fazla zamanım yok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fazla zamanım yok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2011 Çarşamba

acayip şeyler falan yazabiliyorum ayda yılda bir

"Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür." 

Birkaç tane alıntılamadığım alıntı. Kim uğraşacak yazmakla.
Nereden alıntılamadım? Walter J. Ong'un "Sözlü ve Yazılı Kültür" kitabından. Peki bu kitaptaki hangi bölüm konumuzla ilgili? İnsanların söylenenleri unutmamak için yaptıklarının anlatıldığı bölümler. Söylenenlerle yazılanlar arasında gidip gelen kitabımızı oldukça beğenerek okumuştum bundan 400 yıl kadar önce.

İnsanlar söylediklerini unutmamak için unutulmayacak şeyler söylemeye çalışmışlar. Henüz yazı sözden daha fazla yaygınlaşmadan önce karmaşık durumlar üzerine düşünüp bunları da akılda kalacak şekilde düzenlemek zorunda olan insanın yazıyla işleri nasıl kolayladıkları hakkında yazılanlar oldukça ilgimi çekiyor. Günümüzde her şeyi kaydedebiliyoruz.

(Sorulması gereken bir soru olmasına karşın, konumuzla bir ilgisi yok ama önemli görüyorum: Her şeyi kaydetmek gerekli midir?)

Nasıl yanıtlarsanız yanıtlayın. Bence gerekli değil.

İfade özgürlüğü kavramına sıçramamak için kendimi zor tutuyorum.
Bu kavram bana ağzı olmayanlara konuşma özgürlüğüyle aynı şeymiş gibi  geliyor. Bu kadar yeter.

----------------------------------------

Yazmak bir tür alışkanlık benim için. Düşündüklerim yüzünden de bir bağımlılık haline gelmek üzere. Bu hale gelmemesine uğraşıyorum çünkü bugünlerde bunun hiç vakti değil.  Daha önceleri yüz binlerce kez tekrar ettiğim üzere yazmadıklarımı yaşanmamış olarak kabul etme eğilimim var. Yaşadıklarım yazmadığımda büyük oranda kaybolacaklar gibi hissediyorum ve bunun olmasından kaçıyorum. Yaşadıklarıma çok değer veriyor olmalıyım. Burada yazdıklarımı nasıl birbirine bağlarım diye de düşünüyorum şu an. Şöyle: Yazmak alışkanlık ve yaşadıklarımı yazmayınca yaşanmamış gibi olacaksa yaşamak da bir alışkanlık ve görünen o ki kurtulamadığım bir bağımlılık haline gelmek üzere. Fazla yüz vermemek lazım.

Hayata aşırı düşkün olmam başarısızlığımın nedenlerinden biri olabilir fakat beni harika bir insan yapan da bu iptiladır. Başarısız bir harika insan.

Bunu da düşünelim. Başarılı olmak biz insanlara dayatılan bir şey değil mi? Yoksa bu dayatma benim kuruntum mu? Sürekli bir başarma düşüncesi mi pompalıyorlar beyinlerimize? Bunları sadece ben mi düşünüyorum?

(Leyla ile Mecnun'daki Kim Ki Dük benzetmesine çok güldüm, ne ilgisi varsa söyleyeyim dedim.)

Hayatta bir çok şey sıradan. İnsanların küçük kalpleri atmaya başladıktan sonra ölene kadar durmuyor ya bu çok can sıkıcı. Anne karnından çıktıktan sonra sürekli nefes alıp vermek de öyle.

Yaşamak için sıradan ve basit şeylere ihtiyacımız var. Nefes almak ve kalbin atması basittir gibi bir sonuç çıkarılabilir bundan. Yapmayın etmeyin öyle.

Bir insanın 36 dakika kalbinin atmaması ve 14 dakika nefes almaması dünya üzerinde en değerli olan hangi "şey"le telafi edilebilir? 

Çok manyak şeyler yazıyorum. Harika bir yazı oldu. O yüzden burada bitireceğim.

----------------------------------------

 Bitireceğim dedim ama bitmiyor.

Sadece yazı değil. Fotoğraflar da unutmamak içindir. Hem fotoğraf hem yazı insanın bir eksikliğini gideriyor. Kaydetmek iyidir bazen. Yaşananlar güzel ve değerli olduğunda özellikle.

Geçen haftaların birinde bir yerlere gittik ve ben fotoğraflarını bekliyorum. Eski fotoğraflarımı da bekliyorum. Kafamda birkaç şey vardı, onları yazacağım. Fotoğraflarım geldiğinde kafamdaki gibi olacak yazdıklarım.

(Havucumu cikciklerle paylaşınca mutlu oluyorum.)

Bitti.

5 Eylül 2011 Pazartesi

İnsan-ül K.

Bedenim benim ülkem
kaç kişiysem orada,
o kadardır nüfusum.
Kaç yüzüm kadar yüzölçülse keşke,
ama boşlukta kapladığım yer kadardır
yüzölçümüm.

Derim sınırımdır. 
nefesim, bakışım ve sözcükler
hep geçerler sınırı.
Kimseden izin almadan
giderler başka ülkelere.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

ölümlü

Bu defa sadece bu: Doğu'nun sesi.
Anımsatsın diye.



                                     Pentagram - Ölümlü

11 Ağustos 2011 Perşembe

Ben bu satırları yazarken

Geldim. Buradayım.

