Gerçi hayaller hep gaz halinde salınıyor odamın içinde. Burada kalmaları gerek. Onlara iyi bakarsam toprağa da düşecekler, dışarı çıksalar bile. (suyla toprağın buluşması iki sevgilinin buluşması gibi gelir bana hep.) İyi şeyler olacağına inanmak istiyorum. İyi olacağıma.
Yine de dışarı çıkacağım. Evden dışarı çıkmaktan bahsetmiyorum. Kafamı içimden çıkarmaktan bahsediyorum.
Evin dışına da çıkacağım. Yürümek için. Algılarım körelmesin diye.
1 saat en fazla. O da dışarı çıktığıma değerse tabii. Çok hoşuma giderse süreyi biraz uzatabilirim.
Asıl önemli soru geliyor. Kim benimle 1 saat dışarı çıkmak ister? (sonuna ki bağlacı koyasım geldi, ama acınacak bir halde olduğum düşünülsün istemedim; çünkü acınacak bir halde değilim, oldukça iyiyim)
Birileri benimle dışarı çıkmak isteyecektir tabii ki. Ama özellikle vurgulamak istiyorum: Sadece 1 saat. Önemli olan bu yani benim için.
Gittikçe iğrençleşmeye başladığımı hissettim. Böylesi bir ukalalığa da kim dayanabilir bilmiyorum. Neyse, telafi ederiz bir şekilde.
-----
Not: Kıç sözcüğünü vücudun bir bölümünün karşılığı olarak kullandım. Kulağa pek hoş gelmiyor olabilir, ama oramı da yadsıyamam. (Popo deseydim daha mı iyi olur diye düşünmedim değil.)
Not 2: Ne gerek vardı şimdi?
Not 3: Ben bu satırları yazarken aslında çoktan uyumuş olmalıydım.
Not 4: Bir de şarkı var. Bu saate pek uymayacak kadar sert olabilir.
Demons And Wizards - The Gunslinger
Etiketler:
alelade,
fazla zamanım yok,
günce,
Hiç olmadı ki...,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
pasaklı,
şımarık,
ukala,
unut gitsin,
üşengeç
6 Ağustos 2011 Cumartesi
dışlanmış yazı
Basitçe:
Hayatım(ız)a yeni bir şey girdi ve ben arayıp da bulamadığımı düşündüğüm şeyi buldum. Öyle bir rahatladım ki. Yaşadığım tıkanma beni boğmadan aradığımı bulmak iyi geldi.
Yazıp da yayınlamadığım yazılardan birini yayınlamaya karar verdim. Kendime "ne gerek var?" diye sormadan.
"1. Bazen anlatmak istediklerim olur, sen diyerek söze başlayıp bir sürü anlatırım. 'Sen' kimdir, nedir belli değildir, önemli de değildir. Anlamsızlığına rağmen kullanılan kalıplardandır 'sen'. Sadece muhabbet ilerlesin diye vardır, anlık bir varsayım kişisidir. Yazan kendi sesini kendisine dost duymazsa 'sen' arar.
Örnek verirken sözgelimi diye söze başlamayı bir yazardan öğrendim mesela. Bu mesela sözcüğünden gıcık kaptığım için sözgelimi derim. Bu konuyla ilgili ciddi takıntılarım olduğunu da şimdi fark ediyorum. Yakalandım yine. Burada yazdıklarımın ilk paragrafla ilgisi çok zayıf. Söze başlamak gerek. Kime seslendiğimizi bilmezsek nasıl başlayacağız. Örnek verirken sözgelimi diye başlama zaruretimiz mi var? şasdlkasşd
(Gündüz vakti yazayım yazımı ya.)
"Aslını öğrenmek isterseniz..."
"Bana sorarsanız..."
Ne kadar sinir bozucu şeyler bunlar.
Anlatacaklarını dinleyecek birisi olmadan anlatacağını anlatamayan bir insanım. Bu açıdan bakınca okuduğum her şey saçma geliyor.
2. "Atlamam ama yine de branda falan ger istersen. Öyle teferruata falan da gerek yok aslında. Eskimiş bir çarşaf da olabilir, fiyakam bozulmaz yani. Yine de dur oralarda, bana pek belli olmaz."
Plasebodur 'sen'. Kurtarıcıdır.
(de bağlacı ölümcüldür, can sıkıcıdır, dövülesidir.)
3. Bazen muhatap bulmakta zorlanırım anlatırken. Öznelerim de pek belli değildir. Aslında kendimden başka anlatacak hiçbir şeyim yok, benim de anlatılacak pek bir şeyim yok. O halde neyi anlatıyorum? Anlatılan ve anlatan da olamayacaksam niye anlatayım?
4. Ne anlattığım da önemli değil. Anlatmak isterim, dinleyenim olsun isterim. Sustuğumda kimse gitmesin, böyle karşımda dururken sıkılsın, sessizliğin getirdiği boşlukta kendini kurcalamaya başlasın diye beklerim. Sonra dökülsün. Ben dinlerim. Dost böyle olunuyor.
Demek istediğim tam da buydu. "Kimi" diye sorduğumda bir cevap veremiyorum.
Kim dökülsün, kim anlatsın, kimi dinlerim? Yok öyle biri(leri).
5. Cennet bize gelmeyecek, biz ona gidelim.
Bugün niye gitmedik? 'Sen' neredeyse orası cennettir diye mi?
6. Zaman veya vakit sözcüklerine Türkçe bir karşılık bulamıyorum. Süre diyeceğim, güzel bir karşılık gibi görünüyor ama olmuyor. Bir dilde bir sözcük başka bir dilden ödünç alınmışsa o sözcük üzerine düşünülenler hep yabancı bir şey üzerine düşünülür gibi düşünüyorum. Burada ne demek istediğimi sadece ben anlamam umarım.
7.Galiba yalnız kalmak istemiyorum. Anlatabiliyor muyum?"
Hayatım(ız)a yeni bir şey girdi ve ben arayıp da bulamadığımı düşündüğüm şeyi buldum. Öyle bir rahatladım ki. Yaşadığım tıkanma beni boğmadan aradığımı bulmak iyi geldi.
Yazıp da yayınlamadığım yazılardan birini yayınlamaya karar verdim. Kendime "ne gerek var?" diye sormadan.
"1. Bazen anlatmak istediklerim olur, sen diyerek söze başlayıp bir sürü anlatırım. 'Sen' kimdir, nedir belli değildir, önemli de değildir. Anlamsızlığına rağmen kullanılan kalıplardandır 'sen'. Sadece muhabbet ilerlesin diye vardır, anlık bir varsayım kişisidir. Yazan kendi sesini kendisine dost duymazsa 'sen' arar.
Örnek verirken sözgelimi diye söze başlamayı bir yazardan öğrendim mesela. Bu mesela sözcüğünden gıcık kaptığım için sözgelimi derim. Bu konuyla ilgili ciddi takıntılarım olduğunu da şimdi fark ediyorum. Yakalandım yine. Burada yazdıklarımın ilk paragrafla ilgisi çok zayıf. Söze başlamak gerek. Kime seslendiğimizi bilmezsek nasıl başlayacağız. Örnek verirken sözgelimi diye başlama zaruretimiz mi var? şasdlkasşd
(Gündüz vakti yazayım yazımı ya.)
"Aslını öğrenmek isterseniz..."
"Bana sorarsanız..."
Ne kadar sinir bozucu şeyler bunlar.
Anlatacaklarını dinleyecek birisi olmadan anlatacağını anlatamayan bir insanım. Bu açıdan bakınca okuduğum her şey saçma geliyor.
2. "Atlamam ama yine de branda falan ger istersen. Öyle teferruata falan da gerek yok aslında. Eskimiş bir çarşaf da olabilir, fiyakam bozulmaz yani. Yine de dur oralarda, bana pek belli olmaz."
Plasebodur 'sen'. Kurtarıcıdır.
(de bağlacı ölümcüldür, can sıkıcıdır, dövülesidir.)
3. Bazen muhatap bulmakta zorlanırım anlatırken. Öznelerim de pek belli değildir. Aslında kendimden başka anlatacak hiçbir şeyim yok, benim de anlatılacak pek bir şeyim yok. O halde neyi anlatıyorum? Anlatılan ve anlatan da olamayacaksam niye anlatayım?
4. Ne anlattığım da önemli değil. Anlatmak isterim, dinleyenim olsun isterim. Sustuğumda kimse gitmesin, böyle karşımda dururken sıkılsın, sessizliğin getirdiği boşlukta kendini kurcalamaya başlasın diye beklerim. Sonra dökülsün. Ben dinlerim. Dost böyle olunuyor.
Demek istediğim tam da buydu. "Kimi" diye sorduğumda bir cevap veremiyorum.
Kim dökülsün, kim anlatsın, kimi dinlerim? Yok öyle biri(leri).
5. Cennet bize gelmeyecek, biz ona gidelim.
Bugün niye gitmedik? 'Sen' neredeyse orası cennettir diye mi?
6. Zaman veya vakit sözcüklerine Türkçe bir karşılık bulamıyorum. Süre diyeceğim, güzel bir karşılık gibi görünüyor ama olmuyor. Bir dilde bir sözcük başka bir dilden ödünç alınmışsa o sözcük üzerine düşünülenler hep yabancı bir şey üzerine düşünülür gibi düşünüyorum. Burada ne demek istediğimi sadece ben anlamam umarım.
7.Galiba yalnız kalmak istemiyorum. Anlatabiliyor muyum?"
Etiketler:
günce,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
paramparçalar,
pasaklı
14 Temmuz 2011 Perşembe
İnsan: Tanım, tanın, tanısı. Tanı.
İnsan: Tanımlanabilir karmaşık canlı. Yığınla tanım yapılabilir insan için. Karmaşıklığından dolayı da bu tanımlar çok dallanıp budaklanır, olur olmadık şekillere bürünür, çeşitlenir. İnsan tanımlarına çok maruz kaldığımı düşünüyorum. Amacı ne olabilir? Niye bu tanımlar gerekli? Tanımlanmasa da olmaz mı?
Bütün düşündüklerim arasından bir tanesini sıyırdım: Anlatmak için tanımlanır insan. İnsanı insana anlatmak. Bu çok gereklidir, çünkü insan insana hem dost hem de düşmandır. Kendimizi insanlardan korumak için ve kendimizi onlarla çoğaltmak için anlamamız gerek insanı. Tanımlar da bir tür anlamlandırma gereçleri.
Benim insan tanımım çok basit ve yüzeysel. Bir hiçtir insan bana göre. Bu onun özgürlüğüdür, var olmasını zorunlu kılan en önemli özelliğidir. Başkalarının tanımlarından da aklıma en çok yatanı ve öyle olduğunu düşünmek istemesem de öyledir dediğim tanım şudur: İnsan, değer yaratabilen tek canlıdır. Acımasızca sorgulamaya açık bir tanım bu. Acaba öyle mi gerçekten?
Değer yaratabilen insan. Çok vardır bunlardan. Ama sadece bu mudur onun özelliği? İnsan değer yaratabildiği gibi değeri ortadan kaldırabilir de. Yaptığı gibi yıkmayı da çok iyi bilir. Kendini, doğayı, türünü yok edebilir; anlamları bozabilir, kendisini var eden şeyleri bir çırpıda atabilir. İçinde iyilik ve kötülük bir aradadır. Diğer canlılar iyilik ve kötülük kavramlarıyla bir arada düşünülemez. Diğer canlılar iyi ya da kötü olamazlar. Bu sadece düşünen canlının yaratabileceği bir şeydir.
İnsan kıskançtır. Bencildir. İlkelliğinden hiçbir zaman kurtulamayacak olandır.
Bazen de saklamayı, saklanmayı ya da kötülüğüyle yaşamayı öğrenmiş, ehil olmuştur.
Büyük oranda ne olacağımıza kendimiz karar veriyoruz. O yüzden acımıyorum (ya da acımamam gerek) bazı insanlara. Kendileri istemişler böyle olmayı diyorum (nasılsalar öyle olmayı.) Tabii ki bazı insanları olmayı istedikleri gibi oldukları için çok beğeniyorum (nasılsalar öyle oldukları için.) Hayranlık bile denilebilir buna (Yine de o kadar zorlamaya gerek yok).
İnsanı seviyorum. İnsandan nefret ediyorum.
(sevmek yazmak gibi geçişsiz bir eylem olmalı. nefret etmek geçişsizdir ve daha baskındır bu yüzden.)
(yazmanın geçişsiz bir eylem olduğunu da roland barthes söylemiştir. bu konuda kafasına çok şey takılıyor haklı olarak ama yine de böyle kabul eder.)
(nefret etmek neden geçişsiz bunun üzerine düşünmek gerek. sevmek-nesne ilişkisi diğer dillerde de hep bizdeki gibi midir? nefret etmenin öyle olmadığını biliyorum. Biz bir şeyden nefret ederiz. Bir şeyi nefret etmeyiz. İngilizce konuşan dünya "I hate you" der örneğin. geçişlidir onların nefretleri.)
