saçmalamak özgürlüktür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
saçmalamak özgürlüktür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2013 Pazartesi

bir sözden yola çıkarak gelinebilecek bir noktaya böyle geldim

Ece Ayhan, İkinci Yeni şiirini "yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi" olarak nitelendirirmiş.

“Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi

Ala ala hey! Artık şarkı olacak
Şiirin döndermesine genç hallaçlar ve
Kuşbakışlı çocuklar karşılık veriyorlar
Salarak gürlüklerine göğün uçurtmalar, hurra!”


hhgheyterebe. bir yazıya başlamak bazen zor geliyor. o halde başlamasam daha mı iyi? bazen zorunluluk duyuyorum yazmaya karşı, başlamak zor diye vazgeçme rahatlığına eremiyorum. yazmazsam gidip uyumam gerekiyor (aklıma ilk bu geliyor.) "bu(?) kapı"yı bir şekilde kapatmak adına ya yazmam ya da günü bitirme provası olarak görülebilecek gün ortası uykularına sığınmaktan başka bir de kafamı boşaltmaya yarayabilecek ne gelirse akla onları yapmaktan başka aklıma pek bir şey gelmiyor. gelmiyor aklıma bir gelmeyen bir aklıma. "şey". 

Ece Ayhan'ın ikinci yeni şiiriyle ilgili söylediklerini, hakkında yazmak isteğim konuyla -sapma'yla- ilgili bir çıkış ararken buldum. Daha doğrusu söze nasıl başlayacağımı yine bilemediğim için yazmak istediklerimi merkeze alıp yarım yamalak hatırladığım bazı okunmuşları tekrar okumak istedim. Evet, odaktan ayrılmayarak alakasız şeyler okuyup anlatmak istediklerimle ilişkilendirebiliyorum - birçok insanın farklı şekillerde yaptığı gibi! 

sorun şu: bazı insanlar şiir gibi konuşmaya çalışıyorlar. yüksek şiir, çok kolay fark edilir şekilde, yoğundur ve çok-anlamlıdır. okuyanına yeni tasarımlar oluşturma imkanı sağlamaya çalışır ve çoğunlukla da başarır (yüksek şiir dedim özellikle). yeni anlatım biçimleri kazandırır. (bahsettiğim şiir elbette bu kadar değil - bilinçli olarak indirgedim.) (açıklamalar yapmaya zorunlu hissedip durmam mahalle baskısından)

insanların şiir gibi konuşmalarında ne gibi bir sorun var? şiir dili gündelik dilden epey farklı. yani sıradan bir konuşmada çeşitli sapmalar kullanılması anlaşılmayı güçleştirir. şiirin yazımı aşamasında geçen süreyle anlık bir konuşmanın oluşturulma süresi arasında yıllar kadar fark var. çeşitli nedenlerden ötürü konuşanın ifade etme yetkinliği şairin şiirindeki ifade gücünün yanında  çok basit kalacaktır (konuşan şairse bile - konuştuğunda "bence" bir şair olmaktan çıkıp konuşmacı olur o). o yüzden sorundur günlük, kolay tüketilebilir ve akılda çok az kalması beklenen sözler üretenlerin çabası. bunu çözmek için; kolay anlaşılır bir dil kullanmaya çalışmayı, kısa cümleler kurmayı, sözü eveleyip geveleyip karmaşıklaştırmaktan kaçınmayı öneriyorum. en çok da kendime. 

bunları anlamsal sapmalarla dolu konuşmalardan hiçbir sonuç çıkaramadığım için yazdım. tabii ki yine kendime - kendi anlayacağım şekilde - bencilce. böyle olması elbette başkalarının benimle ilgili fikir üretmesine engel olmamalıdır. (demek istediğim okuyabildiklerinin kıymetini bilmeli herkes - okunmasına izin verilenleri okumak çok ayrıcalıklı gelir bana. bu yüzden yazan çizen insanlara gerekenin dışında fazladan saygı duyuyorum.)
--------------------------------------------------------------
bir de şarkı:

Thirty Seconds To Mars - Northern Lights




3 Kasım 2011 Perşembe

hangimiz değiliz ki öyle değiliz ki hangimiz öyle hangimiz öyle değiliz ki (iki şarkılı kısacık yazı)

Bugün değişik bir gün. Hayatı bombok edecek iyimser fikirlerle doluyum. Saygısızlık olmasın diye larva olarak kalsınlar istiyorum. (Ne o? diye sorma - İyimser fikirlerden bahsediyorum.)