Ortalıklarda görünmem ve dışarı çıkmam gerekiyor. Sadece gerektiği için böyle olması gerekiyor. Özel bir isteğim yok bununla ilgili. Kaçışımın bencillik kısmı beni yordu. Belki birileri kızmıştır. Kızmasın kimse, bazı şeylerin olması gerekir, bir şeyler olması gerektiği için olur bazen.

Kıçımı koyacak sağlam bir şey bulmam lazım. Saatlerce çalışıyorum. Artık oturmaktan yorulduğum için ayağa kalkıp ayakta da çalışıyorum ve sonra mecburen tekrar oturuyorum. Oturduğum yer eskidi, yerine sağlam bir şey koymak gerekiyor (kıçımdan bahsetmiyorum burada).

Belki bunun için de biraz yürümem gerekiyordur. Yalnız yürümeyi sevmediğimi daha önce söylemiştim.

Dışarı çıkmak istemiyorum. Çok işim var. Her şey iyi olsun diye çok çabalamam gerekiyor. Bir sürü hayal kuruyorum ve onların buhar olup uçmasını istemem. Gerçi hayaller hep gaz halinde salınıyor odamın içinde. Burada kalmaları gerek. Onlara iyi bakarsam toprağa da düşecekler, dışarı çıksalar bile. (suyla toprağın buluşması iki sevgilinin buluşması gibi gelir bana hep.) İyi şeyler olacağına inanmak istiyorum. İyi olacağıma.

Yine de dışarı çıkacağım. Evden dışarı çıkmaktan bahsetmiyorum. Kafamı içimden çıkarmaktan bahsediyorum.

Evin dışına da çıkacağım. Yürümek için. Algılarım körelmesin diye.

1 saat en fazla. O da dışarı çıktığıma değerse tabii. Çok hoşuma giderse süreyi biraz uzatabilirim.

Asıl önemli soru geliyor. Kim benimle 1 saat dışarı çıkmak ister? (sonuna ki bağlacı koyasım geldi, ama acınacak bir halde olduğum düşünülsün istemedim; çünkü acınacak bir halde değilim, oldukça iyiyim)

Birileri benimle dışarı çıkmak isteyecektir tabii ki. Ama özellikle vurgulamak istiyorum: Sadece 1 saat. Önemli olan bu yani benim için.

Gittikçe iğrençleşmeye başladığımı hissettim. Böylesi bir ukalalığa da kim dayanabilir bilmiyorum. Neyse, telafi ederiz bir şekilde.

-----
Not: Kıç sözcüğünü vücudun bir bölümünün karşılığı olarak kullandım. Kulağa pek hoş gelmiyor olabilir, ama oramı da yadsıyamam. (Popo deseydim daha mı iyi olur diye düşünmedim değil.)
Not 2: Ne gerek vardı şimdi?
Not 3: Ben bu satırları yazarken aslında çoktan uyumuş olmalıydım.
Not 4: Bir de şarkı var. Bu saate pek uymayacak kadar sert olabilir.

     Demons And Wizards - The Gunslinger

4 Ağustos 2011 Perşembe

dili zifir farkındalık 2

Öylece oturup dinlenmelerim rahatsızlık vermeye başladı. Tatlı dinlenmeler çağı sona erdi. Çok dinlendim. Dinlenmekten yoruldum.

Kafamın içinde gezinip duran ve başka hiçbir şey düşünmeme izin vermeyen sözcükler, cümleler, söz öbekleri. Gidesiniz diye yazasım var sizi. Benden çıkınca gitmiş olacaksınız çünkü. Beni hep inandırdınız bu yalana.

Insignificant
                 sacrament


"Önemsiz görünen ayrıntılar..."

"Bir şey yapmalıyım." 

      "Öyle değil aslında"



Çünkü öyle. 



                               Saçmalıyorsun.



           Metallica - Remember Tomorrow

15 Haziran 2011 Çarşamba

gecikmeli.

Burada durmak yerine yapmam gereken şeyler var. Kaçarcasına yatağa gidip uyumak bunlardan bir tanesi. Yaptıklarımı yapmak yerine yapabileceğim çok şey var. Hiç yalnız bırakmadılar, hep vardılar, sağolsunlar.

Bir anda mutsuz olmak, her şeyin fazla sıradanlaşması, basitleşmek, basitleştirmek, bayağılık. Çok çabuk gelip yerleşiyorlar hayatıma. Hiçbir değerim yokmuş gibi hissetiriyorlar ve bunlarla uğraşmak yerine asıl yapmam gerekenleri yapmak çok daha kolay geliyor. Halbuki tam tersi olmalıydı, ama öyle değil maalesef. Zamanın kaybolup gittiğini düşünüp durmak sıkıcı.

Hoşlanmadığım şeylere sandığımdan daha çabuk tepki veriyorum. Acele kararlar verip bir an önce önlem almaya çalışıyorum. Hayatıma istemediğim şeyleri sokmayacağım, istemediğim gibi davranmayacağım kimseye. Ne gerekiyorsa onu yapacağım.