Koskocaman bir ACABA. İçini dolduramadım.
Bu kadar bu yazı :)
Bütün düşündüklerim arasından bir tanesini sıyırdım: Anlatmak için tanımlanır insan. İnsanı insana anlatmak. Bu çok gereklidir, çünkü insan insana hem dost hem de düşmandır. Kendimizi insanlardan korumak için ve kendimizi onlarla çoğaltmak için anlamamız gerek insanı. Tanımlar da bir tür anlamlandırma gereçleri.
Benim insan tanımım çok basit ve yüzeysel. Bir hiçtir insan bana göre. Bu onun özgürlüğüdür, var olmasını zorunlu kılan en önemli özelliğidir. Başkalarının tanımlarından da aklıma en çok yatanı ve öyle olduğunu düşünmek istemesem de öyledir dediğim tanım şudur: İnsan, değer yaratabilen tek canlıdır. Acımasızca sorgulamaya açık bir tanım bu. Acaba öyle mi gerçekten?
Değer yaratabilen insan. Çok vardır bunlardan. Ama sadece bu mudur onun özelliği? İnsan değer yaratabildiği gibi değeri ortadan kaldırabilir de. Yaptığı gibi yıkmayı da çok iyi bilir. Kendini, doğayı, türünü yok edebilir; anlamları bozabilir, kendisini var eden şeyleri bir çırpıda atabilir. İçinde iyilik ve kötülük bir aradadır. Diğer canlılar iyilik ve kötülük kavramlarıyla bir arada düşünülemez. Diğer canlılar iyi ya da kötü olamazlar. Bu sadece düşünen canlının yaratabileceği bir şeydir.
İnsan kıskançtır. Bencildir. İlkelliğinden hiçbir zaman kurtulamayacak olandır.
Bazen de saklamayı, saklanmayı ya da kötülüğüyle yaşamayı öğrenmiş, ehil olmuştur.
Büyük oranda ne olacağımıza kendimiz karar veriyoruz. O yüzden acımıyorum (ya da acımamam gerek) bazı insanlara. Kendileri istemişler böyle olmayı diyorum (nasılsalar öyle olmayı.) Tabii ki bazı insanları olmayı istedikleri gibi oldukları için çok beğeniyorum (nasılsalar öyle oldukları için.) Hayranlık bile denilebilir buna (Yine de o kadar zorlamaya gerek yok).
İnsanı seviyorum. İnsandan nefret ediyorum.
(sevmek yazmak gibi geçişsiz bir eylem olmalı. nefret etmek geçişsizdir ve daha baskındır bu yüzden.)
(yazmanın geçişsiz bir eylem olduğunu da roland barthes söylemiştir. bu konuda kafasına çok şey takılıyor haklı olarak ama yine de böyle kabul eder.)
(nefret etmek neden geçişsiz bunun üzerine düşünmek gerek. sevmek-nesne ilişkisi diğer dillerde de hep bizdeki gibi midir? nefret etmenin öyle olmadığını biliyorum. Biz bir şeyden nefret ederiz. Bir şeyi nefret etmeyiz. İngilizce konuşan dünya "I hate you" der örneğin. geçişlidir onların nefretleri.)
Koskocaman bir ACABA. İçini dolduramadım.
Bu kadar bu yazı :)
7 Temmuz 2011 Perşembe
Kısa 2
Hala boşluk. Hala beyazlık. Hala "Mu".
Hala saygı sembolü:
Yalınlık, yalnızlık.
Boşluğu geçtim. Nüans var şimdi. Benimle onun arasında, seninle benim aramda, bizimle onların arasında.
Bir yerlerde.
Genel özeldir. Özel geneldir.
Ama nüans bizimdir. Bize aittir, bizi ayırandır.
Nüans: Boğaziçi Köprüsü gibi.
İncecik. Dibinden bakarsan değil ama.
Bunun şarkısı da var. Fark var falan diyor ya. Öyle aslında. Fark var.
Fark var, ama olmamasına uğraşıyorlar. Çünkü sevmezler farkları.
İnsanları ortalamaya indirmeye ya da yükseltmeye çalışırlar. Her anlamda.
Fark olmasın, uçlar olmasın, ortalama olsun. Dağılmasın insanlar, düşündüklerimiz aynı olsun, hepimiz aynı ideallerin peşinden koşalım. Bunları istiyorlar.
Farklılıklarımızla birlikte olabildiğimiz zaman her şey çok daha farklı olacak.
Basitçe: Başkasında zaten olan bir şeyi ona vermektense onda olmayan ama onun ihtiyacı olabilecek bir şeyi ona vermek daha anlamlı.
Yani:
Bende, sende olmayan bir şey varsa ve onu seninle paylaşabiliyorsam daha mutlu olacağız diyorum.
Sende olmayıp da bende olan şey farktır.
Bir de şunu diyeceğim:
Japonlar yemeklerini çatal ve bıçakla kesmeyi saygısızlık olarak gördükleri için çubuk kullanıyorlarmış. Ne kadar nazikler.
Roland Barthes okuyorum. Nüans ve Boşluk oralardan geliyor.
Yazıları 'nasıl' yazdığımı yazmayacağım artık. Öyle olması gerektiğini düşündüm.
Etiketler:
alelade,
günce,
ne diyeyim şimdi ben?,
paramparçalar,
pasaklı,
ukala,
üşengeç
4 Temmuz 2011 Pazartesi
Umutlardan Oyuncak Arkadaşlar Yapmak: Mary, Max ve Biz
(Başlamadan önce söyleyeyim: Mary And Max adlı film hakkında bir sürü şey yazdım buraya. Filmi izlemediyseniz bütün olayı anlatıyorum, yazıyı okumanızı tavsiye etmem. İzlemeyip de illa okuyacağım diyorsanız ki bu ihtimal pek zayıftır, okurken küfür etmeyiniz lütfen. Bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemenize gerek kalmayacak, çok şey anlattım çünkü. Filmi izledikten sonra yazıyı okumanıza da gerek yok, filmde olandan başka bir şey yazmadım. Evet, hiçbir şekilde okunması gerekli olmayan bir yazı bu. Ama film hakkında okunması mümkün bir yazı lazımsa buradan o yazıya ulaşabilirsiniz. Oldukça güzel bir yazı.)
Gerçek bir öykümüz var yine. “Based on a true story” Seviyorum bunu. Her türlü anlamı bakımından. Bir öykü. Gerçek bir öykü. Hep takılırım buna. Yaşantıların öyküye dönüşebilmesi hoşuma gider, imrenirim öykü olarak anlatılabilecek yaşamlara. İnsanlar demek ki başkalarının da ilgisini çekebilecek şeyler yaşayabiliyorlar diye düşünürüm hep.
“Mary Dinkle'ın gözleri çamur rengindeydi. Kaka renginde bir doğum lekesi vardı. Cumartesi öğleden sonraydı ve canı sıkılmıştı. Sırtına çıkıp oynayabileceği bir arkadaşı olmasını istiyordu. Mary'nin mısır gevreği kutusunda bulduğu ruh hali yüzüğü griydi. Bu durumda tabloya göre ya dalgın, ya aşırı hırslı ya da açtı. Tek arkadaşı en sevdiği çizgi dizideki Nobletler'di. Dükkanlarda satılan gerçek oyuncaklardan değillerdi. Deniz kabuklarından, sakız paketlerinden, ponponlardan ve cuma akşamından kalan tavuk kemiklerinden yaptığı oyuncaklardı. Tüm oyuncaklarını kendisi yapmıştı, ve en sevdiği oyuncağı patates cipsi paketlerini fırına atıp küçülterek yaptığı "büzüşmüşler"di.”
Bebekler dünyaya nasıl gelir? O yaştaki çocukların en çok merak ettiği sorulardan biri. Mary’nin sürekli araştırdığı bir konu bu. Annesi ona bir kaza sonucu dünyaya geldiğini söylemiş. Mary bunun ne demek olduğunu anlamıyor haliyle. Büyükbabası bebeklerin bilerek yapıldığını ve babaları tarafından biranın dibinde bulunduklarını söylüyor. Mary ona inanıyor gibi görünse de hala cevabını almış değil. Filmin kurgusal iskeletinin en temel parçalarından biri bu soru.
Max Hollowitz New York’ta yalnız yaşayan bir yetişkin. 44 yaşında. Obez. Uyku sorunu yaşıyor, takıntılı ve psikolojik rahatsızlıkları var. İnsanları ve onların dolaylı düşüncelerini anlayamıyor. Tıpkı bir çocuk gibi. Henry adında bir balığı var. Balık ölünce yerine Henry adında bir başka balık alıyor. Çikolata seviyor. Mary’yle ortak noktalarından biri de bu. Sürekli çikolata yiyor. Basit görünen karmaşık bir hayatı var Max’in.
Mary eve geldiklerinde Max’e mektup yazıyor. Bu mektupta kendini anlatıyor. Hayatından, yaşadıklarından, hoşlandığı şeylerden bahsediyor. Burada Mary’nin gözünden onun hayatının ayrıntılarını öğreniyoruz. Mektubun sonunda da o meşhur soruyu soruyor: Amerika’da bebekler nereden geliyor? Kutu koladan mı çıkıyorlar yoksa Avustralya’daki gibi bira bardağından mı bulunuyorlar? Mektupla birlikte bir çikolata da koyup sabah posta kutusuna atıyor mektubu.
Yazdığı mektuptan İsimsiz Obezler Sınıfında olduğunu, bir psikiyatrla görüştüğünü ve daha önce herhangi bir Avustralyalıyla tanışmadığını öğreniyoruz. Tabii ki bebeklerin nereden geldiğini de yazıyor inandığı şekliyle. 4 yaşındayken annesinden öğrendiği şekliyle anlatıyor: “Yahudiysen hahamların, Yahudi değilsen Katolik rahibelerin kuluçkaya yattığı yumurtalardan geliyor. Ateistsen yalnız pislik fahişelerin kuluçkaya yattığı yumurtalardan.” Sonra yalnızlığından bahsediyor. Balığını, isimlerini ünlü bilim adamlarından alan salyangozlarını, Bay Bisküvi adındaki papağanını, halitosis sorunu yaşayadığı için adı Hal olan kör kedisini anlatıp “Senin evcil bir kangurun var mı?” diye soruyor. Avustralya=kanguru.
Annesinin intihar edişini, gençliğinde gördüğü ama psikiyatristi ona ihtiyacı olmadığını söylediği için bir köşede kitap okuyup kendisiyle yaşamasına izin verdiği hayali arkadaşı (bu bir sanrı=delusion) bay Ravioli’yi ve hayatıyla ilgili daha bir çok ilginç şeyi anlatıyor. Ben de üzerime alındım, benim de arkadaşım olsun istedim. Çok ilginç ve arkadaşsız kalmasını anlamadığım biri aslında. Ayrıca fazlasıyla komik ve eğlenceli bir karakter. New York’un çok gürültülü bir yer olmasından dolayı sessiz sakin bir yere gitmek istiyor ve aklına ilk gelen yer ay. Nasıl tatlı biri olduğunu düşünün artık. İnsanları anlamadığını fakat Mary’yi anlayıp ona güvenebileceğini düşündüğünü de yazıyor. Sonra bir dilekle mektubu posta kutusuna bırakıyor.
Max dürüst olduğu için arkadaşının olmadığını düşünüyor. Hayatta üç amacı var: Bir arkadaş sahibi olmak, bütün Nobletlere sahip olmak ve hayat boyunca yetecek çikolata edinmek.
Bunu biraz kurcalamak gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzüğün aslında batıl inanç sayılabilecek bir anlamı var. Gerçekliğine inanılmış düşlemsel bir özellik yüklenmiş ona. Düşlemsel diyorum çünkü bir tür olması mümkün olmayan bir özellik bu. Ruh haline göre renk değiştirme. Ben ruh halimi nasıl anlarım? Arkama bakarak. Yaptıklarımı düşünüp onları parçalara ayırırım ve parçalar arasındaki bağlantılarda nasıl hissettiğimin izini ararım. Goban üzerine koyduğum taşın ne anlama geldiğini düşünürüm mesela. Nedensiz değildir yaptıklarım. Saçma bile olsa bir neden hep vardır, hislerim de bu nedenlerden biridir ve yaptıklarımı etkiler. Yani ruh halim nasılsa bir şekilde bir yerlere yansır. Başkalarının ruh halim konusunda düşündüklerinden bir çıkarım yapmaya da çalışabilirim. Benim için önemli olduğunu düşündüğüm insanlar nasıl hissettiğimle ilgili tutarlı fikirler belirtirse bunu değerlendirip bir sonuç da çıkarabilirim. İnsanın ruh halini bilmesi çok önemli ve bu hiç kolay değil. Ama Mary’ye göre oldukça kolay. Onun yüzüğü var. Sözcükler gibi somut bir nesne olan yüzük. Düzdeğişmece yoluyla yaratılmış, yananlamlara boğulmuş, üstdilsel sözcüklere benzeyen bir öğe. Benim için filmin en önemli öğesi olmasının sebebi de bu.