Bilinçaltımda yer edinmiş bir sorundan da bahsedeyim yeri gelmişken. negatif'i anlama kılavuzlarına konu olacak bir sorun bu, ama artık negatif'i anlama kılavuzlarını yazmayacağım. Çünkü anlamayın onu, bilmeyin, görmeyin ve hatta düşünmeyin, hayal etmeyin. Her neyse, konuyu dağıtmayacağım.


1. Gönderme
2. Referans (Reference)

Dilbilgisi (belki dille ilgili başka tür kaynaklar da olabilir, bilmiyorum nerelerden besleniyorsunuz) kitaplarında falan bu iki sözcükle ilgili bir şeyler öğrenilebilir. Benimle konuşacak insanın bu iki sözcükle içli dışlı, haşır neşir, çatır çutur olmasını bekliyorum. Şu hayattan sadece bunu beklemek istiyorum.

Bir de şöyle bir şey söylemek isterdim ki söylemedim sayın: "What the fuck is going on!"
Ama söyledim. Okuduysan görmezden gelemezsin.

Ve bu yazının ana konusu şu:
Çok iyi biliyorum, bensiz de güzel bir hayat olabilir. Hatta bensiz hayat güzel olur.
Ama üzülerek söylemeliyim ki ben varım ve beni görmezden gelemezsiniz. Çünkü yazdım işte.

Bir de fikirler bulaşıcı olabiliyor. Hasta edebilirim insanları.
İfade özgürlüğü varsa benden uzak dursun. Yoksa da bizahmet birileri icat etsin. Olmayan bir şey üzerinden atıp tutmak istemiyorum.

Kısa dedim ama yine uzadı bu. 30 yıldır yazmadığımdan olsa gerek. Bir 30 yıl daha susarsam roman da yazarım ki o zaman dünya tümden bombok olur. İnsanlık için büyük adımlardaN sayılmassı gerekli o yüzden: bu yazı. Zı.

Not: Hiçbir şey okumuyorum. Aptallığımı maruz görmeyin, mazur da görmeyin. Sesinizi yükseltin. Bu göklerin bağıran insanlara ihtiyacı var.
+
Not2: WhaDaFuckIzGoinoooan! (Mümkünse brutal ve hep birlikte)



                       Foo Fighters - Have A Cigar (Pink Floyd'dan ÇeviRme)


                            Duman - Helal Olsun (Bu da kendilerinden arak olsa gerek)

(İlk paragraftan sonrasını yazmayacaktım. Yazığım için başlığı da değiştirmeyeceğim.)

 Yama:
Ek$i Sözlük'te "insanın kendini en değersiz hissettiği an" diye bir başlık var. (buradan dümdüz gidebilirsiniz)
Resmen hayatımın sağlamasıdır bu başlığa yazılanlar(ın çoğu). Örümcek adama, süpermene ve bülent başgana sesleniyorum Bu gidişata bir dur demenin zamanı geldi geçti ve biz nerede yanlış yaptık a dostlar?

6 Ekim 2011 Perşembe

müzeyyen koş, yine uçan tekme dedim ben (müzeyyeni bulamayınca yazı acayip yerlere gitti)

uyarı: +24'tür efendim.

"ulaşmaya çalıştığın şey yerinden kımıldamıyor. ulaştığın zaman ulaşmış olacaksın ona. erişilmez değil onlar. yakınlık-uzaklık söz konusu olabilir ama erişilmez değiller.

erişilmez "kılmak" konusuna diyecek bir şey bulamıyorum. erişilmez olmasının ayrı bir önemi vardır diye düşünülebilir. bu, sevgilisine kavuşamayan insanın hali gibidir: bizi mahveden şeylere "aşkla" bağlanmanın yolu kavuşamamaktan mı geçer illa?

bundan fazlasını beklersen daha iyi olur, belki beklediğine değer diyorum ben de. hayatı bir çırpıda özetleyiveren white rabbit'e de diyorum aynı şeyi. bazı süreçler daha az hasarla atlatılabilir. gereğinden fazla mı iyimserim acaba?"


Böyle bir yorum yazdım alter ego'nun bir yazısına. Onun alanında yer işgal etmeyeyim diye yazdıklarımı buraya -kendi alanıma- almak istedim. Söyleme rahatlığı açısından bir değişiklik ummuştum fakat o kadar da kolay değil bu. Devamını da getiremedim. O yüzden burada biraz saçmalamaya karar verdim.