Uyum sağlamak neden bu kadar zor? Çünkü ben değiştim ve insanlar henüz bunun farkına varmadılar ya da beni değişmeden önceki halimle düşünmek istiyorlar. Beni en çok zorlayan da değiştiğime inanmamaları. Basit şeylerden arındım ben. Ağzımın payını aldım diyeyim. Sözcüklerimi seçerek konuşuyorum hep yaptığım gibi. Yoğurdu da üfleyerek yemek istiyorum. Çok zorlayan olursa açıkça söyleyeceğim her şeyi. Acı gerçekler söylendiğinde çok farklı bir şekle bürünebiliyor. Bazı şeyler söylenmediğinde zararsızdırlar. Bazen de mecburiyetten söylenip huzur kaçırırlar.

Tek yapmam gereken iletişimi koparmak. Sadece uygun zamanlarımda iletişim kurmak. Başkaları seçmesin yani, ben seçeyim artık. Yoksa yazık olacak bana.

Gidip uyumak yerine niye burada durup bunları yazıyorum? Çünkü söylemem gereken şeyler var. Günü bitirmekten daha fazla istiyorum söylemeyi. Buraya yazıyorum, ama bunları söylemem gerekenler okusun diye değil. Okumayacaklar, bilmeyecekler belki ama yazınca ben kendimi kurtarıyorum. Aşırı şeyler de yazılabilirim ama yapmıyorum. Yazmak söylemekten iyidir bu yüzden. “Yazı, düşünebilmek için iyi bir olanaktır.”

“Söyleyeceklerim var. Biriktirdim onları, biraz daha biriksin diye bekliyordum. Beklemek gereksizmiş, bunu anladım. Yazmalıyım.”

“Her zaman bir yerlere yetişmem gerekiyormuş gibi hissederdim ve bu yüzden de bir şey yapamazdım. Bu değişmişti, artık kurtulduğumu düşünüyordum. Tekrardan aynı duyguya kapıldım. Bu sefer izin vermeyeceğim. Çünkü bir şeyleri eksik bıraktığımı düşünmek bir yerlere yetişmem gerektiğini hissetmekten daha kötü.”

Yine sayıklama! Bİr öncekini kesinleştireyim. Ne yaptığım anlaşılsın.

Bir başka yazı daha yazacağım. Bu burada bitiyor.

14 Haziran 2011 Salı

gecikmesiz.

Basitçe yazıyorum: Yazı, düşünebilmek için iyi bir olanaktır. Bunun üzerine düşünüyorum. İyi bir olanak mı gerçekten? Fazla yayıldım.
Söyleyeceklerim var. Biriktirdim onları, biraz daha biriksin diye bekliyordum. Beklemek gereksizmiş, bunu anladım. Yazmalıyım.
Ama şimdi değil. Çok fazla dikkatim dağılıyor. Birileri odamın civarında çok konuşuyor, çeneleri düştü, rahatsız oluyorum. Birileri arıyor, kendimle başbaşa bırakmıyorlar beni. Her zaman bir yerlere yetişmem gerekiyormuş gibi hissederdim ve bu yüzden de bir şey yapamazdım. Bu değişmişti, artık kurtulduğumu düşünüyordum. Tekrardan aynı duyguya kapıldım. Bu sefer izin vermeyeceğim. Çünkü bir şeyleri eksik bıraktığımı düşünmek bir yerlere yetişmem gerektiğini hissetmekten daha kötü.
Gecikmeyeyim! Şimdilik bu kadar.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Görüş alanımdayken söyleyeyim: Bana uğursuz geliyorsun Dorian, Tıpkı Bay Eden gibi. Sıradan, yalıtılmış hayatıma çok fazla burnunuzu sokuyorsunuz ikiniz. Sizden gelen her şey benim isteklerim doğrultusunda geliyor,
istemeseydim kendimden uzak tutardım sizi. Bundan hiç kuşkum yok. ~Bu kadar olmasaydınız, bu kadar derinlere girmenize izin vermeseydim keşke.

Hayat; sadece bir an* ve geri kalanı da o anın bıraktıkları değil, birçok an ve tanımlanması gereksiz bir şey. Ne olduğunun, nasıl göründüğünün önemi yok çoğu şeyin, bir arada ne ifade ettikleri önemli. Her şey 'olduğu gibi', yani 'neyse o'. Anlar da öyle -birbirine bitişen- bir bütünün parçaları, hayata içkin. Oldukları gibiler; gördüğümüz gibi veya olmalarını istediğimiz gibi değiller. Öyle olsalardı her şey iyi, her şey bize göre, her şey güzel ve kaçınılmaz olarak her şey anlamsız olurdu. 

Benimle ilgili hiçbir şeyin anlamsız olmasını istemiyorum. Bir şey söylediğimde havada asılı kalması, birinin onu yakalamaya çalışması, anlaması için gereğinden fazla çabalaması vb. gerekmiyor.

Oldukça uzun bir yazıya başlamıştım, çeşitli sebeplerden dolay fazla ayrıntıya girmiyorum. Geçiştirmek de istemiyorum. Sözü bir yere getirecektim, erteliyorum. Sonra yazacağım.

Daha önce anlattığım bir şeyle ilgili susmalarım halihazırda tartışılmış ve çözülmüş bir şey olduğu içindir bazen. Çok da deşmeye gerek yoktur, o yüzden susuyorumdur. Bazı şeylerin görünmemesi gerekiyormuş, her şeyi anlatmak isteğim benim şu anki halimin tek sebebi. İstemeseydim bunu da yapmazdım, istedim, istememeliydim.

Yani diyorum ki bildiklerin zaten benim sana anlattıklarımdı ve sen beni onlarla vurdun.

Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor.
Aynı dilde konuşmuyoruz. 

Dün duyduğum bir şey:
İyi bir öpüşmeden sonra her şey teferruattır.
Öyle aslında diye düşünmekten kendimi alamadım.


Şimdilik bu kadar, gerisi

SON-*Ra


.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

üşengeç




 doluyum ve yazamıyorum. zihinsel olarak çok yorgunum. erişmek istediğim noktaya geldiğimi duyumsadıkça hiçbir şeye isteğim kalmıyor. bir an önce gidesim geliyor buralardan: ihtiyaçtan, eksiklikten, yetersizlikten.
Yaşasın şopi pessimizmi!







insanları tartışmayacağım, çünkü bu bana varışı olmayan bir çaba gibi geliyor. hem basit insanların yaptıklarının tartışılacak bir yönü yok: basit insanın davranışları basittir, kendisine nasıl öğretildiyse öyle davranır, kendisini geliştirmez, yeni olan her şeyden korkar, üretmez ve bunu kavramak için derin derin düşünmek gerekmez.

hepsini kafamdan silip atacağım. başkaca yapacaklarım da var, onları da öykünün kahramanları yapacak. yani kurmaca karakterler kiraladım bu iş için, onlar bana yardımcı olacaklar. karşılık olarak ne vereceğimi de sonra anlayacağız.

boş zamanlarımda kendimi eğlendirmek için hikayeler uyduruyorum, bayağı şiirler söylüyorum, yapay görüntüler canlandırıyorum kafamda. beynimde fırtınalar estirip işe yarar bir şeyler çıkarıyorum ortaya. boş zamanım da bol maalesef.

en son uydurduğum öyküde insanlardan nefret eden pasaklı bir adam var. somut olarak kimseyi öldürmese de o bir katil. küçük bir evi var. öldürdüğü her canlı için evinin etrafına ağaçlar dikerek küçük bir orman oluşturmuş. bu yüzden akıl sağlığı bozulmuş, dengesini kaybetmiş. ağaçların kendisiyle konuştuğunu düşünüyor.

dahası da var ama üşengeçliğimden yazmıyorum. eğlenceli bir deneyim benim için. bu kadarı bile.




az önce bir şeyi açıkladım. dikkatli okurun sorabileceği soruları peşinen yanıtlamak onları başka sorular sormaya yöneltir diye. soruları sorduklarında ben yanıtlamayacağım. gözünü sevdiğimin dünyası...



burada olmayan her şeyimi çok özledim.

ve

no pain no gain!

13 Mayıs 2011 Cuma

öylesine yazdım gibi ama öyle değil, gelişine

upuzun ve kocaman uzanıyor yığın. etrafımı çevrelemiş, içinde boğulacakmışım gibi, nefes almakta zorlanıyorum. yalnızca yükseklikten. nefes almak zor çünkü hava basıncı düşük.
yakınımda değil ama sürekli kafamın içinde. aslında yakınımda yani. gördüm ya bir kere, gözümü kapattığımda da görüveriyorum.

bazen devriliveriyor. kıvrım kıvrım kıvırıyorum, esniyor, kırılacak gibi oluyor. sonra da çok uğraştım, yeter diyorum da son anda elimden kurtuluyor.

koskocaman dağ işte. 5 ay boyunca seyredip durdum.





sadece "zamandan çalınmış bir an" değil fotoğraf. ben hep böyle düşünmeyi yeğlemiştim.
aynı zamanda da beyni tembelleştiren bir araç.

gördüklerimiz iz olarak işleniyor beynimize.

peki bizim beynimiz gördüklerimize işliyor mu? bakışımız yani.

hani duvarda bakışımızın izi var ya. sözü buraya getireceğim.

bakan baktığı yere işaretler koyup yeni haline tekrar bakar, baktığının anlamını değiştirir, tekrardan anlamlar yükler, bir de öyle bakar. sonra önemserse bakmaya devam eder, önemsemezse de beyninin bir yerlerine hapseder, haritalarını çıkarır, şemalara döker. ihtiyacı olduğunda da geri çıkarır, kullanır, sonra tekrar rafa kaldırır. ah ne duyum.

ve

beyin bunların hepsini araçsız yapar. nesneyle doğrudan bağlantı kurmak bu yüzden çok önemli. araçsız olunca yanılma payı neredeyse ortadan kalkar. istenilen durum bu yani.

işleriz görüntüleri. istediğimiz gibi görelim diye makul bir hale getiririz. sözgelimi gördüklerimizle ilgili iyi bir şeyler hatırlamak istiyorsak kusurlarından arındırırız, bazı kısımlarını eksiltip bazı kısımlar ekleriz, olmasını istediğimiz şekle uydururuz. kötü görüntüler de genelde unutulmaya, bilincin en görünmez yerlerine itilmeye çalışılır.



-------

bir şekilde, baktığımızda kendimizi görürüz. göremezsek, kendimizde görmek istediklerimizi baktığımıza ekleriz.

görmek istemek. hmmm. istemek ne kadar zorlama bir edim.

------

sözcükleri bilemeden keskin cümleler kuruyorum. bir insanı felakete sürükleyebilecek bir davranış. pek sık yapmazdım ama nedense engelleri kaldırdım. gelişine söylüyorum, düşünmeden.

bir de yazarken yazdıklarımı düşünmem var. parçaparçalığım bu yüzden. özgür hissediyorum ve oldukça iddialı ve asılsız bir söz söylüyorum:


'fotoğraf'tan nefret ediyorum. 