Gerçek bir öykümüz var yine. “Based on a true story” Seviyorum bunu. Her türlü anlamı bakımından. Bir öykü. Gerçek bir öykü. Hep takılırım buna. Yaşantıların öyküye dönüşebilmesi hoşuma gider, imrenirim öykü olarak anlatılabilecek yaşamlara. İnsanlar demek ki başkalarının da ilgisini çekebilecek şeyler yaşayabiliyorlar diye düşünürüm hep.
Filmimiz, Mary’nin, evinin penceresinden bakarkenki görüntüleri eşliğinde tanıtılmasıyla başlıyor. Burada Mary bir şeyler arayan gözlerle bakıyor. Bir şeylerin eksik olduğu duygusu yerleşmiş yüzüne. Dışarıda iki küçük köpek var, birbirleriyle oynuyorlar, biri diğerinin sırtına çıkıyor. Karşı komşusunu gördüğünde yüzündeki o eksiklik ifadesi değişiyor, küçücük gülümsüyor. Komşusunu eliyle selamlıyor ve komşusu da ona güzel bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Anlatıcı eşzamanlı olarak Mary Dinkle hakkında şunları söylüyor:
“Mary Dinkle'ın gözleri çamur rengindeydi. Kaka renginde bir doğum lekesi vardı. Cumartesi öğleden sonraydı ve canı sıkılmıştı. Sırtına çıkıp oynayabileceği bir arkadaşı olmasını istiyordu. Mary'nin mısır gevreği kutusunda bulduğu ruh hali yüzüğü griydi. Bu durumda tabloya göre ya dalgın, ya aşırı hırslı ya da açtı. Tek arkadaşı en sevdiği çizgi dizideki Nobletler'di. Dükkanlarda satılan gerçek oyuncaklardan değillerdi. Deniz kabuklarından, sakız paketlerinden, ponponlardan ve cuma akşamından kalan tavuk kemiklerinden yaptığı oyuncaklardı. Tüm oyuncaklarını kendisi yapmıştı, ve en sevdiği oyuncağı patates cipsi paketlerini fırına atıp küçülterek yaptığı "büzüşmüşler"di.” Mary’nin kim olduğu hakkında önemli bilgiler bunlar. Buradaki ayrıntılar ileride karşımıza çıkacak. Doğum lekesi (kaka rengi olması özellikle çok önemli), can sıkıntısı, arkadaş, ruh hali yüzüğü (bu yüzükle ilgili anlatılacak çok şey var), tablo, nobletler, oyuncaklar… hepsi çok güzel işlenmiş filmde. Her biri ayrı bir konu. Çokanlamlı göstergeler.
Anlatıcı daha sonra Mary’nin babasını tanıtıyor. Noel Norman Dinkle iplikleri çay poşetlerine bağlayan bir fabrikada çalışıyor. Burada 40 yıl çalışıp 40 milyon poşete iplik geçirdikten sonra emekli oluyor ve bildiğimiz emekli hayatı yaşamaya çalışıyor. Saçma bir sebepten ölüyor. Filmde varlığı pek hissedilmiyor. Mary’nin en sevdiği çay Earl Grey. Bir gün Earl Grey adlı biriyle evlenip İskoçya’daki bir şatoda dokuz bebek, iki ördek ve Kevin adındaki bir köpekle yaşamanın hayalini kuruyor. Babasının ona kazandırdığı tek şey sanki bu hayal. Güzel bir hayal. Babası öldüğünde biraz da para bırakacak Mary’ye, ama pek de önemli bir ayrıntı değil bu. Bay Dinkle’ın filmde olmasının nedeni ‘sıradanlığı’ anlatmak olsa gerek. Ancak bu kadar sıradan olunabilirdi çünkü. Hayatında hiç farklı bir şey yok. Mary onun eksikliğini hissediyor. Babasının ölü kuşlarla değil kendisiyle ilgilenmesini istiyor. Ayrıca çok yalnız olduğu için kendisine kardeş de istiyor. Babası ve annesinden başka kimden isteyebilirdi ki bunu.
Bebekler dünyaya nasıl gelir? O yaştaki çocukların en çok merak ettiği sorulardan biri. Mary’nin sürekli araştırdığı bir konu bu. Annesi ona bir kaza sonucu dünyaya geldiğini söylemiş. Mary bunun ne demek olduğunu anlamıyor haliyle. Büyükbabası bebeklerin bilerek yapıldığını ve babaları tarafından biranın dibinde bulunduklarını söylüyor. Mary ona inanıyor gibi görünse de hala cevabını almış değil. Filmin kurgusal iskeletinin en temel parçalarından biri bu soru. Büyükbaba Ralph. O da saçma denebilecek bir sebepten ölüyor. Kendisini canlı hissetmek için kışın yüzüyor ve zatürreden ölüyor. Mary onu özlüyor.
Mary’nin annesi Vera Lorraine Dinkle. Tam bir alkolik, sürekli Sherry içiyor. Mary’yi de bunun yetişkinler için bir tür çay olduğuna ve sürekli test edilmesi gerektiğine inandırıyor. Bir şeyler çalmayı alışkanlık haline getirmiş. Mary’nin Max’le tanışmasının sebebi de bu kadının çalma alışkanlığı.
Mary’nin Ethel adında bir horozu var. En sevdiği şeylerden biri Nobletleri izlemek. Nobletlerde sevdiği özellikse onların çok arkadaşlarının olması. Max’le ortak özelliklerinden biri Nobletleri sevmek. Max de onları bir sürü arkadaşları olduğu için seviyor. Ayrıca basit ve anlaşılabilir şeyleri sevdiği için de seviyor.
Max Hollowitz New York’ta yalnız yaşayan bir yetişkin. 44 yaşında. Obez. Uyku sorunu yaşıyor, takıntılı ve psikolojik rahatsızlıkları var. İnsanları ve onların dolaylı düşüncelerini anlayamıyor. Tıpkı bir çocuk gibi. Henry adında bir balığı var. Balık ölünce yerine Henry adında bir başka balık alıyor. Çikolata seviyor. Mary’yle ortak noktalarından biri de bu. Sürekli çikolata yiyor. Basit görünen karmaşık bir hayatı var Max’in. Mary ve Max’in tanışmaları bir tesadüf. Annesiyle postaneye giden Mary sıkılıyor ve New York’a ait bir rehber bularak onu inceliyor. New York farklı bir yer olduğu için orada yaşayan insanların isimleri de farklı geliyor ona. İsimleri komik buluyor ve o insanlar hayatlarının nasıl olabileceğini merak ediyor. Amerika’da bebeklerin farklı bir şekilde dünyaya gelebileceğini düşününce aklına bir fikir geliyor. Rehberden bir isim seçiyor ve ona mektup yazarak bebeklerin nasıl dünyaya geldiğini sormaya karar veriyor. Seçtiği kişi Max Horrowitz. (Bu seçim de önemli. Arkadaş seçmek yani.) Annesi zarf çalarken yakalandığı için apar topar postaneden çıkıyorlar. Mary adresi rehberden yırtıp almak zorunda kalıyor bu yüzden.
Mary eve geldiklerinde Max’e mektup yazıyor. Bu mektupta kendini anlatıyor. Hayatından, yaşadıklarından, hoşlandığı şeylerden bahsediyor. Burada Mary’nin gözünden onun hayatının ayrıntılarını öğreniyoruz. Mektubun sonunda da o meşhur soruyu soruyor: Amerika’da bebekler nereden geliyor? Kutu koladan mı çıkıyorlar yoksa Avustralya’daki gibi bira bardağından mı bulunuyorlar? Mektupla birlikte bir çikolata da koyup sabah posta kutusuna atıyor mektubu.Mektup Max’e ulaşıyor. Max mektubu 4 kere okuyor ve aşırı bir uyum sağlama sorunu yaşıyor. Yeni şeylerle karşılaştığında hep olan bir şey bu. Aslında hepimizde olan bir durum (akomodasyon, asimilasyon kavramları), ama Max hepimiz gibi tepki vermiyor yeni şeylere karşı. Çünkü o çoğumuzdan farklı biri. 18 saat süren uyum sağlama süreciden sonra mektuba cevap yazıyor.
Yazdığı mektuptan İsimsiz Obezler Sınıfında olduğunu, bir psikiyatrla görüştüğünü ve daha önce herhangi bir Avustralyalıyla tanışmadığını öğreniyoruz. Tabii ki bebeklerin nereden geldiğini de yazıyor inandığı şekliyle. 4 yaşındayken annesinden öğrendiği şekliyle anlatıyor: “Yahudiysen hahamların, Yahudi değilsen Katolik rahibelerin kuluçkaya yattığı yumurtalardan geliyor. Ateistsen yalnız pislik fahişelerin kuluçkaya yattığı yumurtalardan.” Sonra yalnızlığından bahsediyor. Balığını, isimlerini ünlü bilim adamlarından alan salyangozlarını, Bay Bisküvi adındaki papağanını, halitosis sorunu yaşayadığı için adı Hal olan kör kedisini anlatıp “Senin evcil bir kangurun var mı?” diye soruyor. Avustralya=kanguru.
Annesinin intihar edişini, gençliğinde gördüğü ama psikiyatristi ona ihtiyacı olmadığını söylediği için bir köşede kitap okuyup kendisiyle yaşamasına izin verdiği hayali arkadaşı (bu bir sanrı=delusion) bay Ravioli’yi ve hayatıyla ilgili daha bir çok ilginç şeyi anlatıyor. Ben de üzerime alındım, benim de arkadaşım olsun istedim. Çok ilginç ve arkadaşsız kalmasını anlamadığım biri aslında. Ayrıca fazlasıyla komik ve eğlenceli bir karakter. New York’un çok gürültülü bir yer olmasından dolayı sessiz sakin bir yere gitmek istiyor ve aklına ilk gelen yer ay. Nasıl tatlı biri olduğunu düşünün artık. İnsanları anlamadığını fakat Mary’yi anlayıp ona güvenebileceğini düşündüğünü de yazıyor. Sonra bir dilekle mektubu posta kutusuna bırakıyor. Mektup Mary’ye ulaşmadan önce annesine takılıyor. Annesi bu tuhaf adamın yazdıklarından hiç hoşlanmıyor ve mektubu çöpe atıyor. Çöpleri çöp arabasına atarken Mary bir şekilde mektuba ulaşıyor. Böylelikle Mary ve Max mektup arkadaşı oluyorlar. Mary yazdığı cevapta ailesinin bunu onaylamayacağını söylüyor ve karşı komşunun adresini veriyor. Komşusunun engelli olduğunu ve zaten onun mektuplarının kendisini aldığını anlatıyor. Hatta bu iş için komşusundan para aldığını ve bu paraları biriktirip hayallerini gerçekleştireceğini de anlatıyor. Bir sürü ayrıntıyla dolu ve genellikle benzer şeyler yaşadıklarını anlatan ve çikolata, oyuncak gibi hediyelerin olduğu bir çok sevimli mektup gidip geliyor aralarında.
Mektupların içerikleri çok zengin. Oturup hepsini anlatmayacağım burada. Bazı önemli gördüğüm ayrıntıları anlatacağım. Yani birbirlerine yazdıkları arasından bir seçme yapacağım kendimce. Çünkü bana böyle uzun uzun yazdıran bir şeyler var bu filmde.
Mary ağlayarak yazdığı mektupların birinde Max’e “Seninle hiç alay edildi mi? Bana yardım edebilir misin?” diye soruyor. Max mektubu alınca unutmak istediği bazı şeyleri hatırlıyor bu konuda. Çocukluğunda Yahudi olduğu için aşağılandığı hatıralar bunlar. Sinir krizine giriyor ve 36 çikolatalı sandviç ve iki saatlik uykuyla bunu aşıyor. Sonra cevap yazıyor. Ona kendisiyle dalga geçilen özellikleri hakkında yalan söylemesini, bu özelliklerin aslında onun kusurlarından kaynaklanmadığını, kusur gibi görünen özelliklerinin aslında başka kimsenin sahip olamayacağı ve onu güçlü kılan şeyler olduğunu söylemesini tavsiye ediyor. Sözgelimi alnındaki doğum lekesiyle dalga geçen çocuğa o lekenin çikolatadan yapılmış olduğunu ve cennete gittiğinde çikolatalardan sorumlu olacağının işareti olduğunu söylemesini istiyor. Ateist olduğu için bunu kendisinin yapamayacağını da ekliyor.
