Bugün değişik bir gün. Hayatı bombok edecek iyimser fikirlerle doluyum. Saygısızlık olmasın diye larva olarak kalsınlar istiyorum. (Ne o? diye sorma - İyimser fikirlerden bahsediyorum.)
Bilinçaltımda yer edinmiş bir sorundan da bahsedeyim yeri gelmişken. negatif'i anlama kılavuzlarına konu olacak bir sorun bu, ama artık negatif'i anlama kılavuzlarını yazmayacağım. Çünkü anlamayın onu, bilmeyin, görmeyin ve hatta düşünmeyin, hayal etmeyin. Her neyse, konuyu dağıtmayacağım.
1. Gönderme
2. Referans (Reference)
Dilbilgisi (belki dille ilgili başka tür kaynaklar da olabilir, bilmiyorum nerelerden besleniyorsunuz) kitaplarında falan bu iki sözcükle ilgili bir şeyler öğrenilebilir. Benimle konuşacak insanın bu iki sözcükle içli dışlı, haşır neşir, çatır çutur olmasını bekliyorum. Şu hayattan sadece bunu beklemek istiyorum.
Bir de şöyle bir şey söylemek isterdim ki söylemedim sayın: "What the fuck is going on!"
Ama söyledim. Okuduysan görmezden gelemezsin.
Ve bu yazının ana konusu şu:
Çok iyi biliyorum, bensiz de güzel bir hayat olabilir. Hatta bensiz hayat güzel olur.
Ama üzülerek söylemeliyim ki ben varım ve beni görmezden gelemezsiniz. Çünkü yazdım işte.
Bir de fikirler bulaşıcı olabiliyor. Hasta edebilirim insanları.
İfade özgürlüğü varsa benden uzak dursun. Yoksa da bizahmet birileri icat etsin. Olmayan bir şey üzerinden atıp tutmak istemiyorum.
Kısa dedim ama yine uzadı bu. 30 yıldır yazmadığımdan olsa gerek. Bir 30 yıl daha susarsam roman da yazarım ki o zaman dünya tümden bombok olur. İnsanlık için büyük adımlardaN sayılmassı gerekli o yüzden: bu yazı. Zı.
Not: Hiçbir şey okumuyorum. Aptallığımı maruz görmeyin, mazur da görmeyin. Sesinizi yükseltin. Bu göklerin bağıran insanlara ihtiyacı var.
+
Not2: WhaDaFuckIzGoinoooan! (Mümkünse brutal ve hep birlikte)
Foo Fighters - Have A Cigar (Pink Floyd'dan ÇeviRme)
Duman - Helal Olsun (Bu da kendilerinden arak olsa gerek)
(İlk paragraftan sonrasını yazmayacaktım. Yazığım için başlığı da değiştirmeyeceğim.)
Yama:
Ek$i Sözlük'te "insanın kendini en değersiz hissettiği an" diye bir başlık var. (buradan dümdüz gidebilirsiniz)
Resmen hayatımın sağlamasıdır bu başlığa yazılanlar(ın çoğu). Örümcek adama, süpermene ve bülent başgana sesleniyorum Bu gidişata bir dur demenin zamanı geldi geçti ve biz nerede yanlış yaptık a dostlar?
ne diyeyim şimdi ben? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ne diyeyim şimdi ben? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Kasım 2011 Perşembe
hangimiz değiliz ki öyle değiliz ki hangimiz öyle hangimiz öyle değiliz ki (iki şarkılı kısacık yazı)
Etiketler:
günce,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
oturdum yazdım oldu,
saçmalamak özgürlüktür,
ukala
7 Ekim 2011 Cuma
koşan saat kafalar ve duvar ve masa (ve bir şarkı)
5 Eylül 2011 Pazartesi
İnsan-ül K.
Bedenim benim ülkem
kaç kişiysem orada,
o kadardır nüfusum.
Kaç yüzüm kadar yüzölçülse keşke,
ama boşlukta kapladığım yer kadardır
yüzölçümüm.
Derim sınırımdır.
nefesim, bakışım ve sözcükler
hep geçerler sınırı.