şimdi bu sözü sınırlandırmam gerek. zaman iyi bir sınırlayıcı.

bugün fotoğraftan nefret ediyorum. 


böyle bir cümleden sonra bağlamı tam oluşturamadığımdan herhangi bir neden belirtmeliyim. beklentiler bu yönde olur genelde.

bugün hala burada olduğum için fotoğraftan nefret ediyorum.

ve bu cümlenin öncekilerle bağlantısını kurmak gerek. bir satırbaşının ilk cümlesi olabilir bu. ya da bir yazının son cümlesi. konumlandırmayı şimdi yapmayacağım. zaten öylesine bir uğraş şu an yazdıklarım.

yazı fotoğrafı döver.

yazı da beynimizin ellerimiz yardımıyla bir yerlere iz bırakması nihayetinde.

bu kadar kendimden emin olmak korkutuyor beni.


------


öylesine, yazmış olmak için ve güzel zaman geçirmek için ve belki biri okur diye bir şeyler geveliyorum elimde.
küçük düşünceler barındırıyor bu yazdıklarım, daha sonra tekrar kullanacağım onları. o yüzden not almak gibi düşünmek lazım. bu açıklamayı yapmak zorunda hissetmem ne kötü. kendimi özgür sanıyordum halbuki.


:)

-----

dün akşam ortalığı temizlerken pembe pantere benzeyen bir köpek gördük. çok dalga geçtiğim için kendisinden özür diliyorum.

bit artık.

1 Mayıs 2011 Pazar

seyrek

bir satırbaşı başlamasa (kendiliğinden), başlatmasak bu sefer (etkiyle), yazmasak, yazmayalım.
yazmayalım o zaman.

kimin ne yaptığı, nereye gittiği, ne yiyip ne içtiği çok da önemli olmasa.
düşünmesek, görmesek, duymasak.
nesneler anlatmasa.
anlatmak istediklerinden fazlasını anlatmasalar.
sussa tüm evren.

nasıl bir bilinç atfetme durumuysa artık.

yazmayalım.

sokakta aksayarak yürüyen kadının başına gelenleri, bir arkadaşın sevgilisiyle neden tartıştığını, birinin eylemde kafasına çarpan taşın ne kadar ağır olduğunu ve ne tür bir hasar verdiğini, yasaklı sözcüklerin bolca bulunduğu sitelerin neden 'girilmez yasak kardeşim' olduğunu, bize sunulan imkanların, eğitim sisteminin, sağlıksız beyinlerin, aşkın, sevginin, vefanın, çokyüzlülüğün, umursamazlığın, toplumsal uyuşukluğun...

üzerimize serpilen ölü tozlarının. ölülerin.
 pırıltıları.

ne gerek var bilmeye, anlamaya.

bilmesek. anlamasak.

korkmasak.

yazmasak.

ne diye yaşardık? sıkıcı olurdu hayat.

şimdi ne diye yaşıyoruz? 

bak, yığınla cevabım var buna:
uyumak, yemek yemek, sevişmek, düşünmek, zaman geçirmek, hayal kurmak, para kazanmak, çocuk yapmak, şiirler yazmak, müzik yapmak, anlamak, bilmek (başa döndüm), sevmek, dedikodu etmek, üzülmek, 'umutsuzlanmak', kültürlenmek, eğitilmek, küfür etmek, kavga etmek, seyretmek, fark etmek, pes etmek, yok etmek, hazzetmek, hazmetmek, def etmek,,, 

olmak, eylemek, kılmak. 

farklı yaşam formlarına dönüşebileceğimize inanmak. 

ve benzerleri, benzemek, oynamak, dönüşmek, gelişmek, taş atmak, yok olmak, var olmak,

'için.'


bu kadar anlattıktan sonra.
başa mı döneyim. başım mı dönsün. baş mı bana dönsün.

???

30 Nisan 2011 Cumartesi

düzensiz. eksik. yabancı. içtenliksiz. soğuk.
anlaşılmaz. nedensiz.
kırıcı. kırıcı.
saçma.

istenmiyorum artık.

yeter!





Odin! Sen de git buradan. Beni rahat bırakın.






.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Koşmak. Özgürce. Ne Diye?

Hızlı, anlamsız, telaşlı yaşamak zorunda kaldığımdan ayrıntıları atlıyorum ve kendime zaman ayıramıyorum. Üç noktalara küstüğüm için de bu cümleyi böyle yazdım. Aslında şöyle yazacaktım: "Hızlı, anlamsız, telaşlı yaşamaklar... Ayrıntılar? Ben?" Bir çeviriciye ihtiyaç duymadan kendi yazdıklarımı anlamak gibi olağanüstü sayılmayacak bir yeteneğim var. Ne güzel değil mi? Sözü dolandırıp kafa karıştırmayı da Oğuz Atay kahramanlarından öğrendim.  Bir sonraki satır başında da bundan bahsedeceğim, göreceksin.

Bir kadın vardı, ne demişti? "Hayat tamamen yanlış anlamalardan ibarettir." Çünkü o kadın dinlediği şarkıların sözlerini yanlış anlayıp kendisine hoş gelen şeyler düşünüyordu. Bu düşündüklerinden dolayı da dinlediği şarkıları seviyordu. Ya da dinlediği şarkılardan anladıklarını seviyordu da şarkıların pek bir önemi yoktu. Kadının bileceği iş. (Bu kadının hikayede olmasının nedenini bilmiyorum. Bir şeyler düşünmüştüm ama artık nedenlerini unuttum. Toparlayacağım elbet. Bu da benim bileceğim iş.)