Max dürüst olduğu için arkadaşının olmadığını düşünüyor. Hayatta üç amacı var: Bir arkadaş sahibi olmak, bütün Nobletlere sahip olmak ve hayat boyunca yetecek çikolata edinmek.Mary broşür dağıtma işine giriyor ve Max’ın yanına gidebilmek için para biriktiriyor. Yani Mary’nin daha önceki hayallerinin yerini Max’ın yanına gitme hayali alıyor. Mary büyüyünce bu hayalinin yerine başka hayaller geçecek ve böyle olduğu için üzülecek.
Bebeklerin nasıl olduğuna ilişkin tek doğru şeyi söyleyen kadın için hiç iyi şeyler düşünmüyor Mary. Onun yalancı olduğunu ve cehennemde yanacağını söylüyor. Ona bu konuda öğretilenler bu yönde çünkü. (Cinselliğe bakış çoğu toplumda birbirine benziyor, buradan bunu çıkardım.) Max’e sevgilisinin olup olmadığını soruyor ve Max yine bir kriz geçiriyor. Onun hiç sevgilisinin olmadığını ve bu işleri hiç beceremediğini de böylelikle anlıyoruz. Tabii ki hiç seks yapmadığını da.
Ruh Hali Yüzüğü
Mary’nin mısır gevreği kutusunda bulduğu yüzük. Onun ruh haline göre renk değiştiriyor. Benim için filmin en önemli nesnesi. Kusursuz bir anlatım aracı.
Bunu biraz kurcalamak gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzüğün aslında batıl inanç sayılabilecek bir anlamı var. Gerçekliğine inanılmış düşlemsel bir özellik yüklenmiş ona. Düşlemsel diyorum çünkü bir tür olması mümkün olmayan bir özellik bu. Ruh haline göre renk değiştirme. Ben ruh halimi nasıl anlarım? Arkama bakarak. Yaptıklarımı düşünüp onları parçalara ayırırım ve parçalar arasındaki bağlantılarda nasıl hissettiğimin izini ararım. Goban üzerine koyduğum taşın ne anlama geldiğini düşünürüm mesela. Nedensiz değildir yaptıklarım. Saçma bile olsa bir neden hep vardır, hislerim de bu nedenlerden biridir ve yaptıklarımı etkiler. Yani ruh halim nasılsa bir şekilde bir yerlere yansır. Başkalarının ruh halim konusunda düşündüklerinden bir çıkarım yapmaya da çalışabilirim. Benim için önemli olduğunu düşündüğüm insanlar nasıl hissettiğimle ilgili tutarlı fikirler belirtirse bunu değerlendirip bir sonuç da çıkarabilirim. İnsanın ruh halini bilmesi çok önemli ve bu hiç kolay değil. Ama Mary’ye göre oldukça kolay. Onun yüzüğü var. Sözcükler gibi somut bir nesne olan yüzük. Düzdeğişmece yoluyla yaratılmış, yananlamlara boğulmuş, üstdilsel sözcüklere benzeyen bir öğe. Benim için filmin en önemli öğesi olmasının sebebi de bu. Kültürel örtüklük kavramını da çağrıştıran bir yanı var yüzüğün. Batıl inanç olarak düşündüğüm şeyle ilgili olarak düşündüm. Ödevmiş gibi bu kadar yazıyorum ama, ayrıntıya giremeyeceğim. Elimden geldiğince ayrıntıya girmeyeyim dedim ama çok oldu. Yaz yaz nereye kadar. Pff.
Toparlıyorum :P
Mary’ye bebeklerin nasıl olduğuyla ilgili bir sürü şey söyleniyor. Mary gerçek nedene inanmıyor. Bizim Ruh Hali Yüzüğü diye bir şeyin varlığına inanmamız da bununla ilgili. İnamak isteriz buna. O yüzden üzerine düşünmeyebiliriz de.
Seviyeyi yükseltmeden (kavramlara boğmadan yani) tek cümleyle özetleyeyim: Yüzük bu filmde bir masaldan ödünç alınmış gibi duruyor. Tamam, yüzükle ilgili başka bir şey söylemiyorum. (Kriz geçirme nedeni bu, valla bak.)
Filmin kilit noktaları:
- Yalnızlık vurgusu
- Mary ve Max’in arkadaş olması.
- Bu karakterlerin bir şekilde aralarının bozulması.
- Aralarının düzelmesi.
- Bana bir sürü şey yazdıracak bir film olması
Pedogoji. Mary oyun oynamaktan başka ne yapabilir? Hayatı bu şekilde öğreniyor. Onun arkadaşlığa bakışı bile bir oyun aslında. Oyun oynamayı iyi biliyor. Çocukların gelişimi açısından oldukça iyi bir şey bu.
Max yaşantısına müdahale edilmesini istemeyen biri. Olduğu haliyle mutlu o. Hatta hasta olarak kalmayı da özellikle istiyor, iyileşmek istemiyor çünkü halinden memnun. Hastalığının da bunda etkisi var şüphesiz.
“Olduğu gibi kabul etmek” filmin önemli çatışmalarından biri. Mary’nin büyüdüğünde Max’in hastalığı hakkında bir kitap yazması ve Max’i de bu hastalığa örnek olarak göstermesi Max’i büyük hayalkırıklığına uğratıyor. Bu ona göre bağışlanmayacak bir hata. Çünkü Mary’nin onu beğenmediğini ve değiştirmeye çalıştığını düşünüyor.
Ama Mary’yi affediyor. Noblet koleksiyonun tümünü Mary’ye göndererek gösteriyor bunu da :)
Bu konuda söyledikleri bence filmin en önemli kısmı:
“Seni affetmemin sebebi kusursuz olmayışın. Hataların var, benim de öyle. Bütün insanların hataları var. Hatta şu apartmanımın dışındaki çöp atan adamın bile. Gençken, kendimden başka herhangi birisi olmak isterdim. Dr. Bernard Hazelhof’a göre, eğer bir ıssız adada olsaymışım o zaman kendime ve çevremdekilere alışmak zorunda kalırmışım. Sadece ben ve hindistan cevizleri olurmuş. Demişti ki, kendimi bütün kusurlarımla kabul etmeliymişim. Bu kusurlarımızı kendimiz seçemeyiz. Onlar bizim birer parçamız ve onlarla beraber yaşamak zorundayız. Diğer taraftansa arkadaşlarımızı seçebiliyoruz ve seni seçtiğim için çok memnunum. Ayrıca Dr. Bernard Hazelhof demişti ki herkesin hayatı uzun bir yürüyüş yoluna benzer. Bazıları düzenli taşlarla döşenmiştir. Diğerleri, yani benimki gibilerse çatlaklarla, muz kabuklarıyla ve sigara izmaritleriyle doludur. Senin hayat yolun da bana benziyor ancak muhtemelen benimki kadar bozuk olmayacaktır. Umarım ki, bir gün yollarımız kesişir ve bir kutu şekerli yoğurdu paylaşabiliriz.
Sen benim en iyi arkadaşımsın.
Sen benim tek arkadaşımsın.”
Öyle. Arkadaşlar affeder. Bir insanın sevgisini en çok gösterebileceği durumlardan biri bu sanırım: affetmek zordur, karşısındakini sevdiği ölçüde affedebilir insan. Olabilir mi sanki?
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Verilen Kararın Geri Alınmaması
Bak çok düşündüm, bir şeyler yapmaya karar verdim. Biraz kafam dağılsın diye film izleyecektim. İki saat geçti izlemeye karar vermemin üstünden.
Verilen karar geri alınmıyor. Yapmazsın, olmaz, olmasın. Çok mu önemli?
Çok önemli tabii.
Bu iki saat neyle geçti ve neyle geçmesi gerekirdi?
Yine de haksızlık etmeyeyim kendime. Çok işim var benim. Çilemi doldurmam gerekli hem. Şartlar olgunlaşıp dalından düşmeli, sonra hayatı öpmeli falan.
Liste uzun. Ama iyi ve güçlü olmalıyız yapmak için. Sağlam durmalı,
Çok önemli olanlar itinayla çok daha önemli olmalı. Buna uğraşmalıyız, yeterince önemli değilse de zorlamalıyız ki genelde böyle şeyler yaparız.
Verilen kararlar geri alınmamalı. Yoksa karar vermenin anlamı kalmaz.
Bak, mantıklı da düşünebiliyorum.
Ama mantıklı hissedemiyorum, mantıklı saçmalayamıyorum, mantıklı düşünebiliyorum sadece. O da birkaç kere aynı şeyi tekrarlayınca biçimsiz bir şey olup çıkıyor.
Mantıklı hissedemez insan, o nereden çıktı diye sorup duruyorsun. Pek faydasız bir çaba bu. Yazmak için yazılıyor bunlar. Genelde böyle yaparız.
Buradan etik olaylarına girerim ben. Etik illa olması gereken bir şey değil aslında. İnsan icadı, çoğunlukla önemsenmeyen yapay bir kavram. Kimin umurunda?
Ortaya bir şey atacağım şimdi, sansasyonel bir şey. Kimsenin umurunda olmayacak.
"Para karşılığı yazı yazmak fahişeliktir."
Kimse önemsemedi değil mi?
Ben de öyle düşünmüştüm zaten. Sorun yok. Sorun yok.
Verilen karar geri alınmıyor. Yapmazsın, olmaz, olmasın. Çok mu önemli?
Çok önemli tabii.
Bu iki saat neyle geçti ve neyle geçmesi gerekirdi?
Yine de haksızlık etmeyeyim kendime. Çok işim var benim. Çilemi doldurmam gerekli hem. Şartlar olgunlaşıp dalından düşmeli, sonra hayatı öpmeli falan.
Liste uzun. Ama iyi ve güçlü olmalıyız yapmak için. Sağlam durmalı,
Çok önemli olanlar itinayla çok daha önemli olmalı. Buna uğraşmalıyız, yeterince önemli değilse de zorlamalıyız ki genelde böyle şeyler yaparız.
Verilen kararlar geri alınmamalı. Yoksa karar vermenin anlamı kalmaz.
Bak, mantıklı da düşünebiliyorum.
Ama mantıklı hissedemiyorum, mantıklı saçmalayamıyorum, mantıklı düşünebiliyorum sadece. O da birkaç kere aynı şeyi tekrarlayınca biçimsiz bir şey olup çıkıyor.
Mantıklı hissedemez insan, o nereden çıktı diye sorup duruyorsun. Pek faydasız bir çaba bu. Yazmak için yazılıyor bunlar. Genelde böyle yaparız.
Buradan etik olaylarına girerim ben. Etik illa olması gereken bir şey değil aslında. İnsan icadı, çoğunlukla önemsenmeyen yapay bir kavram. Kimin umurunda?
Ortaya bir şey atacağım şimdi, sansasyonel bir şey. Kimsenin umurunda olmayacak.
"Para karşılığı yazı yazmak fahişeliktir."
Kimse önemsemedi değil mi?
Ben de öyle düşünmüştüm zaten. Sorun yok. Sorun yok.
Etiketler:
paramparçalar,
pasaklı,
şımarık,
ukala,
unut gitsin
Amaçsız
Trafiğe kapalı, kalabalık, uzunca bir caddede yürüyorlar. İlk baktıkları yerler kitapçılar.
Bu insanları tanıyorum. Seçiyorlar, çünkü kitap seviyorlar.
Sonra bir sahaf. İçeride daha önce alınması kararlaştırılmış binlerce kitap. Sohbet ediliyor. Bu da güzel, o da güzel. Hepsini alacağım. Hepsini okuyacağım. Ama yetemez kimse. Almaya da okumaya da.
Caddeden dar bir sokağa sapılıyor. Kapısının önünde sigara içen insanların olduğu binanın ikinci katına çıkılıyor. Karanlık bir ortam, sessiz; kalabalık olmasına rağmen sessiz, karanlık.
Burası bir bar. Oturuyorlar bir masaya. Ne beklediklerini bilmeden bekliyorlar. Sahneye birileri çıkıyor. İğrenç saksafon sesi. Biri nefret ediyor bu sesten, öteki çok umursamasa da hoşlanmadığını belli ediyor. Şarkılar dinleniyor, beğenilmiyor, yüzlerdeki ifadeler değişiyor. Sıkılıyorlar. Katlanıyorlar nedensiz. Orada olmak istemiş olması önemli bir şey, önemini yitirmesini istemiyorlar. Bir kere orada olmak istediler ve oradalar. Bundan daha fazlası yok zaten. Oraya gelmelerinin nedenini sormuyor bu yüzden.
İki bira. Gerisi önemli değil. Üstüne iki bira daha. Gerisi gerçekten önemli değil.
Gitmeleri gerekiyor.
Çıkıp gidiyorlar.
-----------------------
Kitapçılara hep bakarlar. İlla kitap alacaklarından değil, ne var ne yok diye, öylesine de bakarlar. Hem ortamı severler, güvenlidir, sakindir, kitap okuyan birileri vardır oralarda. Onlardan zarar gelmez diye düşünürler.