Burasının -çünkü öyle günlüğünün- rahatça küfredebileceğim bir yer olduğunu düşünüyordum. Aşağılık bir rahatlama yöntemi olarak küfüre karşı değilim. Tabii ki kimseye zarar vermemek, kimseyi incitmemek ilk-koşuluyla. Öteki koşul ise bu küfürün "seksist" olmaması. Ee, ne kaldı geriye? Dahası var ama onu da ben yapmam, bana göre değil. Pekala şöyle diyebilirim ama:
"İşte, bu boktan dünyanın bana ait olduğunu sandığım bir parçasında bile ben rahatça küfredemiyorum." Söyleme rahatlığı da neymiş? Ne rahat ne rahat, ki ben rahat yaşamayı seven biri de değilim maalesseeeffff.

Neyse, hayata kafa göz girişesim, uçan tekme atasım var. Ama yapmam. Çünkü kadına yönelik şiddete karşıyım!

Madem saçmalıyorum, şununla da jübilemi yapayım:

GENÇLİĞİMİZ NEREYE GİDİYOR? (İBRETLİK BİR PAYLAŞIM):

                   Ketum - Katliam Ala Franga

4 Eylül 2011 Pazar

Orta Yaş Şiirine Renkli Elbiseler Giydirmek

Abuk insanı ve ben ortaklaşa halt ettik, zayıf mizah duygumuzla bir işe kalkıştık. Pişman mıyım, değilim. Yaptık işte bir şeyler. Çok eğlenceliydi (en azından biz çok eğlendik). Vadettiğim üzere yaptığımızı bloğumda paylaşacağım ama önce birkaç diyeceğim var.

İlk olarak aşağıdaki yazıdan bahsedeyim. Abuk insanıyla ortak bir bloğumuz var. Adı "Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları". Birkaç yıl önce Tutunamayanlar'dan esinlenerek tutanak tutmaya karar vermiştik. Birkaç sayfa tutanak tuttuk ve Abuk bunları yıllar sonra evde temizlik yaparken bulup bloğunda paylaştı. 2008 tutanaklarını okuyunca çok hoşumuza gitti ve bir süre önce bir blog açıp burada tutanakların devamını getirmeye karar verdik. Ne kadar eğlendiğimizi anlatmak isterdim ama bunu yaparsam bu yazı amacından sapar. Tutanaklarla ilgili bir karar almıştık, yazdıklarımızı kimse görmeyecekti, sadece bazılarını bloglarımıza koyacaktık. Bunun sebebi de insanları rahatsız etmek istememiz ve kimseyi rahatsız etmeden rahat rahat yazmak istememizdir. Bu tabii tutanakları tuvalet ihtiyacımızı gidermek için kullandığımız anlamına gelmiyor (tutanaklardan kalan bir alışkanlıkla yazdım bunu.) Yeri geldiğinde ağza alınmayacak küfürler ediyoruz falan.

Aşağıdaki yazı benim yazdığım bir şiirin ayrıntılı bir tahlili olarak abuk'un kişisel bloğuna sızdı. Şiir benim, tahlil de abuk'un. Bizim eleştiri anlayışımız biraz seviyesiz olduğu için rahatsız edici bazı unsurlar barındırıyor olabilir. Baştan uyarayım. Ayrıca değişiklik yapmadan, Abuk'un uyarısıyla birlikte burada paylaşıyorum bu yazıyı. Şiirin yorumlanması gibi, yorumun da yorumunu yapabilirdim, ama çok zaman alır, çok uzun bir yazı olur, kimse okumaz diye bulaşmadım.

Özellikle söylemek isterim, umarım aşağıda yazılanlar kimseyi incitmez. Ne kadar terbiyesiz insanlar olsak da kimseyi kırmak, üzmek istemeyiz. Unutulmaması gerekir ki aşağıdaki yazı "özgürlük sapıttırır!" mottolu bir blogdan alınan ve gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi olmayan bir eğlence nesnesidir. Bir de metinlerarasılık olayına fazla takılmadan okursak sevinirim.

Ve bu yazı otosansüre uğradı. Sansüre tümüyle karşı değilim, bazen insanın edepsizliğinin bir sınırı olmalı :)
Ve üzülerek belirtiyorum "çünkü öyle" bloğunda yazan negatif'le "Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları" bloğunda yazan negatif maalesef aynı kişi (Dil çıkaran smiley olacak burada).

O halde buyrun, abuk'un negatif'i şair yaptığı o muhteşem yorum:


"Aşırı Bir Yorum Üzerinden Trajikomik Bir Tahlil Denemesi

Uyarı: Bu şiir ve şiir tahlili denemesi hiçbir şekilde ciddiyet içermemektedir. Tamamen can sıkıntısı içerisinde kıvranan Abuk ve Negatif insanlarının ortaklaşa can sıkıntılarını gidermek için ortaya atılmış bir eğlence ürünüdür. Kamuoyunu baştan uyarmayı bir görev biliriz. Sevgiler saygılar.