Sadece şarkıları yanlış anladığı halde bir kalıba yerleştirdi düşüncesini, çok da basit bir genellemeyle hayatın yanlış anlamalardan ibaret olduğunu söyleyiverdi. Belki de bir başkasından duymuştu bunu, bir yerlerden okumuştu. Bunun üzerine pek düşündüğünü sanmıyorum.


Örneğin:
1. i'm not normal, i feel immortal (doğrusu)
2. i don't know why, i feel immortal... (yanlış anlaşılmışı)

İşine geldiği gibi anlama saplantısı onda da vardı (Çoğu kadında olduğu gibi, deseydim burada taşlardın beni. Ama öyledir, buna inanırım.) Şimdi yanlış anladığı şeyler üzerinden düşünceler geliştiren bu kadının bütün hayatı boyunca bunu yaptığını söylersem ve sonra da 'doğru' olanlarla karşılaşıp hayal kırıklığına uğradı desem ne olur?

O kadın umursamazlık maskesinin ardına gizlendi. Hiçbir şeyi umursamadığını sanıp durdu. Halbuki 'hiçbir şey' o kadar basit değil, olamaz. Başka bir düşünmenin konusu bu.

Ayrıntılara takılıp onları çoğaltmayı seviyorum. Kahramanlardan bahsederken nerelere geldim.

Kendime zaman ayıramıyorum desem de boşluklarda sevdiğim şeyler yapıyorum. Düşünüyorum sözgelimi. Okuyorum. Çoğaltıyorum içimdekileri.

Gazetede bir yazı okurken iki sözcük beni çok etkiledi: Risk ve kırılganlık.Küçük defterime yazdım bunları ve neden beni bu kadar etkilediklerini düşünmeye başladım. Sonra bir anda başka bir sözcük belirdi zihnimde: Denge. Bu üç sözcükle nereye varılır bilmiyorum. Niçin böylesi bir ruhsal salınım yaşadığımı da anlayamadım. Ama bunların benim için çok önemli olduğunu hissediyorum.

Sesler de önemli benim için. Özellikle insanların sesleri. Biri çok güzel şiirler yazar, çok derin ve sekmeden, atlamadan, vazgeçmeden, kendinden emin düşünür, bunlardan dolayı da başkalarının gözünde devleşir afmsaçöfd

yahu bana ne.
neyse işte, bir kez konuşur. Onun hakkındaki bütün düşüncemiz ses tonunun gazabına uğrayabilir. bunu anlatmaya çalışıyorum. Ya da saçma bir şey söyleyen birinin sesi güzeldir, söylediklerini örter bu ayrıntı.
Çok önemli bir şey söyledim, ama üşengecim. Pff...


Niye okuyorsun bu yazdıklarımı?
--------------------------------------


Yapamadıklarımın listesi. Çok kabardığı için vazgeçiyorum.

Virgin Suicide filmini izlemem gerektiğini düşünüyordum. Geçenlerde bir ailenin başına gelenlerden sonra radyoda bu filmden bahsedildi. Daha da dikkatimi çekti.

Niye izleyemiyorum? Niye yapamıyorum? Niye?

Düşündüklerimi eyleme geçirme konusunda zaaflarım olduğunu biliyorum. Bundan kurtulmak için birkaç girişimim oldu. Sonra da yanlış yerde olduğumu anladım ve kafamı kuma gömmek istedim.

Sıkıldım...




Şunlara da bir bakmak iyi olur sanki:

                                                                                          





Manidar başlık için de söyledim söyleyeceğimi. Çeviriciye ihtiyaç duymuyorum demiştim.

zzzZZz.