Kimseden izin almadan
giderler başka ülkelere.
kaç kişiysem orada,
o kadardır nüfusum.
Kaç yüzüm kadar yüzölçülse keşke,
ama boşlukta kapladığım yer kadardır
yüzölçümüm.
Derim sınırımdır.
nefesim, bakışım ve sözcükler
hep geçerler sınırı.
Kimseden izin almadan
giderler başka ülkelere.
1 Eylül 2011 Perşembe
bir eylül gecesi (şiirli, müzikli yazı yazdım)
Bütün şairlerin Eylül ayı kutlu olsun. Yaşasın sonbahar imgesi, yaşasın dökülen yapraklar; ağaçlar,kuşlar, yağmurlar, dizleri yaralı çocuklar çok yaşasın. Sonbahar güzellikler getirsin, mutluluklar getirsin.
kendi bestelediğim bir şiirimden birkaç dize paylaşmak istiyorum sizlerle:
"kimse görmeden
ufuktan bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor."
Bu da sonbahar şarkısı:
Lake Of Tears - Forever Autumn
"but the night becomes you
and the secrets of the rain, they will stay the same
and the time will come soon
with the secrets of the rain and the storm again
coming closer every day forever autumn"
kendi bestelediğim bir şiirimden birkaç dize paylaşmak istiyorum sizlerle:
"kimse görmeden
ufuktan bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor."
Bu da sonbahar şarkısı:
Lake Of Tears - Forever Autumn
"but the night becomes you
and the secrets of the rain, they will stay the same
and the time will come soon
with the secrets of the rain and the storm again
coming closer every day forever autumn"
Etiketler:
bir şey yapalım ekolü,
müzik,
ne diyeyim şimdi ben?,
oturdum yazdım oldu,
saçmalamak özgürlüktür,
şiir,
video
20 Ağustos 2011 Cumartesi
çok mu zormuş neymiş
(...)
"keşke bir düşünce olarak kalsaydım. nasıl bir hayatın içine gireceğim, kimi seveceğim, nerede olacağım, neler düşüneceğim hiç sorulmuş muydu acaba? -bir şey yapalım mı? -hayır, yapmayalım! bu çok mu zordu?
bu noktada reddetmek, hayır demek yaşamsal önem taşıyormuş benim için. bunu yanlış zamanda sorguluyorum, farkındayım. yirmi iki yıl önce konuşmayı, reddetmeyi, en önemlisi seçmeyi öğrenmiş olmalıydım; bu hiçkimse için mümkün değildir. maalesef yaşama geçirilmiş bir düşünceyim ben, kılgılı bir düşüm. kimseye zorluk çıkarmayacağım varsayımıyla birlikte gelmişim dünyaya. benim yerime yanlış bir seçim yapılmış. o zamanlar hayatın anafikri bile belli değilmiş. bu gece yorgun olunabilirdi. her gece yorgun olunabilirdi. bahane uydurmak çok mu zordu?
şimdi soracağım soru belli. konuşmayı, reddetmeyi (belki hayır demeyi de), seçmeyi öğrendim. beni nasıl bu hale getirdiniz? belli olmasını istedim sadece. zorla. sıkıntımdan.. belirsizliğin getirdiği sıkıntıdan. bir şeyler belli olmalı. her şey olmaz ama birkaç şey görünür olsa olmaz mıydı?
(...)
başım bir ateş topu gibi. omuzlarımı da çekemiyorum.
canlıların ateşe tepkisi bellidir. bedenimi başımdan kaçıramıyorum: ayrılmıyor bir türlü. bu noktada ağaçları anlıyorum ben. kaçamayışlarını, yaşamak için bir şeylere bağlı kalmak zorunda olmalarını ve susuz kaldıklarında yavaşça ölmelerini anlıyorum. yanarlarken benim gibi hissediyor olmalılar. konuşabilseler anlıyoruz derlerdi. onu da yapamıyorlar. peki, ben konuşuyorum da noluyor? Ne var yani, noluyor?"