Sahafa girdiklerinde başları dönüyor. Haz alıyorlar orada olmaktan. Belki sadece oraya gitmek için dışarı çıkılıyor. Pek emin değiller. Öyle gibi ama.
Bara oturduklarında ne beklediklerini biliyorlar aslında. Biri gelse ne içersiniz diye sorsa diye bekliyorlar. Onun dışında ne beklediklerini bilmiyorlar.
İki bira. Gerisi önemli aslında. Önemsiz olması istenenler önemsiz. Gerisi önemli değil. Bu yüzden. İsteyince olmayacak ne var şu hayatta?
Lan, saksafonun sesi gerçekten de berbat. Bir boka yaramaz o alet. Haklılar aslında.
Gidecekler, başka yapacak bir şeyleri yok.
-------------------
Ne öğrendin sen şimdi bundan? Niye yazdın bunları?
-------------------
Ölümüne yazmak falan. Defterler dolsun. Alabildiğine oradan buradan bir şeyler yazmak. Yazı fetişisti.
Geçen gün düşündüm bunları. Sonra yakalandım, anlarımı bozdum. Kurcaladım. Yerden yere vurdum.
Yazmak istemek; farkında olmadığım bir sıkıntım var ya da olacak demek.
Yazmak da bu yüzden, çoğunlukla kendimi ele vermek demek.
Kendimi kendime gammazlayınca hiç mutlu olmuyorum ki demek.
Yine de olsun diyorum, hiç durmuyor. Devam et.
Bu insanları tanıyorum. Seçiyorlar, çünkü kitap seviyorlar.
Sonra bir sahaf. İçeride daha önce alınması kararlaştırılmış binlerce kitap. Sohbet ediliyor. Bu da güzel, o da güzel. Hepsini alacağım. Hepsini okuyacağım. Ama yetemez kimse. Almaya da okumaya da.
Caddeden dar bir sokağa sapılıyor. Kapısının önünde sigara içen insanların olduğu binanın ikinci katına çıkılıyor. Karanlık bir ortam, sessiz; kalabalık olmasına rağmen sessiz, karanlık.
Burası bir bar. Oturuyorlar bir masaya. Ne beklediklerini bilmeden bekliyorlar. Sahneye birileri çıkıyor. İğrenç saksafon sesi. Biri nefret ediyor bu sesten, öteki çok umursamasa da hoşlanmadığını belli ediyor. Şarkılar dinleniyor, beğenilmiyor, yüzlerdeki ifadeler değişiyor. Sıkılıyorlar. Katlanıyorlar nedensiz. Orada olmak istemiş olması önemli bir şey, önemini yitirmesini istemiyorlar. Bir kere orada olmak istediler ve oradalar. Bundan daha fazlası yok zaten. Oraya gelmelerinin nedenini sormuyor bu yüzden.
İki bira. Gerisi önemli değil. Üstüne iki bira daha. Gerisi gerçekten önemli değil.
Gitmeleri gerekiyor.
Çıkıp gidiyorlar.
-----------------------
Kitapçılara hep bakarlar. İlla kitap alacaklarından değil, ne var ne yok diye, öylesine de bakarlar. Hem ortamı severler, güvenlidir, sakindir, kitap okuyan birileri vardır oralarda. Onlardan zarar gelmez diye düşünürler.
Sahafa girdiklerinde başları dönüyor. Haz alıyorlar orada olmaktan. Belki sadece oraya gitmek için dışarı çıkılıyor. Pek emin değiller. Öyle gibi ama.
Bara oturduklarında ne beklediklerini biliyorlar aslında. Biri gelse ne içersiniz diye sorsa diye bekliyorlar. Onun dışında ne beklediklerini bilmiyorlar.
İki bira. Gerisi önemli aslında. Önemsiz olması istenenler önemsiz. Gerisi önemli değil. Bu yüzden. İsteyince olmayacak ne var şu hayatta?
Lan, saksafonun sesi gerçekten de berbat. Bir boka yaramaz o alet. Haklılar aslında.
Gidecekler, başka yapacak bir şeyleri yok.
-------------------
Ne öğrendin sen şimdi bundan? Niye yazdın bunları?
-------------------
Ölümüne yazmak falan. Defterler dolsun. Alabildiğine oradan buradan bir şeyler yazmak. Yazı fetişisti.
Geçen gün düşündüm bunları. Sonra yakalandım, anlarımı bozdum. Kurcaladım. Yerden yere vurdum.
Yazmak istemek; farkında olmadığım bir sıkıntım var ya da olacak demek.
Yazmak da bu yüzden, çoğunlukla kendimi ele vermek demek.
Kendimi kendime gammazlayınca hiç mutlu olmuyorum ki demek.
Yine de olsun diyorum, hiç durmuyor. Devam et.
15 Haziran 2011 Çarşamba
Notlar:
1. Yazının bağlamı sosyal bir laboratuvar olarak düşünülebilir. Anlamlandırabilmek için yazıya başvurmak, bence iyi bir yol. Farklı şekillerde de anlamlandırabiliriz dünyayı, ama yazmanın bazı üstünlükleri var. Yazarak daha iyi anlatabiliyorum kendimi, insanları da daha iyi anlayabilmeyi umuyorum.
Anlatmak istediğim sıradan bir şey değilse sıradan olmayan bir karakter yaratıp onun üzerinden varsayımlar oluşturarak gerçekleşme olasılığı yüksek bazı olaylar ve durumlar yaratmaya çalışıabilirim. Sözcük haznem olduğu gibi karakter haznem de vardır ve anlattıklarım havada kalmasın diye bu karakterlerden düşündüklerimi gerçekleştirmeye en yakın olan karakteri seçerim. O karakterlerden yoksa (bu çok zor bir ihtimal olmalı aslında, sadece edebiyatta bile benim düşündüklerimin karşılığını yerine getirebilecek karakterler oldukça fazla ama ben bunları bulamamışsam bunun sorumluluğunu kendime yüklerim.) oturup kendim oluşturacağım bazı şeyleri. Bunu yapmak çok zor ve inanılmaz eğlenceli.
Düşünce ve davranış kalıpları gibi düşünenlerin ve davrananların da kalıpları vardır ya da olmalıdır. Olabilecekleri kestirebilmekte yardımcı olabilir bu. İşimi kolaylaştırabilir.
2. Beni rahatsız eden dış ses bağlamın dışından içe müdahale eden sestir. Kendisini zorla ortama dahil eder. Sesin sahibiyle ilişkimin niteliğine göre kendisine vereceğim tepkiler çeşitlilik gösterir. Bazen istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Genellikle kolay yoldan kendisini olması gerektiği yere yollamayı yeğlerim.
3. Dış ses her yerden olaya dahil olabilir. Yönlendiricidir, bilmiştir, ukaladır, her şeyin farkındadır, aşmıştır. Kitap okurken beni rahatsız eden bir tarafı var dış sesin.
4. Kendimizden bir süre uzaklaştığımızda kendimize dışarıdan bakmak kolaylaşır. Ama kendimize tekrar yaklaşmak da zorlaşabilir. Eski yaşantılara alışmak bu yüzden zor işte.
5. Hayatım şişti. Bir sürü ilgi bekleyen insan, bir sürü ilgi bekleyen iş, bir sürü ilgi bekleyen ‘ben’ ve gerektiğinden fazla olan birçok şey. Yetişemiyorum. Herkese ilgi göstersem yapacaklarımın hiçbirini yapamam. Uzun soluklu bir çalışmaya ihtiyacım var, olmasını istediğim tek şeyi başarabilmem için. On parçaya bölünürsem de olur, reddetmem bunu.
6. Bir şeylerin bitmesinden korktuğumuz için mi bir şeyleri bitiremiyoruz? Bitmesin istediğimiz için mi bazı şeyler bize sonsuza dek sürecekmiş gibi görünüyor? Bİlinmezle mücadelemde hep o kazanıyor nedense.
7. Ortada bunca ulaşılmaz şiir varken ve biz onları henüz anlamamışken ve hatta daha çoğunu okumamışken nasıl olur da birileri şiir yazmaya yeltenir? İşte günümüz şairinin zor olanı başarma çabası. Gerçekten hayretle takip ediyorum onları.
Her şair farklı bir dünyanın insanı ve şiirler de o dünyaların denizlerine düşen gök cisimleri. Zor be hacı. Ne uğraşıyorsun, yazık etme kendine.
8. Bir şeyi farkında olmadan olduğundan çok farklı anladığımız olur, ama bunu yaptığımızda karşımızdakini zor durumda bırakabiliriz bazen. Kuşkuculuğun kılgısal alanda başımıza neler açacağını iyi düşünmeliyiz. bir başkasına zarar verebileceğini de.
9. Cevabına en çok ihtiyaç duyduğum sorulardan biri: Kendimden gidişlerim çok kısa sürerken kendime gelmelerim niye bu kadar uzun sürüyor?
10. İçimde olup biteni açıklamam için gerekli olan benzetmeyi yapacağım. Sıkıntımın ne olduğunu biliyorum ve bu içimdeki bir şeyden kaynaklanıyor; içimdekinin ne olduğunu biliyorum, zihnimde canlandırabiliyorum fakat onun adını bilmiyorum. Nedir o aletin adı? Böyle de söyleyince hiçbir şey anlatılamıyor. Aanlatmak için her şeyin adını bilmemiz gerek. Yazıyla anlatıyorsak eğer.
11. İncecik camdan bir küre: düşler küresi. İçimden çıkıp gitmesin diye sıkıştırdıkça kırdım onu ve yayıldı içime. Cam parçaları da kanattı, düşlerim kana bulandı. Böylesini istememiştim. O aleti buldum: Mengene. Bir kum saatini bununla paramparça etmek isterdim.
12. “Oğuz Atay bence yanılmıyor,” diye başlayan bir not da yazmalıyım. Söz verdim çünkü. Buradaki yazıyla ilgili.
İyi bir şey olmayacak, iyi bir şey olmaz. Hayat kötü şeylerle doludur ve onlardan kurtulduğumuzda iyi bir şey olduğunu sanırız. İyi olan sandığımızdır. Ya da iyidir dediklerimizdir ki birdenbire olurlar. Sürüncemede kalan heyecanlardan da iyi bir şeyler ummak olması gerekenden çok farklı olan bir şeyle kendimiz, kandırmaktan başka bir şey değildir.
Peki bu neyi değiştirir. Hiçbir şeyi.
13. Eğlenceli bir şeyler yapayım, bir şey yapmalı diyordum değil mi? Neden yapmadım da hevesim kursağımda kaldı?
Sevdiğim, benliğime kattığım her şey, düşündüklerim, hissettiklerim, algı alanıma girmesine izin verdiklerim ayaklar altında. Bu toplum yaşamama izin vermiyor. Her anlamda kısıtlanıyorum.
Niye bir şey yapmıyorum? Çünkü yapmamak tepkidir. Söylememek de! Faydalı şeyler yapmalı, ama kim için? Niçin? En sevdiğim şarkıların (bu mesela) altına yazılan yorumları yazan insanlar için mi?
Gecenin bir yarısı son ses iğrenç şarkılarını herkesin dinlemesine uğraşan hastalıklı insanlar için mi? VE daha bir çokları için mi? Bİrazdan başka şeyler de yazacağım bununla ilgili.
14. İstatistiklere bakmayı öğrendim. Aslında benim için kötü bir şey bu. Çünkü en nefret ettiğim insanlar daha fazla insana ulaşıp daha fazla insana boklarını bulaştırabiliyorlar. Benim yazdıklarımı okuyacak insanlar oldukça azlar. Zaten birileri beni okusun diye bir çabam da olmadı hiç. Burada bir şey yapıyorsam bir avuç insan bunu görse yetecek bana. Ama böyle de olmuyor ki. Ben de varım heyyy. Ama sadece ulaşmak isteyen insanlar ulaşabiliyor. Tesadüf mü bilmiyorum. Birileri bana ulaşıyor. 12 tane izleyicim var. Çoğu torpilli. Reklamımı yaptım onlara o yüzden geldiler. Diğerleri de bir şekilde buldular beni (Tesadüf? Kader? ALnımıza yazılan?). O yüzden özeldirler benim için. Günce yazarlığım esnasında da bu kadar insan okuyordu beni. Her şey oldukça güzeldi. Hala da güzel. Burada yazdığımı görenlere nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum o yüzden böyle saçmaladım.
15. Günce. Aklıma bir şey geldi. Burada bir şeyler yazarken geçmişte aynı gün yazdıklarımı da buraya ekleyebilirim diye düşündüm. Sonra geçmişte bugün yazdığım günceleri bulup okudum. Düşündüğüm şeyden vazgeçtim. Ne kadar kötü bir şey. İnsanın kendini engellemesi böyle bir şey işte. Bilmem kaç yıl önceki halim şu anki halimi olumsuz etkileyebiliyor.