BİR ORTA YAŞ SENDROMU OLARAK: BEN KİMİM Kİ?

Ben Kimim Ki? 

                      Sevgili dostum, yönetmen Kim ki? Duk'a

beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını
içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar
akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar
kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor.

Negatif
---------------------------------------------------------------

Edebiyat dünyamızın sabırsızlıkla yeni şiirlerini beklediği Negatif Bey, uzun bir aradan sonra biz şiirseverleri sevindirerek yeni şiirini edebiyat dünyamıza hediye etti. Uzun zamandır ortalıklarda görünmeyen Negatif Bey, bu uzun zamanı fazlasıyla değerlendirdiğini kanıtladı bize. Yeni şiir kitabı, "Ben Kimim Ki?" şiirimize yeni soluklar getirdi. Sürekli bir görünüp, iki inzivaya çekilmesiyle meşhur şairimiz, kalemini fazlasıyla sivreltmiş, yaşamını olduğu gibi şiire katmış. Toplam 17 şiirden oluşan kitabı, kitapçılarda yerini çoktan aldı. Neden 17 şiir diye sorarsak, burada da şairimizin güzel göndermesi var aslında. Şiirleri insan yaşamının dönemlerine göndermelerde bulunan şairimiz, yazdığı toplam 17 şiirle biz şiirseverlere birçok şey hatırlatmayı amaçlamış. 17 ise, doğrudan, insanların en güzel yaşı olan 17'ye bir gönderme. "Şairler hep 17 yaşındadır" lafını burada hatırlatmakta fayda var. Bu 17 şiirinde de şairimiz imge dünyasıyla şiir dünyasını temelinden sarstı. Lafı fazla uzatmadan, şairimizin kitabıyla aynı ismi taşıyan en  güzel şiiri "Ben kimim ki?" adlı şiirini inceleyelim;

Ben Kimim Ki?: Şiirin başlığı, bir sorgulamayı içeriyor. Bu sorgulama daha çok, insanın gelişim aşamalarını içeren gelişimsel dönemlerini kapsayan bir olgu. Özellikle, ergenlik dönemlerinde "kimlik inşaası" yaratılırken insanın ortaya attığı bir sorudur. İletişim çağında olduğumuzdan, hızla yarışan insanoğlu, eski çağlardaki gibi kendini sorgulamayı bir kenara bırakmış, ve daha çok çevresindeki gelişmelere kafayı takmıştır. İşte, şairimiz, şiirinin başlığına taşıdığı bu sorgulamayla, insanoğlunun bu unutkanlığına, kendini "yeniden" hatırlaması gerektiğine işaret ediyor. "Ben kimim" sorusu, insanoğlunun ilk çağlardan itibaren kendisine sormaya başladığı bir sorudur. Delphi tapınağının girişindeki "Kendini Tanı" yazısı da buna işaret eder, yüzyıllar boyunca günümüze kadar uzanan feylesoflar, yazarlar, şairler hep bu olguya işaret etmiş, bu soruya cevap aramışlardır; "Ben Kimim?", "İnsan Kim?"...Türlü türlü cevaplar gelmiştir bu soruya, tarihin tozlu sayfalarında her kafadan bir ses çıkıyor görüntüleri/sesleri gelse de, bu gelen cevapların hiçbiri yanlış değildir. Her biri, işin bir ucundan tutarak bu soruya cevap aramış ve cevaplar üretmiştir. Şairimiz, inzivaya çekildiği zamanlardaysa, bu soruyla fazlasıyla ilgilendiği belli oluyor. Kendisiyle uzun uzun sorgulamalara girişmiş ve bebeklik çağlarından itibaren, yaşadığı şu ana kadar uzanan zaman dilimlerini, gelişimsel dönemlere bölerek şiirlerinde cevaplar üretmeye çalışmıştır. Şairimiz, şiirini koyduğu bu başlığıyla, şiirini okumadan önce, bizi, kendimizi sorgulamamız için yemyeşil dağların tepelerine davet ediyor. Neden yemyeşil dağlar peki? Gökyüzünü izlemek için gözlemevleri, dağların en tepesine inşaa edilir, gökyüzü dağların doruklarından izlenir, en güzel gökyüzü gözlemi bu doruklarda yapılır. Şairimiz, göndermeleriyle, imgeleriyle bizi daha başlıklarda vurmasını çok iyi bildiğini kanıtlıyor.