30 Kasım 2008, Pazar saat: 23:39
--------------------------------------
çok mu zormuş?
öyleymiş.
:)
20 Ağustos 2011, Cumartesi saat: 02:30
In Flames - The Chosen Pessimist
"keşke bir düşünce olarak kalsaydım. nasıl bir hayatın içine gireceğim, kimi seveceğim, nerede olacağım, neler düşüneceğim hiç sorulmuş muydu acaba? -bir şey yapalım mı? -hayır, yapmayalım! bu çok mu zordu?
bu noktada reddetmek, hayır demek yaşamsal önem taşıyormuş benim için. bunu yanlış zamanda sorguluyorum, farkındayım. yirmi iki yıl önce konuşmayı, reddetmeyi, en önemlisi seçmeyi öğrenmiş olmalıydım; bu hiçkimse için mümkün değildir. maalesef yaşama geçirilmiş bir düşünceyim ben, kılgılı bir düşüm. kimseye zorluk çıkarmayacağım varsayımıyla birlikte gelmişim dünyaya. benim yerime yanlış bir seçim yapılmış. o zamanlar hayatın anafikri bile belli değilmiş. bu gece yorgun olunabilirdi. her gece yorgun olunabilirdi. bahane uydurmak çok mu zordu?
şimdi soracağım soru belli. konuşmayı, reddetmeyi (belki hayır demeyi de), seçmeyi öğrendim. beni nasıl bu hale getirdiniz? belli olmasını istedim sadece. zorla. sıkıntımdan.. belirsizliğin getirdiği sıkıntıdan. bir şeyler belli olmalı. her şey olmaz ama birkaç şey görünür olsa olmaz mıydı?
(...)
başım bir ateş topu gibi. omuzlarımı da çekemiyorum.
canlıların ateşe tepkisi bellidir. bedenimi başımdan kaçıramıyorum: ayrılmıyor bir türlü. bu noktada ağaçları anlıyorum ben. kaçamayışlarını, yaşamak için bir şeylere bağlı kalmak zorunda olmalarını ve susuz kaldıklarında yavaşça ölmelerini anlıyorum. yanarlarken benim gibi hissediyor olmalılar. konuşabilseler anlıyoruz derlerdi. onu da yapamıyorlar. peki, ben konuşuyorum da noluyor? Ne var yani, noluyor?"
30 Kasım 2008, Pazar saat: 23:39
--------------------------------------
çok mu zormuş?
öyleymiş.
:)
20 Ağustos 2011, Cumartesi saat: 02:30
In Flames - The Chosen Pessimist
Etiketler:
günce,
kendimden arakladım,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
paramparçalar,
saçmalamak özgürlüktür
16 Ağustos 2011 Salı
şiire renkli kalemlerle bıyık çizmek (arızalı fantastik beklenti)
elimde renkli kalemlerim varken çok acımasız şiir okurum. şiirlere bıyık çiziyorum.
bazı şairciklere "ne cesaretle bunları yazıyorsun?" diye soruyorum. bunu göze alabiliyor mu 'şair'? bence göze alabilmeli. yapamıyorsa yazdığını 'kendisine saklamalı'. 'çirkin' şeylerle şiiri okuyanın 'güzel'ini bozmamalı. bir de 'kitsch' diye bir kavram var, bütün 'şair'lerin bundan haberi olmalı. yazan, yazdığı 'şey'in ne olduğunu herkesten iyi bilmeli; her harfin; hatta noktanın, virgülün 'bile' hesabını verebilmeli. çünkü şiir 'yüce'dir. şiir duvar yazısı değildir. (beklentim çok mu yüksek ey insanlar?)
ukala damarıma bastın. öyleyse al sana:
sevgili şaircik,
his yoksa şiirinde
karkastan ne farkı kalır onun?