16. İnsanlar yalandan da olsa bir şeyleri başarma, bir şeyler kazanma ihtiyaçlarını karşılamak için mi güçlü olandan yana olur? Hayalkırıklıklarıyla dolu bir ülkede yaşıyorum. Hayalkırıklıklarına tahamül edemeyen insanlarla dolu bir ülkede yaşıyorum. Takım tutar gibi parti tutan insanların haddinden fazla olduğu bir ülkede yaşıyorum. Ülkemin yarısı hep kazanıyor, diğer yarısı da hep kaybediyor. Çoğunluk olmak işte böyle bir şey. Kazanan çoğunluk, kazandığını sanıp benim gibi uyumadan önce kendisini mutsuz hissetmeyen çoğunluk. Kendi seçtikleri yöneticilerin büyük bir oranla herkes tarafından seçildiğini, yaptığı seçimin sağlamasını başkalarının seçimleriyle yapan huzurlu ve yüzü gülen çoğunluk. İşte bu demokrasi. Kaybedenlerin zaten hiçbir önemi yok, onlar çoğunluk olamıyorlar bu yüzden. Çoğunluk kazanır, kaybeden hep azdır.
Ama, aslında, yenilgiyi hazmedemeyen bir toplum kazanmayı öğrenemez.
Yenilmeyi, yalnız kalmayı öğreniyorum. Bu da benim kazanımım.
17. VE:
18. İyi geceler dünya.
.
Anlatmak istediğim sıradan bir şey değilse sıradan olmayan bir karakter yaratıp onun üzerinden varsayımlar oluşturarak gerçekleşme olasılığı yüksek bazı olaylar ve durumlar yaratmaya çalışıabilirim. Sözcük haznem olduğu gibi karakter haznem de vardır ve anlattıklarım havada kalmasın diye bu karakterlerden düşündüklerimi gerçekleştirmeye en yakın olan karakteri seçerim. O karakterlerden yoksa (bu çok zor bir ihtimal olmalı aslında, sadece edebiyatta bile benim düşündüklerimin karşılığını yerine getirebilecek karakterler oldukça fazla ama ben bunları bulamamışsam bunun sorumluluğunu kendime yüklerim.) oturup kendim oluşturacağım bazı şeyleri. Bunu yapmak çok zor ve inanılmaz eğlenceli.
Düşünce ve davranış kalıpları gibi düşünenlerin ve davrananların da kalıpları vardır ya da olmalıdır. Olabilecekleri kestirebilmekte yardımcı olabilir bu. İşimi kolaylaştırabilir.
2. Beni rahatsız eden dış ses bağlamın dışından içe müdahale eden sestir. Kendisini zorla ortama dahil eder. Sesin sahibiyle ilişkimin niteliğine göre kendisine vereceğim tepkiler çeşitlilik gösterir. Bazen istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Genellikle kolay yoldan kendisini olması gerektiği yere yollamayı yeğlerim.
3. Dış ses her yerden olaya dahil olabilir. Yönlendiricidir, bilmiştir, ukaladır, her şeyin farkındadır, aşmıştır. Kitap okurken beni rahatsız eden bir tarafı var dış sesin.
4. Kendimizden bir süre uzaklaştığımızda kendimize dışarıdan bakmak kolaylaşır. Ama kendimize tekrar yaklaşmak da zorlaşabilir. Eski yaşantılara alışmak bu yüzden zor işte.
5. Hayatım şişti. Bir sürü ilgi bekleyen insan, bir sürü ilgi bekleyen iş, bir sürü ilgi bekleyen ‘ben’ ve gerektiğinden fazla olan birçok şey. Yetişemiyorum. Herkese ilgi göstersem yapacaklarımın hiçbirini yapamam. Uzun soluklu bir çalışmaya ihtiyacım var, olmasını istediğim tek şeyi başarabilmem için. On parçaya bölünürsem de olur, reddetmem bunu.
6. Bir şeylerin bitmesinden korktuğumuz için mi bir şeyleri bitiremiyoruz? Bitmesin istediğimiz için mi bazı şeyler bize sonsuza dek sürecekmiş gibi görünüyor? Bİlinmezle mücadelemde hep o kazanıyor nedense.
7. Ortada bunca ulaşılmaz şiir varken ve biz onları henüz anlamamışken ve hatta daha çoğunu okumamışken nasıl olur da birileri şiir yazmaya yeltenir? İşte günümüz şairinin zor olanı başarma çabası. Gerçekten hayretle takip ediyorum onları.
Her şair farklı bir dünyanın insanı ve şiirler de o dünyaların denizlerine düşen gök cisimleri. Zor be hacı. Ne uğraşıyorsun, yazık etme kendine.
8. Bir şeyi farkında olmadan olduğundan çok farklı anladığımız olur, ama bunu yaptığımızda karşımızdakini zor durumda bırakabiliriz bazen. Kuşkuculuğun kılgısal alanda başımıza neler açacağını iyi düşünmeliyiz. bir başkasına zarar verebileceğini de.
9. Cevabına en çok ihtiyaç duyduğum sorulardan biri: Kendimden gidişlerim çok kısa sürerken kendime gelmelerim niye bu kadar uzun sürüyor?
10. İçimde olup biteni açıklamam için gerekli olan benzetmeyi yapacağım. Sıkıntımın ne olduğunu biliyorum ve bu içimdeki bir şeyden kaynaklanıyor; içimdekinin ne olduğunu biliyorum, zihnimde canlandırabiliyorum fakat onun adını bilmiyorum. Nedir o aletin adı? Böyle de söyleyince hiçbir şey anlatılamıyor. Aanlatmak için her şeyin adını bilmemiz gerek. Yazıyla anlatıyorsak eğer. 11. İncecik camdan bir küre: düşler küresi. İçimden çıkıp gitmesin diye sıkıştırdıkça kırdım onu ve yayıldı içime. Cam parçaları da kanattı, düşlerim kana bulandı. Böylesini istememiştim. O aleti buldum: Mengene. Bir kum saatini bununla paramparça etmek isterdim.
12. “Oğuz Atay bence yanılmıyor,” diye başlayan bir not da yazmalıyım. Söz verdim çünkü. Buradaki yazıyla ilgili.
İyi bir şey olmayacak, iyi bir şey olmaz. Hayat kötü şeylerle doludur ve onlardan kurtulduğumuzda iyi bir şey olduğunu sanırız. İyi olan sandığımızdır. Ya da iyidir dediklerimizdir ki birdenbire olurlar. Sürüncemede kalan heyecanlardan da iyi bir şeyler ummak olması gerekenden çok farklı olan bir şeyle kendimiz, kandırmaktan başka bir şey değildir.
Peki bu neyi değiştirir. Hiçbir şeyi.
13. Eğlenceli bir şeyler yapayım, bir şey yapmalı diyordum değil mi? Neden yapmadım da hevesim kursağımda kaldı?
Sevdiğim, benliğime kattığım her şey, düşündüklerim, hissettiklerim, algı alanıma girmesine izin verdiklerim ayaklar altında. Bu toplum yaşamama izin vermiyor. Her anlamda kısıtlanıyorum.
Niye bir şey yapmıyorum? Çünkü yapmamak tepkidir. Söylememek de! Faydalı şeyler yapmalı, ama kim için? Niçin? En sevdiğim şarkıların (bu mesela) altına yazılan yorumları yazan insanlar için mi?
Gecenin bir yarısı son ses iğrenç şarkılarını herkesin dinlemesine uğraşan hastalıklı insanlar için mi? VE daha bir çokları için mi? Bİrazdan başka şeyler de yazacağım bununla ilgili.
14. İstatistiklere bakmayı öğrendim. Aslında benim için kötü bir şey bu. Çünkü en nefret ettiğim insanlar daha fazla insana ulaşıp daha fazla insana boklarını bulaştırabiliyorlar. Benim yazdıklarımı okuyacak insanlar oldukça azlar. Zaten birileri beni okusun diye bir çabam da olmadı hiç. Burada bir şey yapıyorsam bir avuç insan bunu görse yetecek bana. Ama böyle de olmuyor ki. Ben de varım heyyy. Ama sadece ulaşmak isteyen insanlar ulaşabiliyor. Tesadüf mü bilmiyorum. Birileri bana ulaşıyor. 12 tane izleyicim var. Çoğu torpilli. Reklamımı yaptım onlara o yüzden geldiler. Diğerleri de bir şekilde buldular beni (Tesadüf? Kader? ALnımıza yazılan?). O yüzden özeldirler benim için. Günce yazarlığım esnasında da bu kadar insan okuyordu beni. Her şey oldukça güzeldi. Hala da güzel. Burada yazdığımı görenlere nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum o yüzden böyle saçmaladım.
15. Günce. Aklıma bir şey geldi. Burada bir şeyler yazarken geçmişte aynı gün yazdıklarımı da buraya ekleyebilirim diye düşündüm. Sonra geçmişte bugün yazdığım günceleri bulup okudum. Düşündüğüm şeyden vazgeçtim. Ne kadar kötü bir şey. İnsanın kendini engellemesi böyle bir şey işte. Bilmem kaç yıl önceki halim şu anki halimi olumsuz etkileyebiliyor.
16. İnsanlar yalandan da olsa bir şeyleri başarma, bir şeyler kazanma ihtiyaçlarını karşılamak için mi güçlü olandan yana olur? Hayalkırıklıklarıyla dolu bir ülkede yaşıyorum. Hayalkırıklıklarına tahamül edemeyen insanlarla dolu bir ülkede yaşıyorum. Takım tutar gibi parti tutan insanların haddinden fazla olduğu bir ülkede yaşıyorum. Ülkemin yarısı hep kazanıyor, diğer yarısı da hep kaybediyor. Çoğunluk olmak işte böyle bir şey. Kazanan çoğunluk, kazandığını sanıp benim gibi uyumadan önce kendisini mutsuz hissetmeyen çoğunluk. Kendi seçtikleri yöneticilerin büyük bir oranla herkes tarafından seçildiğini, yaptığı seçimin sağlamasını başkalarının seçimleriyle yapan huzurlu ve yüzü gülen çoğunluk. İşte bu demokrasi. Kaybedenlerin zaten hiçbir önemi yok, onlar çoğunluk olamıyorlar bu yüzden. Çoğunluk kazanır, kaybeden hep azdır.
Ama, aslında, yenilgiyi hazmedemeyen bir toplum kazanmayı öğrenemez.
Yenilmeyi, yalnız kalmayı öğreniyorum. Bu da benim kazanımım.
17. VE:
18. İyi geceler dünya.
.
7 Haziran 2011 Salı
bittiği gibi başladı
Alelade bir başlangıç: Başlayamamak.
Bir şeyin başladığını anlamak özel bir yetenek gerektirir. Başlayanların başladığını anlama yeteneği. Yanısıra ortalama bir zeka ve biraz da dikkat.
Dikkat! Başladık.
Yanlış anlatmak, yanlış yazmak, yanlış okumak peşisıra düzeltilmiş tekrarlarını getirir. Çünkü yanlış yapmayı sevmeyiz, yaptığımızda düzeltmek isteriz. Çok gerekli gördüğümüzden doğrularımızı biriktiririz. Haklı olmaya ihtiyacımız vardır, hatalıysak birileri bizi arasın da biz onu geçiştirelim, bu biraz da bize ders olsun isteriz. Hatalıysak düzeltmeye çalışırız. Çünkü güzel görünmeliyiz, birileri bizde kusur bulmamalı, bizim gördüğümüzü başkaları görmemeli. Gizleriz, gizemliyi oynarız, karizmamıza karizma katarız böylelikle. Eksikliklerimizi lehimize çeviririz. Falan filan.
Hiçbir şey yazamadığında neden yazamadığını yaz, diyenin anlatmak istediğini yapıyorum şu an. Başlayamadım. Neden başlayamadığımı yazdım. Sonra da yazmaya başladım. Kafamda bir konu belirdi ve bunu kendimi kurcalayarak ortaya çıkardım. Basit bir itirafta bulunayım: Aslında böyle olduğunda önceki yazdıklarımı tek bir hamlede silip asıl yazmak istediğim konuyla ilgili bir sürü ahkam keserim. Böylesine gerek görmüyorum şu an; çünkü kendi yaşam alanımda olabildiğince özgür hissediyorum, hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan içimi hoş eden bir şey yapıyorum. Yazımı yazıyorum. Barthes'ın metnin hazzı dediği şeye benzer bir his bu, haz alıyorum yaptığımdan.
(Yukarıda yazdıklarımı unut şimdi. Asıl konuya gelelim, yoksa sen yine zıvanadan çıkacaksın.)
Kolaya kaçış. Saklanma. Sayıklama.Tasarladığım yazı bunların üzerine kuruluyor.