Sevgili dostum, yönetmen Kim Ki? Duk'a: Şairimiz, şiirini ithaf ettiği, uzak doğulu yönetmen Kim Ki Duk'u anarak, şiirinin içeriği yönünde bize gizli mesajlar veriyor daha şiir başlamadan. Bilindiği üzere, Negatif Bey'le Kim Ki Duk, yılları deviren bir dostlukla birbirlerine bağlıdırlar. Kim Ki Duk da, bu dostluğun hatrına bir filmini Negatif Bey'e ithaf etmiş, Negatif Bey de bu jestin altında kalmayarak, dostluğa olan saygısıyla bu güzelim şiiri, sevgili dostu yönetmene ithaf etmiş, biz okuyucularını duygu seline boğmuştur. Şiirin ithaf bölümüne yeniden dönersek, bunu anlayabilmek için, Kim Ki Duk'un filmlerini izlemekte fayda var. Çünkü şiir, gerçekten de bu yönetmenin filmlerin, içeren bir "sessizlikle" örtülü. Bilindiği üzere, Kim Ki Duk'un filmleri, diyalog yoksunudur. Yönetmen, karakterlerini konuşturmayarak, sinemanın gerektirdiği gibi görüntülerle anlatmak istediklerini anlatma yoluna gitmiştir. Fazla söz, kalabalık yaratır, gürültü yaratır. Yönetmenimiz, filmlerinde diyalogları çıkararak, en güzel anlatım yoluna yaklaşmış, az sözle mükemmel anlatımları yakalamıştır. Şiir de böyledir, şiirde ne kadar az sözcük olursa, o kadar iyidir. Bu sözümüz yanlış anlaşılmasın, az söz denilen şey, gereksiz sözcükleri ayıklayarak, az sözle birçok şey anlatmaktır, birçok imge çağrıştırmaktır. "Saf Şiir" denilen kavramın özü de buradadır. Büyük şairler, ömürleri boyunca bu "saf şiir"e yaklaşmak için didinip durmuşlardır. Şiirimizin, ithaf bölümünde bile, şiirsel bir anlatıma yapılan göndermeyi içerir.Ayrıca yönetmenin adıyla ve şiirin adıyla yapılan sözcük oyunu takdire değer nitelikte.


beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını
:

Hatırlatmakta fayda var, argomuzda buraya taşıyamayacağımız bir deyiş vardır. Şairimiz burada bu söylemi alıp, cinsellik içeren bağlamından kopararak çok farklı bir söylem çizgisine çekiyor. Ergenlikten itibaren zirvesinin doruklarına ulaşan cinsel istek, 30'lu yaşlarından itibaren olgunluk çağlarına erişir ve 35'inden sonra da bunun yerini çok farklı şeyler, istekler, hedefler alır. Şairimizin yaşının 37 olduğunu göz önüne alırsak, bu bağlamın da açıklığını kavrayabiliriz. Beynim sulanmış, söylemi, artık sorgulamalardan, kendini aramaktan yorulmuş, çorbaya dönmüş bir beynin yalnızlığını anlatıyor. Ban bana bakışını dizesi de, bu yalnızlığı, sorgulamaların karanlık bir yalnızlık içerisinde yapıldığını ve sorgulamalar, cevap aramalara yönelecek "bir bakış"ı aradığını anlatıyor. Banmak fiili de, kendisine yönelecek olan bakışların, bu muazzam beynin içerisinde yankılanan sorgulamaların, bir bölümüne yönelerek hiç değilse bile bir yardım eli uzatmasını ve, ortak bir şekilde cevap aramaya çağırıyor. Yalnızlık çok kötü bir şey azizim. Yalnızlıktan öte, anlaşılamamanın getirdiği o karanlık yalnızlık. Şairimizin çıkmazlarından bir tanesi de bu, şiir dünyasının mayası olan en önemli özelliği.

içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar
:

"içimden geçen nehirleri seyre dal" dizesi, yukarıdaki dizeleri perçinleyen bir anlatım olmuş. İçimden, beynimden ne sular akıp geçiyor gürül gürül farkında mısın? Niye bir kulak uzatmıyorsun, dinlemiyorsun içimde çağlayan yalnızlığı, diye barım barım bağırıyor resmen. Nehrin de bir varış noktası, hedefi vardır, o da denizdir, okyanustur. Yani çok derin yerlere giden bir yalnızlık, bir hayatı sorgulama meselesi. Şair bu dizeden itibaren, yaşamının hedefine işaret ediyor, bu aklımıza gelebilecek herhangi bir şey olabilir. Fakat, hedefe ulaşmak kolay değildir. bunu da "orta yaş şiirleri"nde de apaçık bir şekilde gördüğümüz klasik bir imge haline gelen "dağ imgesi"ni katarak anlatmayı seçmiş. Şairimiz aslında bu imgeyle, klasik anlatıma bir başkaldırı gerçekleştirmiştir. Artk bıkkınlık veren, hemen hemen bütün orta yaş şiirlerinde yerini alan bu dağ imgesini, nehirlerle birleştirerek, bambaşka bir soluk getirmiş. Ferhat ile Şirin'den itibaren bizim de klasik edebiyatımızda yer almaya başlayan bu "geçit vermez dağlar" söylemi, hedefe ulaşmanın zorluğu, artık orta yaştan itibaren karanlık bir yalnızlık içerisinde yoğun bir şekilde gözlemlenen sorgulamaları, "ne idim, ne oldum?" arayışının bir türlü gelmek bilmez cevaplarını içeriyor. Hayatın muhasebesi, ve gençlik çağlarından itibaren varılmak istenen nokta, ama hayat şartlarının cilveleri eşliğinde varılmak istenen noktadan, hedeften çok başka yerlerde kendini bulmanın getirdiği büyük hüzün, insanı perişan eder. Şairimiz de çekildiği inzivada, bu büyük hüznü duymuş olmalı ki, bu klasik anlatımı kullanarak, bize bunu ironik bir şekilde dile getiriyor.

akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar
:

Bu dizelerde de, sorgulamaların, genellikle, güneşin battığı zamanlarda ortaya çıktığını ve sorgulamaların genellikle, kıç üstü oturarak yapıldığını ve saatlerce sürdüğünü, böylece kıçın uyuşup sızladığını dile getiriyor

kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
. :

dizeleri de, şairimizin içinde bulunduğu derin, karanlık yalnızlığa yeniden dikkat çekiyor. Kıç üstü yapılan, akşamüzeri sorgulamaları, kimsenin görmediğini haykırıyor. Sadece çok uzaklardan ziyarete gelen, garip bir uzaylının ufuk çizgisinden ufosuyla gelip geçmesiyle, çok uzaktaki kendini anlayabilecek canlıları anlatıyor. Yakınındaki kişilerin bir türlü kendisini anlamadığından yakınan şairimiz, hayalinde yarattığı bu uzaylıyla bir nevi teselli buluyor, onun ufosuyla geçip giderken, kendisine el sallayıp, "merak etme hacı, ben anlıyorum seni, kıçına bereket" diyerek, karanlık yalnızlığına dost oluyor. "geçinip gidiyoruz işte" dizesi de, çok hüzünlü bir anlatımı barındırıyor. Okuyunca gözyaşlarımızı tutamıyoruz, hüngür hüngür ağlıyoruz bu karanlık yalnızlığı görünce.

bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor..
:

Bu dizelerde de, çözülemeyen derin yalnızlık, şairin hayal dünyasını daha çok geliştirerek, kendisine hayali bir arkadaş edinmesini sağladığını gösteriyor. Bu hayali arkadaşın isminin "hakkı" olması fazlasıyla dikkat çekici. Yıllarca yakın çevreleri kendisini anlamadığı için ağır bir depresyona giren şairimiz, bu depresyonu kendisine hayali bir arkadaş yaratarak atlatmayı seçiyor ve, bu hayali arkadaşın üzerinden aldığı ağır yüklere bir şükran niteliğinde ona "hakkı" ismini veriyor. Hayali arkadaşının hakkını veriyor.

--------------------------

Etraflıca tahlil ettiğimiz bu şiirde, anlaşıldığı gibi orta yaşların ağır sendromları olan "kendini sorgulama" "hayatı sorgulama" "derin, karanlık bir yalnızlık" içerisinde örülmüş bu şiir, bizi karanlık bir anlatımla sarıyor ve bu orta yaş çıkmazlarının içerisinde derin bir hüznün içerisinde bırakarak, beynimizi eriten bir sorgulama içerisine itiyor. Şairimiz, bu şiirinde başlığından itibaren klasik söylemleri, bağlamlarından kopararak, bambaşka anlatımlar içerisine yerleştirerek, klasik orta yaş şiirine bir osmanlı tokadı atıyor, kendisine gelmesine sağlıyor."

1 Eylül 2011 Perşembe

bir eylül gecesi (şiirli, müzikli yazı yazdım)

Bütün şairlerin Eylül ayı kutlu olsun. Yaşasın sonbahar imgesi, yaşasın dökülen yapraklar; ağaçlar,kuşlar, yağmurlar, dizleri yaralı çocuklar çok yaşasın. Sonbahar güzellikler getirsin, mutluluklar getirsin.

kendi bestelediğim bir şiirimden birkaç dize paylaşmak istiyorum sizlerle:
"kimse görmeden
ufuktan bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor."