şiir eşiğim var benim.dün yolda giderken şiir eşiği gördüm.
ayrıca taze şiir severim, orta yaş üstü şiirden haz etmem.
içi geçmiş şiir de sevmiyorum. şiir karpuz değildir çünkü.(buradan içi geçmiş karpuz sevdiğim sonucu çıkabilir. onu da sevmem.)
bazı şairciklere "ne cesaretle bunları yazıyorsun?" diye soruyorum. bunu göze alabiliyor mu 'şair'? bence göze alabilmeli. yapamıyorsa yazdığını 'kendisine saklamalı'. 'çirkin' şeylerle şiiri okuyanın 'güzel'ini bozmamalı. bir de 'kitsch' diye bir kavram var, bütün 'şair'lerin bundan haberi olmalı. yazan, yazdığı 'şey'in ne olduğunu herkesten iyi bilmeli; her harfin; hatta noktanın, virgülün 'bile' hesabını verebilmeli. çünkü şiir 'yüce'dir. şiir duvar yazısı değildir. (beklentim çok mu yüksek ey insanlar?)
ukala damarıma bastın. öyleyse al sana:
sevgili şaircik,
his yoksa şiirinde
şiir eşiğim var benim.
ayrıca taze şiir severim, orta yaş üstü şiirden haz etmem.
içi geçmiş şiir de sevmiyorum. şiir karpuz değildir çünkü.(buradan içi geçmiş karpuz sevdiğim sonucu çıkabilir. onu da sevmem.)
Etiketler:
alelade,
benim şiirim var,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
şımarık,
ukala
12 Ağustos 2011 Cuma
"Şey" Sorunsalı ve Beynin Geçici Olarak Ulaşılamaması (Başlık bu)
(Apansızın gelen uyarı: Öyle bir yazmışım ki kendimden geçtim okurken. Uyarı mahiyetinde söyleyeyim, bu yazıyı öylesine yazdım. Bir sürü şeyi öylesine yazarım. Zorlama kendini okumak için. Saçma yani. Oku ama sıkıldığın yerde bırak. Hepsini okursan da demedi deme diye diyorum. Diye demedi diyorum deme. Öyle bir şey işte.)
"Şey"le ilgili bir şeyler yazdım. Bir de "ama"yla ilgili. Çok kasmadan bütün derdimi anlatmak istiyorum, ama daha başında tıkandım.
"Ama" deyip durunca aklıma askerlik geliyor. Bir sürü saçma sebebi var. Buraya yazamayacağım.
"Şey" sözcüğüne fena halde takıldım.
Bunlarla ilgili bir şey yazabilirim fakat (ama yerine fakat) yazdım zaten. Bir daha niye yazayım?
Sanki herkes benim bir şeyler yazmamı çılgınca bekliyormuş gibi artizlik yapmayı seviyorum. Poe'nun bahsettiği insan benim: Düşlerin tek gerçeklik olduğuna inanıyorum.
Laf olsun diye söylenmiş bir şey bu. İnsanlar inanmadıkları şeyleri yazmamalılar. (neleri yazmamalılar sözgelimi?)
Sözgelimi dedim. Hasan Ali Toptaş'tan aldığım bir sözcük. Daha önce bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Saçma da olsa durumu izah edebildiğime inanmıştım. Yukarıda "şey" sözcüğünü kullandıktan sonra bir parantez açtım ve gereksiz bir sorgulamaya giriştim. "Şey"in içini neyle dolduracağız? Bu şey yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı.
"Şey" ne'yi ney yapar. Ney diye bir soru sözcüğümüz yok. Ney bir sazdır. "Ne" ise zamir (her zaman zamir değil bu. Ben şu an o anlamıyla kullanıyorum). Sözlük anlamı da "hangi şey" demektir. Türkçeye "şey" sözcüğünün girmesi olayının tarihçesine falan bulaşmadan özet geçeyim, bu "ne" sözcüğü "şey"le ilgilidir. Sorunun çözümü "ne"yde yatıyor. Türkçeye "şey" sözcüğünü katan arkadaşa inat ben de "ne" sözcüğünün ölçünlü dilde kullanılışının yaygınlaşmasını istiyorum.