Ya işte öyle. Her şey "Alelade bir başlangıç: Başlayamamak." diyerek başladı ve ben bunları yazdım. Bu kadar olması hiç olmamasından çok çok çok iyidir. Çok daha iyi olacak.
Bir şeyin başladığını anlamak özel bir yetenek gerektirir. Başlayanların başladığını anlama yeteneği. Yanısıra ortalama bir zeka ve biraz da dikkat.
Dikkat! Başladık.
Yanlış anlatmak, yanlış yazmak, yanlış okumak peşisıra düzeltilmiş tekrarlarını getirir. Çünkü yanlış yapmayı sevmeyiz, yaptığımızda düzeltmek isteriz. Çok gerekli gördüğümüzden doğrularımızı biriktiririz. Haklı olmaya ihtiyacımız vardır, hatalıysak birileri bizi arasın da biz onu geçiştirelim, bu biraz da bize ders olsun isteriz. Hatalıysak düzeltmeye çalışırız. Çünkü güzel görünmeliyiz, birileri bizde kusur bulmamalı, bizim gördüğümüzü başkaları görmemeli. Gizleriz, gizemliyi oynarız, karizmamıza karizma katarız böylelikle. Eksikliklerimizi lehimize çeviririz. Falan filan.
Hiçbir şey yazamadığında neden yazamadığını yaz, diyenin anlatmak istediğini yapıyorum şu an. Başlayamadım. Neden başlayamadığımı yazdım. Sonra da yazmaya başladım. Kafamda bir konu belirdi ve bunu kendimi kurcalayarak ortaya çıkardım. Basit bir itirafta bulunayım: Aslında böyle olduğunda önceki yazdıklarımı tek bir hamlede silip asıl yazmak istediğim konuyla ilgili bir sürü ahkam keserim. Böylesine gerek görmüyorum şu an; çünkü kendi yaşam alanımda olabildiğince özgür hissediyorum, hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan içimi hoş eden bir şey yapıyorum. Yazımı yazıyorum. Barthes'ın metnin hazzı dediği şeye benzer bir his bu, haz alıyorum yaptığımdan.
(Yukarıda yazdıklarımı unut şimdi. Asıl konuya gelelim, yoksa sen yine zıvanadan çıkacaksın.)
Kolaya kaçış. Saklanma. Sayıklama.Tasarladığım yazı bunların üzerine kuruluyor.
- Bir yazıda en kolay akış galiba listelemeyle sağlanıyor. Kolaya kaçış budur, ben bunu yapıyorum.
- Umuma açık alanlarda öyle her düşündüğünü, her yaptığını söyleyemezsin; gecelerini harcadığın, gidip sevişmek yerine oturup ince ince dokuyarak yazdığın yazıları, hikayeleri herkesle paylaşamazsın. Hem kıymeti bilinmeyebilir hem de nafile bir çabadır bu, kendini yorduğuna değmez çoğu kez. Bir de üstüne biri gidip olur olmadık yerlerde kullanır, bir de kendininmiş gibi anlatır, kıskanırsın falan. Hiç gerek yok böyle şeylere. Durduk yere niye canın sıkılsın. Bu yüzden saklanman gerekir. Bu şifreleme gibi bir şey. Kendini açık etmeden anlatmak istediğini anlat, ama kimse anlamasın. Harika bir formül bu.
- Çelişkili bir durum oluşturdum durduk yere. 2'nci maddede söylediklerimle daha önce söylediklerim arasında bir çelişki oluştu. "Kendi yaşam alanımda olabildiğince özgür hissediyorum, hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan içimi hoş eden bir şey yapıyorum. Yazımı yazıyorum." diye yazmıştım. Peki o halde saklanmak niye? Böyle bir kısıtlamanın varlığı aslında bir başkasının yazdıklarımı okuma ihtimalinden kaynaklanıyor. Yapabileceğim tek şey bunu ortadan kaldırmak fakat bunu yapamam. Çünkü yazdıklarımı okuyan birilerine ihtiyacım var, onlar olmadan buraya yazmamın hiçbir anlamı kalmazdı. İnsanlar okusun ve ben bir şeyleri saklayayım. Niye saklıyorsun diyene de sanat yapıyorum deyip işin içinden çıkarım. Umarım yazdıklarımı okuyan(lar) bu kısmı anlamaz.
- Sayıklama. En sık yaptığım şey. Aynı şeyleri defalarca söylemeyi seviyorum, bunu bir ahenk unsuru olarak görüyorum. Aynı şeyi farklı şekillerde söylemeye çalışarak üslup geliştiriyorum. Bu blogun biricik amacı bu aslında. Üslup denemesi yapıyorum ben burada. (Bu blogun var olma nedeni çok önemlidir ve aslında çok da özeldir ve aslında daha önce yazmıştım ben bunu. Buradan okuyabilirsin.)Sayıklamayı biraz kurcalamak gerek, buradan çok şey çıkarırım ben.Sayıklamak aslında çoğu yazan çizen söyleyen insanın sık yaptığı bir eylem. Erişlmesi zor bir bilinç halindeyken (örneğin uykudaki bilinçlilik ve bilinçsizlik halinin karışımı olan o ayarsız hal) üreten insanlar bunu çok kullanıyorlar. Ve bazılarımız yaptıklarını alkollü olduğu gerekçesiyle önemsizleştirmeye çalışmıştır. Böyle zamanlarda söylenmiş şeylere sayıklama deniyor. Bol tekrarlı anlamsız ve çelişkili sözler 'tüketmek'. Muhatap(lar)ımızı da arada kaynatarak tabii. Ve önemlidir sayıklamak: Sayıklama benzeri bir şey yüzünden Porcupine Tree'yi ve Riverside'ı çok severim. Belirtmeden geçemeyeceğim.
- "Biraz da dikkat." Bu işte beni dürten şey. Dikkatin miktarı olur mu, sorusu. Bir şeyleri yanlış yapmakla ilgili o saçmalamalarımın sebebi buydu. Bağlantıyı burada kurmayı uygun gördüm. Yanlış değil aslında. Dikkat zamanla ölçülebiliyor, belki başka şeylerle de ölçülüyordur. Olsun belki de yanlıştır bilemeyiz. (Unut gitsin!)
- Kendimle aramda şöyle bir konuşma geçti geçenlerde: "Sen anlat, ben susarım. Hiçbir şey değişmez hayatımızda. Anlattığınla kalırsın. Sustuğumla kalırım." Kendimden korkmalı mıyım?
- Bazı gecelerin anlık sorusu şu: Edebiyatla, müzikle bezenmiş hayatımdan çok mutluyum da ondan mı başka bir şey yapasım yok? Geçerliliği anlıktır, gelir geçer. Bununla ilgili düşündüğüm başka şeyler var. Daha fazla edebiyat, daha fazla müzik. Bunun için çabalamak.
- Bir yazı okudum, şöyle diyordu: "Nietzsche Nihilist değildir, nihilist de değildir." Harika bir tümce. Tek harfle bu kadar çok şey söyleyeni kıskanırım.
- Son dakika haberi: Gestalt ekolü analitik düşünceye karşı! (Noluyoruz be!) (Çok mu oldu bu? Dozu biraz azaltmalıyım galiba.) Bir film izledim ve hayatım değişmedi. Böyle film mi olur? Sen bari yapma. Gestaltçı bir filmdi bu. Adı Flipped (imdb linki içinde). Filmde birkaç yerde şu geçiyor: "Bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazladır." (daha yücedir, daha farklıdır gibi bazı anlamlar da kullanılabilir). Bunu oldukça güzel anlatan bir filmdi. Küçük kızımızın analitik düşünme yeteneği de gözümden kaçmadı. En son yorumum da ilk başta yazdığım abartılı söz olmuştu. Filmi izlemeyenlere tavsiye ederim. Bana doyurucu geldi, ama tabii hayatım değişmedi. Ben yine şu an olduğum gibiyim, filmi izlerken de o an olduğum gibiydim ve farklı olan şey şu anla o an. Ben değişmedim. (Yalan söylüyorsun.)
- "Gün ile gece: Birbirini istemeyen iki nazlı sevgili." Kendimden arakladım. Başkasından da araklamış olabilirim.
- Bir önceki gönderdiğimle ilgili: Dünyama girmelerine izin verdiğim insanlar girdikleri yeri pek önemsemiyor olabilirler ama benim hayatımda çok önemli bir konumdalar. O önemli konumlarıyla sonumu getirebilirler. Edebiyatçılar, sinemacılar, arkadaşlar, gereksiz görünen gerekli insanlar, herkes buna dahil.
- Bütün bu yazdıklarımı sana veya senin için yazıyorum biliyorsun değil mi? Kendim ve onun için. Kendime ve ona değil her zaman. Hep 'için' ve 'için' ve bazen sana ve bana.
- Yukarılarda bir yerde Barthes göndermesi vardı. "Yazıyı oluşturan bir söz boşluğudur," der kendisi ve ben ona bayılırım. Bunu da yazmasam çatlardım.
Ya işte öyle. Her şey "Alelade bir başlangıç: Başlayamamak." diyerek başladı ve ben bunları yazdım. Bu kadar olması hiç olmamasından çok çok çok iyidir. Çok daha iyi olacak.
Etiketler:
ne diyeyim şimdi ben?,
paramparçalar,
pasaklı,
şımarık,
ukala,
üşengeç
3 Haziran 2011 Cuma
Ne olmuş yani
E, haydi eğlenceli bir şeyler yapalım. Hep böyle oturacak değiliz ya, bir şeyler yapalım. Bir şey yapmalı hey, bir şey yapmalı!
Zorlayınca olmuyor diye düşünüyorsun, insan istemeden eğlenceli şeyler yapamıyor, doğrudur, haklısındır. Sen istemeden herkesin her türlü işine koşuyorsun, istemediğin bir sürü şey yapıyorsun: Para için, sorumluluklarını üzerinden atmak için, başkalarının mutlu olması için, belki işine yarar diye düşündüğün için, içine düşürüldüğün kör kuyulardan çıkabilmek için, gibi, gibi, gibi bir sürü çıkarın 'için'. Seni iyi edecek bir şey yapmadan mutlu ve memnun olmayı, huzur dolmayı beklemek yerine seni iyi edecek şeyler yap, beklediklerin zaten gelir. Basit, yüzeysel ve sıradan. Hala da haklısın.
Herkes çoğu şeyi zorunluluktan yapıyor. Böyle başarıyorlar yapmayı, kılmayı ve olmayı. Zorunluluklar rahat bünyelere iyi geliyor. Hem bakarsan görürsün, çoğu insan birileri tarafından sınırlandırılmayı, engellenmeyi, yönlendirilmeyi çok sever. Çocukluğumuzdan beri hepimiz bunu öğreniyoruz aslında. En iyi deneyimlerimiz zorunlulukları sevdiğimiz halde onlardan kurtulmaya çalışırken yaşadıklarımız. Zor gelmesin sana, bu bir oyun.
Her zaman hayatımdan memnunum diyebilmek imkansızdır. Hayatın bir ölçünü yok, her şey sürekli değişiyor. Hayatından sürekli memnun olmayı başarabilen(!) insanlar maldır, eşyadan farksızdır*. Öğrenmez onlar, duvar saatları gibi ahmak ve kibirlidirler, sayıklayıp dururlar aynı şeyleri. Kendilerini kandırırlar hep, sen de kanabilirsin onlara; ummadığın bir anda aklına gelirler ve şaşırtırlar seni. Nasıl bu kadar kabullenmişler, nasıl bu kadar iyiler, nasıl bu kadar her şeyleri yolunda gidiyor diyebilirsin. Onlara bakma, onlar yaşamıyorlar aslında. Sevmediğin anlarla anlamını bulur hayat ve sende de bu anlardan çok var. Gideceğin yerin önemi yok, gitmektir esas olan, gidebilmektir.
Bunları niye anlatıyorum sana? Eğlenceli bir şeyler yapalım diye. Önce bunları atmam gerek içimden. Pis pis duruyorlar, kirletiyorlar içimi. Yazınca gidecekler gibi geliyor. Basit, yüzeysel ve sıradan olanlardan arınmak için basitçe yazıyorum işte. Hiçbir şey ifade etmiyorlar ve aslında öyle olması gerekiyor.
İnsanlar farklı koşullarda yaratıcı olurlar. Durduk yere bir şeyler üreten birileri var mıdır şu hayatta? Hadi bir sanat eseri çıkarayım ortaya, hadi bir roman yazayım, hadi bir resim yapayım, hadi yeni bir fikir bulayım, manyak bir şarkı yapayım da dünyayı değiştireyim. Hadi ama. Gel, gel. Yok öyle bir dünya.
Kural dışı. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi. Der ki: en alt basamaktaki ihtiyaçları karşılamadan üst basamaktakileri karşılamaya çalışmazsın. Kuralın dışındaki durum nedir? Bazıları en alttaki ihtiyaçları karşılamadan estetik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Bilerek, isteyerek kendini aç bırakıp da roman yazan insanlar var(mış). Manyak onlar.