20 Nisan 2011 Çarşamba

akış 2

... size haksızlık etmişim sizin bir suçunuz yok ben başkasına kızdım ben başkalarına da kızdım hani her şeyin iyi olmasını isterken hiçbir şeyin iyi olmadığını anlamak var ya büyük hayalkırıklığımız eksik kalan yönümüz düşüncemizin tek yönlülüğünü yüzümüze vuruyor umursamıyor bizim halimizi kendime de saygısızlık ettim kendimi inandırdığım şeyler yüzündendi hepsi bir insan neden bile isteye kendisini kandırır ki? böyle bir saygısızlığı kendisine niye yapar? daha çok yoruluyorum daha çok düşünüyorum daha çok 'bir şeyler yolunda gitmiyor' daha 'zaman geçiyor' yavaş ve tepetaklak oluyor neye baksam engelleri aşmak kolay gibi görünüyor ama ben yıkmaya çalışıyorum onları neden? kabuğum sağlam çünkü bir şeyler yolunda gitmediğinde beklentilerim boşa çıktığında istediklerim olmadığında sorunların kaynağını başkalarında arayacağımı biliyorum en büyük engelim bu bunu ortadan kaldırdığımda geri kalanlar için çok düşünmeye gerek yok benim hatam yok benim hatam az yerine ben mükemmel değilim 'yine' sen demek kolay sen diye başlamak kolay güzel hissettirdiğin gibi çirkin de hissettirirsin çok çok kolay bunlara bakıp bakıp güleceğim bunların geçip gideceğini biliyorum bunlarsız da düşünebiliyorum hep 'o halde' neden bunca mutsuzluğum yine kandırdım kendimi sözcüklerle oynarken yakalandım kendime ve kızdım sonra kendi kendimin dengesini bozuyorum ve tutarsızlığımla kavga ediyorum başkasının başkalarının yapamadığı ne varsa tabii ki ben yapacağım kendime zaaflarımı kullanacağım başkalarından önce ki bileyim nasıl tepki vereceğimi başkaları bilmesin zaten 'kimse bilmez' birkaç sözle her şeyi berbat etmeyi beceren insanları anlamaya yaklaşıyorum çok sevdiği insanları türlü gereksiz bahanelerle kendisinden uzaklaştırıp yalnız 'olan' sonra da pişman 'olan' insanları anlamaya yaklaşıyorum ve bana uygun olmamakta direten ve çok katı bir şekilde bunu dikte eden 'inandırmamaya' çalışan bu saçma ortamda bile 'kabullenmemekte' ısrar edip kendime 'göre' bir oluk bulup mutlu 'olmaya' varlığımın sebeplerini bulmaya ve insanların akıllarında kalacak bazı küçük ayrıntılar oluşturmaya değerler yaratmaya doğru akıp gitmeyi yeğliyorum mutlu olmak için bir çok fırsatı varken ellerinin tersiyle bu fırsatları iten insanları da anlamıyorum bunu anladığım zaman hayatımdaki en büyük sorunlardan birini çözmüş olacağım bir diğer sorunum için de tek kişilik bir 'arama kurtarma' takımı oluşturmam gerek sık tekrarladığım sözcükler için mesela 'şey' 'çabalamak' 'tutarsızlık' 'hissetmek' gibi ve sorduğum soruların cevaplarını bulamamak sıkıcı aynı yerde dönenip duruyorsam bir şey yapmanın zamanı gelmiştir ve bir de bu 'zaman' sözcüğüne de taktım bir başka karşılığı olmalı bu sıktı bu bunalttı bu artık çıkıp gitsin içimden uçmasını öğrenemem ben ama koşabiliyorum siz de bunu yapamıyorsunuz ayaklarımın önünde biriken sulara da ihtiyacınız yokmuş anladım yağmurlar zaten sizi buluyor sizin bir suçunuz yok haklıydınız o adam ışıkla mücadelesinde yenildi bu onu kızdırdı kendinden geriye kalanlara baktı ve bir yanını dışladı hepsi bu sonra yine kızdı sonra üzüldü. birkaç gündür çirkin 'hissediyor'.

hiç sevmemiş kendisini. ama sevmiş başkasını.

17 Nisan 2011 Pazar

akış

Hep birlikte üşüşün başıma kuşlar kafamın içinde uçuşun boca edin bütün pisliğinizi üzerime hepinize anlatmak istiyorum her şeyi eksiksiz olduğu gibi kendime doğru yontulmuş aklıma geldikleri gibi söyleyeceğim size bitkinliğim gökyüzüne yol olacak izinizden gideceğim bilmediğim diyarlara dinleyecekseniz beni neden uçmayı öğrenemediğimi de söyleyeceğim yürümesini öğrenemediğim gibi düşlerden düşüp yıldızlara dokunamadığımı da beceremediğimi sakin olamıyorum her şey iyi her şey güzel ama nedenler bilmediğim nedenler benden çok şey götürdü bir de siz varsınız siz olmasanız kendimi bu kadar kandırmayacaktım belki bazı şeylerin olanaklı olduğunu sizden öğrendim kanatlarınızdan tutsam taşıyabilirdiniz beni buna inanmıştım ben sizi her gördüğümde çok şey düşündüm onların da kanatlarından tutsam götürürlerdi beni uzaklara beklerim ben yağmurlar yağarken önümde sular birikir gelin yıkanın kuruyunca uçun gidin başımdan gidin görmeyeyim inanmayayım bir daha kandırmayın beni yalnız kalayım da alışayım ne yaparsanız yapın ben yine buradayım. yorgun argın bekliyorum.

yalan söylüyorum.

hiç sevmemişim kendimi.






16 Nisan 2011 Cumartesi

"sadece bu kadar."dı. değişti her şey. 



...

10 Nisan 2011 Pazar

Kendimize sınırlar çizmeliyiz ki çarpınca durabilelim. Fazla yayılmak iyi değildir.

Hayatı hep siyah-beyaz görmek isterdim. Şimdi vazgeçiyorum.



 
            Işıklardan korkmak? kim neyi kazandı?
            Bizden geçti sizden ne haber?


                                                                               
                                   

Böyle ıssız, sessiz sakin, yalnız otururken
bazı şarkılar dinlerdim de hiçbir şey anlatmazlardı;
bir şey ifade etmeden sadece ses çıkarırlardı.
Şimdi farklı. Seslerin bellekleri var. İnsan unutur ama sesler unutmaz.



Hisler de öyle.

***

Günler geçse bile umursamak istemiyorum artık. Sıkıldım.




....

9 Nisan 2011 Cumartesi


Adı neydi bunun?
Çok da önemli değil. Bir filmin Olric'i. Birinin sohbet arkadaşı. Blog gibi bir şey.
Anlatma ihtiyacı olabilir bunun adı. Benim adım da konu anlatımı olabilirdi. Neyse ki olmamış.