Düşündüm de bu yazıyı okumak yerine yapılacak güzel şeyler var. Aklıma kahve içmek geldi böyle söyleyince. Bu saatte kahve içilmez ama olsun. İki cümle önce "şey" dedim. Çıldırıcam. (Yazının başına uyarı koydum. O yüzden rahatladım. Bir de onu dert etmeyeyim diye söylüyorum)
Yazmayacağım da demiştim. Yazdım yine.
Başka konuya geçiyorum.
Beynin geçici olarak ulaşılamaması. Berbat bir durum. Etrafımda olan bitenin bir süre anlamsız ve anlamsız olduğu halde rahatsız etmeyen bir özelliğe bürünmesiyle dünya 1 saatliğine dursa ne olurdu diye bile düşünememektir beynin geçici olarak ulaşılamaması.
:(
(Bu yazdıklarımı silsem mi acaba)
Yazarın sorumluluğundan bahsedeyim.
Bir yazar önce kendisine karşı sonra okuyucularına karşı sorumludur. Yazdıklarıyla insanların vaktini boşa harcamasına sebep olmaktan korkmalıdır yazar. Soran olur belki, hiç yazar olmadım hayatımda. Ama vaktimi boşa harcayan yazarlara çok küfürlü sözler söylemişliğim çoktur. Oradan biliyorum.
Buraya bir şeyler yazmam gerekli gibi hissettiğimden yazdım. Çok sıkıcı bir gündü benim için. Yazarak kendi kendimi eğlendiririm diye düşündüm.
Ancak bu kadar işte.
bugünün güzel "şey"i de bu şarkı:
Suede - Everything will flow
Biraz arakladım gibi oldu, kusura bakmasın artık. Buradan arakladım.
Tuhaf şeyler hissettiren şarkı da bu:
Bassment - In My Sleeping
(20 kereden fazlası çok fena kafa yapıyor)
"Şey"le ilgili bir şeyler yazdım. Bir de "ama"yla ilgili. Çok kasmadan bütün derdimi anlatmak istiyorum, ama daha başında tıkandım.
"Ama" deyip durunca aklıma askerlik geliyor. Bir sürü saçma sebebi var. Buraya yazamayacağım.
"Şey" sözcüğüne fena halde takıldım.
Bunlarla ilgili bir şey yazabilirim fakat (ama yerine fakat) yazdım zaten. Bir daha niye yazayım?
Sanki herkes benim bir şeyler yazmamı çılgınca bekliyormuş gibi artizlik yapmayı seviyorum. Poe'nun bahsettiği insan benim: Düşlerin tek gerçeklik olduğuna inanıyorum.
Laf olsun diye söylenmiş bir şey bu. İnsanlar inanmadıkları şeyleri yazmamalılar. (neleri yazmamalılar sözgelimi?)
Sözgelimi dedim. Hasan Ali Toptaş'tan aldığım bir sözcük. Daha önce bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Saçma da olsa durumu izah edebildiğime inanmıştım. Yukarıda "şey" sözcüğünü kullandıktan sonra bir parantez açtım ve gereksiz bir sorgulamaya giriştim. "Şey"in içini neyle dolduracağız? Bu şey yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı.
"Şey" ne'yi ney yapar. Ney diye bir soru sözcüğümüz yok. Ney bir sazdır. "Ne" ise zamir (her zaman zamir değil bu. Ben şu an o anlamıyla kullanıyorum). Sözlük anlamı da "hangi şey" demektir. Türkçeye "şey" sözcüğünün girmesi olayının tarihçesine falan bulaşmadan özet geçeyim, bu "ne" sözcüğü "şey"le ilgilidir. Sorunun çözümü "ne"yde yatıyor. Türkçeye "şey" sözcüğünü katan arkadaşa inat ben de "ne" sözcüğünün ölçünlü dilde kullanılışının yaygınlaşmasını istiyorum.
Düşündüm de bu yazıyı okumak yerine yapılacak güzel şeyler var. Aklıma kahve içmek geldi böyle söyleyince. Bu saatte kahve içilmez ama olsun. İki cümle önce "şey" dedim. Çıldırıcam. (Yazının başına uyarı koydum. O yüzden rahatladım. Bir de onu dert etmeyeyim diye söylüyorum)
Yazmayacağım da demiştim. Yazdım yine.