Zorla kendini. Bir şeyler yapmak için.
-----------------------------------
Bomboş bir zamanda durduk yere bir kitap kazandım. Nobel ödülünü reddeden tek yazar kimdir, sorusunun yanıtını bildiğim için. Bazen böyle şeyler oluyor, seviniyorum. Kitabı da merak etmiştim bir zamanlar, bu adam ne yazmış acaba 15 yıl uğraştıracak kadar falan demiştim. Murathan Mungan-Şairin Romanı. Bugün yarın elime ulaşır.
----------------------------------
"Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor." Bunu yazmışım bir önceki gönderide. Çok değer veriyorum bu yazdığıma. Diğerleri pek umurumda değil açıkçası.
Yazıyorum, kalıyor. Bazen kalmasın istiyorum, silmiyorum da. Ama önemini yitiriyor. İşlevini yerine getiren yazı kalmasın. Küçük amaçlarım var, yeter onlar bana.
Devam edecektim, ama gerek yok artık.
----------------------------------
E, haydi eğlenceli bir şeyler yapalım. E, hadi eğlenceli bir şeyler yapalım.
Zorlayınca olmuyor diye düşünüyorsun, insan istemeden eğlenceli şeyler yapamıyor, doğrudur, haklısındır. Sen istemeden herkesin her türlü işine koşuyorsun, istemediğin bir sürü şey yapıyorsun: Para için, sorumluluklarını üzerinden atmak için, başkalarının mutlu olması için, belki işine yarar diye düşündüğün için, içine düşürüldüğün kör kuyulardan çıkabilmek için, gibi, gibi, gibi bir sürü çıkarın 'için'. Seni iyi edecek bir şey yapmadan mutlu ve memnun olmayı, huzur dolmayı beklemek yerine seni iyi edecek şeyler yap, beklediklerin zaten gelir. Basit, yüzeysel ve sıradan. Hala da haklısın.
Herkes çoğu şeyi zorunluluktan yapıyor. Böyle başarıyorlar yapmayı, kılmayı ve olmayı. Zorunluluklar rahat bünyelere iyi geliyor. Hem bakarsan görürsün, çoğu insan birileri tarafından sınırlandırılmayı, engellenmeyi, yönlendirilmeyi çok sever. Çocukluğumuzdan beri hepimiz bunu öğreniyoruz aslında. En iyi deneyimlerimiz zorunlulukları sevdiğimiz halde onlardan kurtulmaya çalışırken yaşadıklarımız. Zor gelmesin sana, bu bir oyun.
Her zaman hayatımdan memnunum diyebilmek imkansızdır. Hayatın bir ölçünü yok, her şey sürekli değişiyor. Hayatından sürekli memnun olmayı başarabilen(!) insanlar maldır, eşyadan farksızdır*. Öğrenmez onlar, duvar saatları gibi ahmak ve kibirlidirler, sayıklayıp dururlar aynı şeyleri. Kendilerini kandırırlar hep, sen de kanabilirsin onlara; ummadığın bir anda aklına gelirler ve şaşırtırlar seni. Nasıl bu kadar kabullenmişler, nasıl bu kadar iyiler, nasıl bu kadar her şeyleri yolunda gidiyor diyebilirsin. Onlara bakma, onlar yaşamıyorlar aslında. Sevmediğin anlarla anlamını bulur hayat ve sende de bu anlardan çok var. Gideceğin yerin önemi yok, gitmektir esas olan, gidebilmektir.
Bunları niye anlatıyorum sana? Eğlenceli bir şeyler yapalım diye. Önce bunları atmam gerek içimden. Pis pis duruyorlar, kirletiyorlar içimi. Yazınca gidecekler gibi geliyor. Basit, yüzeysel ve sıradan olanlardan arınmak için basitçe yazıyorum işte. Hiçbir şey ifade etmiyorlar ve aslında öyle olması gerekiyor.
İnsanlar farklı koşullarda yaratıcı olurlar. Durduk yere bir şeyler üreten birileri var mıdır şu hayatta? Hadi bir sanat eseri çıkarayım ortaya, hadi bir roman yazayım, hadi bir resim yapayım, hadi yeni bir fikir bulayım, manyak bir şarkı yapayım da dünyayı değiştireyim. Hadi ama. Gel, gel. Yok öyle bir dünya.
Kural dışı. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi. Der ki: en alt basamaktaki ihtiyaçları karşılamadan üst basamaktakileri karşılamaya çalışmazsın. Kuralın dışındaki durum nedir? Bazıları en alttaki ihtiyaçları karşılamadan estetik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Bilerek, isteyerek kendini aç bırakıp da roman yazan insanlar var(mış). Manyak onlar.
Zorla kendini. Bir şeyler yapmak için.
-----------------------------------
Bomboş bir zamanda durduk yere bir kitap kazandım. Nobel ödülünü reddeden tek yazar kimdir, sorusunun yanıtını bildiğim için. Bazen böyle şeyler oluyor, seviniyorum. Kitabı da merak etmiştim bir zamanlar, bu adam ne yazmış acaba 15 yıl uğraştıracak kadar falan demiştim. Murathan Mungan-Şairin Romanı. Bugün yarın elime ulaşır.
----------------------------------
"Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor." Bunu yazmışım bir önceki gönderide. Çok değer veriyorum bu yazdığıma. Diğerleri pek umurumda değil açıkçası.
Yazıyorum, kalıyor. Bazen kalmasın istiyorum, silmiyorum da. Ama önemini yitiriyor. İşlevini yerine getiren yazı kalmasın. Küçük amaçlarım var, yeter onlar bana.
Devam edecektim, ama gerek yok artık.
----------------------------------
E, haydi eğlenceli bir şeyler yapalım. E, hadi eğlenceli bir şeyler yapalım.
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
Görüş alanımdayken söyleyeyim: Bana uğursuz geliyorsun Dorian, Tıpkı Bay Eden gibi. Sıradan, yalıtılmış hayatıma çok fazla burnunuzu sokuyorsunuz ikiniz. Sizden gelen her şey benim isteklerim doğrultusunda geliyor,
istemeseydim kendimden uzak tutardım sizi. Bundan hiç kuşkum yok. ~Bu kadar olmasaydınız, bu kadar derinlere girmenize izin vermeseydim keşke.
Hayat; sadece bir an* ve geri kalanı da o anın bıraktıkları değil, birçok an ve tanımlanması gereksiz bir şey. Ne olduğunun, nasıl göründüğünün önemi yok çoğu şeyin, bir arada ne ifade ettikleri önemli. Her şey 'olduğu gibi', yani 'neyse o'. Anlar da öyle -birbirine bitişen- bir bütünün parçaları, hayata içkin. Oldukları gibiler; gördüğümüz gibi veya olmalarını istediğimiz gibi değiller. Öyle olsalardı her şey iyi, her şey bize göre, her şey güzel ve kaçınılmaz olarak her şey anlamsız olurdu.
Benimle ilgili hiçbir şeyin anlamsız olmasını istemiyorum. Bir şey söylediğimde havada asılı kalması, birinin onu yakalamaya çalışması, anlaması için gereğinden fazla çabalaması vb. gerekmiyor.
Oldukça uzun bir yazıya başlamıştım, çeşitli sebeplerden dolay fazla ayrıntıya girmiyorum. Geçiştirmek de istemiyorum. Sözü bir yere getirecektim, erteliyorum. Sonra yazacağım.
Daha önce anlattığım bir şeyle ilgili susmalarım halihazırda tartışılmış ve çözülmüş bir şey olduğu içindir bazen. Çok da deşmeye gerek yoktur, o yüzden susuyorumdur. Bazı şeylerin görünmemesi gerekiyormuş, her şeyi anlatmak isteğim benim şu anki halimin tek sebebi. İstemeseydim bunu da yapmazdım, istedim, istememeliydim.
Yani diyorum ki bildiklerin zaten benim sana anlattıklarımdı ve sen beni onlarla vurdun.
Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor.
Aynı dilde konuşmuyoruz.
Dün duyduğum bir şey:
İyi bir öpüşmeden sonra her şey teferruattır.
Öyle aslında diye düşünmekten kendimi alamadım.
Şimdilik bu kadar, gerisi
SON-*Ra
.
istemeseydim kendimden uzak tutardım sizi. Bundan hiç kuşkum yok. ~Bu kadar olmasaydınız, bu kadar derinlere girmenize izin vermeseydim keşke.
Hayat; sadece bir an* ve geri kalanı da o anın bıraktıkları değil, birçok an ve tanımlanması gereksiz bir şey. Ne olduğunun, nasıl göründüğünün önemi yok çoğu şeyin, bir arada ne ifade ettikleri önemli. Her şey 'olduğu gibi', yani 'neyse o'. Anlar da öyle -birbirine bitişen- bir bütünün parçaları, hayata içkin. Oldukları gibiler; gördüğümüz gibi veya olmalarını istediğimiz gibi değiller. Öyle olsalardı her şey iyi, her şey bize göre, her şey güzel ve kaçınılmaz olarak her şey anlamsız olurdu.
Benimle ilgili hiçbir şeyin anlamsız olmasını istemiyorum. Bir şey söylediğimde havada asılı kalması, birinin onu yakalamaya çalışması, anlaması için gereğinden fazla çabalaması vb. gerekmiyor.
Oldukça uzun bir yazıya başlamıştım, çeşitli sebeplerden dolay fazla ayrıntıya girmiyorum. Geçiştirmek de istemiyorum. Sözü bir yere getirecektim, erteliyorum. Sonra yazacağım.
Daha önce anlattığım bir şeyle ilgili susmalarım halihazırda tartışılmış ve çözülmüş bir şey olduğu içindir bazen. Çok da deşmeye gerek yoktur, o yüzden susuyorumdur. Bazı şeylerin görünmemesi gerekiyormuş, her şeyi anlatmak isteğim benim şu anki halimin tek sebebi. İstemeseydim bunu da yapmazdım, istedim, istememeliydim.
Yani diyorum ki bildiklerin zaten benim sana anlattıklarımdı ve sen beni onlarla vurdun.
Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor.
Aynı dilde konuşmuyoruz.
Dün duyduğum bir şey:
İyi bir öpüşmeden sonra her şey teferruattır.
Öyle aslında diye düşünmekten kendimi alamadım.
Şimdilik bu kadar, gerisi
SON-*Ra
.
Etiketler:
fazla zamanım yok,
günce,
Hiç olmadı ki...,
pasaklı,
üşengeç
14 Mayıs 2011 Cumartesi
üşengeç

doluyum ve yazamıyorum. zihinsel olarak çok yorgunum. erişmek istediğim noktaya geldiğimi duyumsadıkça hiçbir şeye isteğim kalmıyor. bir an önce gidesim geliyor buralardan: ihtiyaçtan, eksiklikten, yetersizlikten.
Yaşasın şopi pessimizmi!
insanları tartışmayacağım, çünkü bu bana varışı olmayan bir çaba gibi geliyor. hem basit insanların yaptıklarının tartışılacak bir yönü yok: basit insanın davranışları basittir, kendisine nasıl öğretildiyse öyle davranır, kendisini geliştirmez, yeni olan her şeyden korkar, üretmez ve bunu kavramak için derin derin düşünmek gerekmez.
hepsini kafamdan silip atacağım. başkaca yapacaklarım da var, onları da öykünün kahramanları yapacak. yani kurmaca karakterler kiraladım bu iş için, onlar bana yardımcı olacaklar. karşılık olarak ne vereceğimi de sonra anlayacağız.boş zamanlarımda kendimi eğlendirmek için hikayeler uyduruyorum, bayağı şiirler söylüyorum, yapay görüntüler canlandırıyorum kafamda. beynimde fırtınalar estirip işe yarar bir şeyler çıkarıyorum ortaya. boş zamanım da bol maalesef.
en son uydurduğum öyküde insanlardan nefret eden pasaklı bir adam var. somut olarak kimseyi öldürmese de o bir katil. küçük bir evi var. öldürdüğü her canlı için evinin etrafına ağaçlar dikerek küçük bir orman oluşturmuş. bu yüzden akıl sağlığı bozulmuş, dengesini kaybetmiş. ağaçların kendisiyle konuştuğunu düşünüyor.
dahası da var ama üşengeçliğimden yazmıyorum. eğlenceli bir deneyim benim için. bu kadarı bile.
az önce bir şeyi açıkladım. dikkatli okurun sorabileceği soruları peşinen yanıtlamak onları başka sorular sormaya yöneltir diye. soruları sorduklarında ben yanıtlamayacağım. gözünü sevdiğimin dünyası...
burada olmayan her şeyimi çok özledim.
ve
no pain no gain!
Etiketler:
fazla zamanım yok,
günce,
Hiç olmadı ki...,
pasaklı,
unut gitsin,
üşengeç
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