Bu da sonbahar şarkısı:


               Lake Of Tears - Forever Autumn

"but the night becomes you
and the secrets of the rain, they will stay the same
and the time will come soon
with the secrets of the rain and the storm again

coming closer every day forever autumn"

20 Ağustos 2011 Cumartesi

çok mu zormuş neymiş

(...)

"keşke bir düşünce olarak kalsaydım. nasıl bir hayatın içine gireceğim, kimi seveceğim, nerede olacağım, neler düşüneceğim hiç sorulmuş muydu acaba? -bir şey yapalım mı? -hayır, yapmayalım! bu çok mu zordu?

bu noktada reddetmek, hayır demek yaşamsal önem taşıyormuş benim için. bunu yanlış zamanda sorguluyorum, farkındayım. yirmi iki yıl önce konuşmayı, reddetmeyi, en önemlisi seçmeyi öğrenmiş olmalıydım; bu hiçkimse için mümkün değildir.  maalesef yaşama geçirilmiş bir düşünceyim ben, kılgılı bir düşüm. kimseye zorluk çıkarmayacağım varsayımıyla birlikte gelmişim dünyaya. benim yerime yanlış bir seçim yapılmış. o zamanlar hayatın anafikri bile belli değilmiş. bu gece yorgun olunabilirdi. her gece yorgun olunabilirdi. bahane uydurmak çok mu zordu?

şimdi soracağım soru belli. konuşmayı, reddetmeyi (belki hayır demeyi de), seçmeyi öğrendim.  beni nasıl bu hale getirdiniz? belli olmasını istedim sadece. zorla. sıkıntımdan.. belirsizliğin getirdiği sıkıntıdan. bir şeyler belli olmalı. her şey olmaz ama birkaç şey görünür olsa olmaz mıydı?

 (...)

başım bir ateş topu gibi. omuzlarımı da çekemiyorum.
canlıların ateşe tepkisi bellidir. bedenimi başımdan kaçıramıyorum: ayrılmıyor bir türlü. bu noktada ağaçları anlıyorum ben. kaçamayışlarını, yaşamak için bir şeylere bağlı kalmak zorunda olmalarını ve susuz kaldıklarında yavaşça ölmelerini anlıyorum. yanarlarken benim gibi hissediyor olmalılar. konuşabilseler anlıyoruz derlerdi. onu da yapamıyorlar. peki, ben konuşuyorum da noluyor? Ne var yani, noluyor?"

30 Kasım 2008, Pazar saat: 23:39

--------------------------------------

çok mu zormuş?
öyleymiş.

:)

20 Ağustos 2011, Cumartesi saat: 02:30


                           In Flames - The Chosen Pessimist

4 Ağustos 2011 Perşembe

dili zifir farkındalık 2

Öylece oturup dinlenmelerim rahatsızlık vermeye başladı. Tatlı dinlenmeler çağı sona erdi. Çok dinlendim. Dinlenmekten yoruldum.

Kafamın içinde gezinip duran ve başka hiçbir şey düşünmeme izin vermeyen sözcükler, cümleler, söz öbekleri. Gidesiniz diye yazasım var sizi. Benden çıkınca gitmiş olacaksınız çünkü. Beni hep inandırdınız bu yalana.

Insignificant
                 sacrament


"Önemsiz görünen ayrıntılar..."

"Bir şey yapmalıyım." 

      "Öyle değil aslında"



Çünkü öyle. 



                               Saçmalıyorsun.



           Metallica - Remember Tomorrow

31 Temmuz 2011 Pazar

Öyle

Bugün sinirliyim. Hava çok sıcak. Hiçbir şey yapasım yok. Her şey boktan.

Küfür ederek rahatlıyorum. Her şeye küfür ediyorum.

19 Temmuz 2011 Salı

özümde eleştiriye açık bir insanım

bir gün yazdıklarım, insanların hakkında düşünebilecekleri kadar önemli ve değerli olabilecek mi? okuyanların biraz olsun düşünmelerini hak edecek mi? bunları düşünüyorum. (az sonra tandansı)

yazı hayatımın büyük bir kısmında çok önemli oldu benim için.

kendimi çok basit görmüyorum. sıradan olabilirim, ama basit değilim.

uzun yazı okuyamayana kısacık yazayım dedim.

bu kez ısmarlama oldu biraz. sanki benden değilmiş gibi. pek yabancı. tatsız ve basit. özenti.