Başka konuya geçiyorum.
Beynin geçici olarak ulaşılamaması. Berbat bir durum. Etrafımda olan bitenin bir süre anlamsız ve anlamsız olduğu halde rahatsız etmeyen bir özelliğe bürünmesiyle dünya 1 saatliğine dursa ne olurdu diye bile düşünememektir beynin geçici olarak ulaşılamaması.
:(
(Bu yazdıklarımı silsem mi acaba)
Yazarın sorumluluğundan bahsedeyim.
Bir yazar önce kendisine karşı sonra okuyucularına karşı sorumludur. Yazdıklarıyla insanların vaktini boşa harcamasına sebep olmaktan korkmalıdır yazar. Soran olur belki, hiç yazar olmadım hayatımda. Ama vaktimi boşa harcayan yazarlara çok küfürlü sözler söylemişliğim çoktur. Oradan biliyorum.
Buraya bir şeyler yazmam gerekli gibi hissettiğimden yazdım. Çok sıkıcı bir gündü benim için. Yazarak kendi kendimi eğlendiririm diye düşündüm.
Ancak bu kadar işte.
bugünün güzel "şey"i de bu şarkı:
Suede - Everything will flow
Biraz arakladım gibi oldu, kusura bakmasın artık. Buradan arakladım.
Tuhaf şeyler hissettiren şarkı da bu:
Bassment - In My Sleeping
(20 kereden fazlası çok fena kafa yapıyor)
Etiketler:
alelade,
günce,
Hiç olmadı ki...,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
paramparçalar,
pasaklı,
şımarık,
ukala,
unut gitsin,
üşengeç
11 Ağustos 2011 Perşembe
Ben bu satırları yazarken
Geldim. Buradayım.
Ortalıklarda görünmem ve dışarı çıkmam gerekiyor. Sadece gerektiği için böyle olması gerekiyor. Özel bir isteğim yok bununla ilgili. Kaçışımın bencillik kısmı beni yordu. Belki birileri kızmıştır. Kızmasın kimse, bazı şeylerin olması gerekir, bir şeyler olması gerektiği için olur bazen.
Kıçımı koyacak sağlam bir şey bulmam lazım. Saatlerce çalışıyorum. Artık oturmaktan yorulduğum için ayağa kalkıp ayakta da çalışıyorum ve sonra mecburen tekrar oturuyorum. Oturduğum yer eskidi, yerine sağlam bir şey koymak gerekiyor (kıçımdan bahsetmiyorum burada).
Belki bunun için de biraz yürümem gerekiyordur. Yalnız yürümeyi sevmediğimi daha önce söylemiştim.
Dışarı çıkmak istemiyorum. Çok işim var. Her şey iyi olsun diye çok çabalamam gerekiyor. Bir sürü hayal kuruyorum ve onların buhar olup uçmasını istemem. Gerçi hayaller hep gaz halinde salınıyor odamın içinde. Burada kalmaları gerek. Onlara iyi bakarsam toprağa da düşecekler, dışarı çıksalar bile. (suyla toprağın buluşması iki sevgilinin buluşması gibi gelir bana hep.) İyi şeyler olacağına inanmak istiyorum. İyi olacağıma.
Yine de dışarı çıkacağım. Evden dışarı çıkmaktan bahsetmiyorum. Kafamı içimden çıkarmaktan bahsediyorum.
Evin dışına da çıkacağım. Yürümek için. Algılarım körelmesin diye.
1 saat en fazla. O da dışarı çıktığıma değerse tabii. Çok hoşuma giderse süreyi biraz uzatabilirim.
Asıl önemli soru geliyor. Kim benimle 1 saat dışarı çıkmak ister? (sonuna ki bağlacı koyasım geldi, ama acınacak bir halde olduğum düşünülsün istemedim; çünkü acınacak bir halde değilim, oldukça iyiyim)
Birileri benimle dışarı çıkmak isteyecektir tabii ki. Ama özellikle vurgulamak istiyorum: Sadece 1 saat. Önemli olan bu yani benim için.