Bir kitapta iletişim kurma zorunluluğundan bahsediyordu. İlgisiz hayaller kurmuştum okurken. Tabii ki unuttum neler söylendiğini. Nermi Uygur'un kitabıydı. Bir kitapçının önünde beklerken biri yanıma gelirse onunla konuşmak isteyebileceğimden bahsediyordu. Beni düşünerek yazmamış tabii. İnsanları düşünmüş. Sosyal canlıları. Sosyalleşmek için yapay çabaları olan yaratıkları. Sosyal yalnızları. Yalnız sosyalleri.

Benim de kahve makinem var. Çok sıkılıyorum bazen, gidip ayaküstü sohbet ediyorum onunla. Çok iyi geliyor kesinlikle. Geçen gün gazete yazılarıyla ilgili bir şeyler anlatırken yakalandım kendime. Bir filozof bir şey söylermiş, bizi ikna edermiş. Sonra bir diğeri onun tam tersi bir şey söyleyip yine bizi ikna edermiş. Peki hangisinin söylediğini kabul edecekmişiz? Bana ne be. Ben adamın ne söylediğini aklımda bile tutamıyorum. Ama nasıl söylediğini ve düşüncesine ulaşırken hangi yollardan geçtiğini çok önemsiyorum ve bunu anlamaya çalışıyorum. Ezberciliğe karşıyım. Bir de kahve ve kurabiye muhabbeti yaptık. Her şeyin hazırına alıştırmışız kendimizi. Akşama kadar hazır kek yiyorum bazen, öğrenciliğimde yaptığım gibi. Annemin kurabiyelerini özledim. Kahve makinesiyle bu konu hakkında düşündük. Annem bazen kurabiyeleri yakardı, ama hazır kekleri hiç yanık görmedim. Yanık kurabiyelerin nesini seviyorum?

Yanık kurabiyelerin kendi çapında yaşanmışlıkları var. Gecikmişlik saklıyorlar yanık dereceleriyle orantılı olarak. Belki biraz da unutkanlık ve hatta yılgınlık da sayılabilir anlattıkları arasında. Bir yanık kurabiye sadece bir yanık kurabiye değildir. Bir de anne yaptıysa hiçbir şeye benzemez o. Fabrikasyon değil yani.

Futbol da sadece futbol değil mesela. Futbol umut etmek ve sonrasında hayalkırıklığına uğramaktır.

***

Havanın sürekli değişmesi sinirlerimi bozuyor. İnsan yaşadığı yerin havasına benziyordu ya hani... Çok kötü benzetti beni bu havalar.
 Bukalemun gibi oldum. Ruh halim sürekli değişiyor. Kararsızlık ve belirsizlik ne kötü. Ne sevinebiliyorum ne de üzülebiliyorum. Bambaşkayım burada.


Kahve makinesinin dili yok,
ama ben ondan çok şey öğreniyorum.



Ve;

"Ben de herkes gibiyim: Dünya gerçeklerine oldukları gibi değil de olmalarını istediğim gibi bakıyorum." (Simyacı'nın 57. sayfasından)

Dostoyevski karakterlerine benzeyen yanlarım var.



...

3 Nisan 2011 Pazar

boşluk, okumak, yazmak, duvar

Neyin geleceğini bilerek beklemek hayatta yapılabilecek en sıkıcı eylemlerden biri. Boşluğa bakınca sadece bir boşluk görmemek de sıkıcı: boşluk rahatsız eder ve onu ortadan kaldırmamız gerekir. Aslında yaklaşmamız gereken ve geleceğini bildiğimiz şey boşluğun içindedir ve biz onu doldurmak zorundayızdır. Boş boş bakınca illa bir şey görmem gerektiğini düşünmem anlatılamaz, ama zorunluluklar bundan geliyor. Boş sayfaya bakınca yazma isteği de öyle.

Boşluğu ortadan kaldırmak... Gerçekten yapmaya çalıştığım bu mu? Yoksa boşluklar yeni boşluklar mı yaratır? Öyle olmalı ki bir ilerleme olsun,bir şeyler değişsin.
O halde bir şeyi başka bir şeyin yerine koyunca eskisi nereye gidiyor?

                                                 ***

"Okumak yeni oluşmaya başlayan bir şeye yaklaşmak demektir."*
Heyecanı buradan geliyor olsa gerek. Yeni bir şeye adım atmak ve yavaşça ona yaklaşmak. Yaklaştığın şeyi satır satır kendin yaratmak bir anlamda. Boşluğa yaklaştıkça içini doldurmak. Okumak işte: kendi kendini yaratmak. Hiçken bile. Sözcüklerle.

Ve boş duvarlar... Baktıkça beynimin içinde o duvarları dolduracak düşünceler bulmaya zorluyorum kendimi.
Göz izleri buldum sadece. Bir ben bakmıyorum ne de olsa.

Görebilmek işte... En gerekli yetenek aslında.
Çok uğraştım bazı şeyleri görebilmek için.



___________________________
*Italo Calvino

2 Nisan 2011 Cumartesi

Sancı

        Değişim

             Dönüşüm


                             Hayallerindeki hayattan kovulmak.
                             Başkalarının anlamlarını yaşamak.
                             İçine yığılmak ve tükenmek yavaşça.



                    
           Benimle birlikte yürüyen ağaçlar için üzülüyorum...