bir gün paragraf sorularının paragrafı olacak paragraflar yazacağım. insanlar küfredecekler bana, böyle de cümle kurulmaz ki arkadaş diyecekler. böylelikle pisliğin bir parçası olacağım.

ya da kafama göre yazacağım. buraya.

bak yazdım.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

yüzde elli saçmalama hakkımı kullanıyorum

Zor ve anlamsız bir süreçten geçiyorum diye başlardım eskiden. Canımı sıkan ne varsa dökerdim, allayıp pullayıp sorunlu edebiyatı yapardım. Ergenlikten kurtulamamış, duygularına hakim olamayan, asosyal bir insandım. Böyle şeyler yazdığımda lafın nereye gideceğini birileri biliyor. Ne kimseye "Git kendini sevdirmeden" diyeceğim, ne de birinden bir ışığı açıklamasını isteyeceğim. Zaten kime diyorsam bu yazdıklarımı okuyamayacaklar. Birinin internetini kesmişler borcundan dolayı. Neyse. Anlatacağım şey bununla ilgili değil. Sanatsal uçan tekme olayını sevdim, tespit yapayım diyorum bu yüzden.

Bir söz sanatı olayına dikkat çekmek isterim. Söz sanatından kastım teşbih, tecahül-i arif gibi şeyler. Bir sürü edebi sanat var, ama benim favorim hüsn-i ta'lildir. Hemen bir örnek veriyorum:

"Look at the stars,
Look how they shine for you." (Coldplay'in Yellow türküsünden)

Çok sevdiğim bir şarkının çok sevdiğim girişidir bu. Hüsn-i ta'lil deyince aklıma gelen ilk örneklerden biri. Hatta buna şibh-i hüsn-i ta'lil bile diyebiliriz.

Yabancı şarkılarda, şiirlerde sanki sadece bize özgüymüş gibi görünen söz sanatlarına rastlamak hoşuma gidiyor. Klasik Türk şiirinden esinleniyorlar sanki. Gönül kafesinden çıkmak için can atan kuşlar, gülün ahını alan bülbüller, güvercin topuklu, gerdanı püskürtme benli sevgililer... Yabancı şarkılarda da var bunlardan.

Misal:
Guns n' Roses'ın Patience adlı şarkısındaki müthiş sanatsal söyleyişe bir bakalım. O şaşaalı divan şiirinden eksik kalır yanı yok bana kalırsa. (Sana kalmasın diyen varsa bu örnek pek hoş olmayabilir. Kimsenin benden nefret etmesini istemem. Hem haklısınız, bana mı kaldı?)

----Spoiler----
"...little patience, mm yeah, ooh yeah,
Need a little patience, yeah
Just a little patience, yeah
Some more pati... (ence, yeah)"
----Spoiler----

Özellikle some more pati olayına hastayım. Bir pati ancak böyle içten, böyle güzel anlatılabilirdi.

Hülasa edebi sanatların (edebi sanat demeyi severim. sanki sadece bunlar sanatmış gibi, pek özelmiş gibi, başka yokmuş gibi---ironisi) yabancı şarkılarda kullanılmasını destekliyorum.

Bir diğer konu. Ne yaparsam yapayım bu yazının başında söylediklerimden kurtulamayacağım. Uyumak dışında tabii. Uyuyunca her şey geçiyor, aklımda ne varsa hepsinden kurtuluyorum. Şehrin pis sokaklarını temizleyen yağmurlar gibi benim uykum. Bu arada Şairin Romanı'nda manyak bir cümle okudum, pek fenaydı. Gidip o cümleyi kitaptan bulup da buraya yazmayacağım. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi: Yağmur her yere yağar, yer ayırmaz. Ondan yararlanması gereken kendi düşünsün ne kadar nasipleneceğini. BÖyle bir şeydi ya da ben uyduruyorum. Çaresizce sallıyor olabilirim. Uyku siler atar, insanı kendine getirir.

O değil de (tarza bak yahu) asıl dert konuşmak istememem. Konuşmak yani. Sözcükleri sesli söylemek. Yazmakta ve dinlemekte sorun yok. Ama konuşmak istemiyorum. Bana bunu da yaptınız ey insanlar! (Oğuz Atay da olmasaydı nasıl anlatacaktım derdimi bilmiyorum) Konuşmaktan kaçıyorum--- Aşırı yorum: Misanthrope.

Söyleyememek. Anlatamamak. Önemsenmediğini düşünmek.
Ne kötü şeyler.

En kötüsü: İnsan olmadık zamanlarda yakalanır hastalıklara, ummadığı anlarda her şey berbat olur.

Bugünümü sevemedim, ne yazık.




           Coldplay - Yellow