Gittikçe iğrençleşmeye başladığımı hissettim. Böylesi bir ukalalığa da kim dayanabilir bilmiyorum. Neyse, telafi ederiz bir şekilde.
-----
Not: Kıç sözcüğünü vücudun bir bölümünün karşılığı olarak kullandım. Kulağa pek hoş gelmiyor olabilir, ama oramı da yadsıyamam. (Popo deseydim daha mı iyi olur diye düşünmedim değil.)
Not 2: Ne gerek vardı şimdi?
Not 3: Ben bu satırları yazarken aslında çoktan uyumuş olmalıydım.
Not 4: Bir de şarkı var. Bu saate pek uymayacak kadar sert olabilir.
Demons And Wizards - The Gunslinger
Ortalıklarda görünmem ve dışarı çıkmam gerekiyor. Sadece gerektiği için böyle olması gerekiyor. Özel bir isteğim yok bununla ilgili. Kaçışımın bencillik kısmı beni yordu. Belki birileri kızmıştır. Kızmasın kimse, bazı şeylerin olması gerekir, bir şeyler olması gerektiği için olur bazen.
Kıçımı koyacak sağlam bir şey bulmam lazım. Saatlerce çalışıyorum. Artık oturmaktan yorulduğum için ayağa kalkıp ayakta da çalışıyorum ve sonra mecburen tekrar oturuyorum. Oturduğum yer eskidi, yerine sağlam bir şey koymak gerekiyor (kıçımdan bahsetmiyorum burada).
Belki bunun için de biraz yürümem gerekiyordur. Yalnız yürümeyi sevmediğimi daha önce söylemiştim.
Dışarı çıkmak istemiyorum. Çok işim var. Her şey iyi olsun diye çok çabalamam gerekiyor. Bir sürü hayal kuruyorum ve onların buhar olup uçmasını istemem. Gerçi hayaller hep gaz halinde salınıyor odamın içinde. Burada kalmaları gerek. Onlara iyi bakarsam toprağa da düşecekler, dışarı çıksalar bile. (suyla toprağın buluşması iki sevgilinin buluşması gibi gelir bana hep.) İyi şeyler olacağına inanmak istiyorum. İyi olacağıma.
Yine de dışarı çıkacağım. Evden dışarı çıkmaktan bahsetmiyorum. Kafamı içimden çıkarmaktan bahsediyorum.
Evin dışına da çıkacağım. Yürümek için. Algılarım körelmesin diye.
1 saat en fazla. O da dışarı çıktığıma değerse tabii. Çok hoşuma giderse süreyi biraz uzatabilirim.
Asıl önemli soru geliyor. Kim benimle 1 saat dışarı çıkmak ister? (sonuna ki bağlacı koyasım geldi, ama acınacak bir halde olduğum düşünülsün istemedim; çünkü acınacak bir halde değilim, oldukça iyiyim)
Birileri benimle dışarı çıkmak isteyecektir tabii ki. Ama özellikle vurgulamak istiyorum: Sadece 1 saat. Önemli olan bu yani benim için.
Gittikçe iğrençleşmeye başladığımı hissettim. Böylesi bir ukalalığa da kim dayanabilir bilmiyorum. Neyse, telafi ederiz bir şekilde.
-----
Not: Kıç sözcüğünü vücudun bir bölümünün karşılığı olarak kullandım. Kulağa pek hoş gelmiyor olabilir, ama oramı da yadsıyamam. (Popo deseydim daha mı iyi olur diye düşünmedim değil.)
Not 2: Ne gerek vardı şimdi?
Not 3: Ben bu satırları yazarken aslında çoktan uyumuş olmalıydım.
Not 4: Bir de şarkı var. Bu saate pek uymayacak kadar sert olabilir.
Demons And Wizards - The Gunslinger
Etiketler:
alelade,
fazla zamanım yok,
günce,
Hiç olmadı ki...,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
pasaklı,
şımarık,
ukala,
unut gitsin,
üşengeç
6 Ağustos 2011 Cumartesi
dışlanmış yazı
Basitçe:
Hayatım(ız)a yeni bir şey girdi ve ben arayıp da bulamadığımı düşündüğüm şeyi buldum. Öyle bir rahatladım ki. Yaşadığım tıkanma beni boğmadan aradığımı bulmak iyi geldi.
Yazıp da yayınlamadığım yazılardan birini yayınlamaya karar verdim. Kendime "ne gerek var?" diye sormadan.
"1. Bazen anlatmak istediklerim olur, sen diyerek söze başlayıp bir sürü anlatırım. 'Sen' kimdir, nedir belli değildir, önemli de değildir. Anlamsızlığına rağmen kullanılan kalıplardandır 'sen'. Sadece muhabbet ilerlesin diye vardır, anlık bir varsayım kişisidir. Yazan kendi sesini kendisine dost duymazsa 'sen' arar.
Örnek verirken sözgelimi diye söze başlamayı bir yazardan öğrendim mesela. Bu mesela sözcüğünden gıcık kaptığım için sözgelimi derim. Bu konuyla ilgili ciddi takıntılarım olduğunu da şimdi fark ediyorum. Yakalandım yine. Burada yazdıklarımın ilk paragrafla ilgisi çok zayıf. Söze başlamak gerek. Kime seslendiğimizi bilmezsek nasıl başlayacağız. Örnek verirken sözgelimi diye başlama zaruretimiz mi var? şasdlkasşd
(Gündüz vakti yazayım yazımı ya.)
"Aslını öğrenmek isterseniz..."
"Bana sorarsanız..."
Ne kadar sinir bozucu şeyler bunlar.
Anlatacaklarını dinleyecek birisi olmadan anlatacağını anlatamayan bir insanım. Bu açıdan bakınca okuduğum her şey saçma geliyor.
2. "Atlamam ama yine de branda falan ger istersen. Öyle teferruata falan da gerek yok aslında. Eskimiş bir çarşaf da olabilir, fiyakam bozulmaz yani. Yine de dur oralarda, bana pek belli olmaz."
Plasebodur 'sen'. Kurtarıcıdır.
(de bağlacı ölümcüldür, can sıkıcıdır, dövülesidir.)
3. Bazen muhatap bulmakta zorlanırım anlatırken. Öznelerim de pek belli değildir. Aslında kendimden başka anlatacak hiçbir şeyim yok, benim de anlatılacak pek bir şeyim yok. O halde neyi anlatıyorum? Anlatılan ve anlatan da olamayacaksam niye anlatayım?
4. Ne anlattığım da önemli değil. Anlatmak isterim, dinleyenim olsun isterim. Sustuğumda kimse gitmesin, böyle karşımda dururken sıkılsın, sessizliğin getirdiği boşlukta kendini kurcalamaya başlasın diye beklerim. Sonra dökülsün. Ben dinlerim. Dost böyle olunuyor.
Demek istediğim tam da buydu. "Kimi" diye sorduğumda bir cevap veremiyorum.
Kim dökülsün, kim anlatsın, kimi dinlerim? Yok öyle biri(leri).
5. Cennet bize gelmeyecek, biz ona gidelim.
Bugün niye gitmedik? 'Sen' neredeyse orası cennettir diye mi?
6. Zaman veya vakit sözcüklerine Türkçe bir karşılık bulamıyorum. Süre diyeceğim, güzel bir karşılık gibi görünüyor ama olmuyor. Bir dilde bir sözcük başka bir dilden ödünç alınmışsa o sözcük üzerine düşünülenler hep yabancı bir şey üzerine düşünülür gibi düşünüyorum. Burada ne demek istediğimi sadece ben anlamam umarım.
7.Galiba yalnız kalmak istemiyorum. Anlatabiliyor muyum?"
Hayatım(ız)a yeni bir şey girdi ve ben arayıp da bulamadığımı düşündüğüm şeyi buldum. Öyle bir rahatladım ki. Yaşadığım tıkanma beni boğmadan aradığımı bulmak iyi geldi.
Yazıp da yayınlamadığım yazılardan birini yayınlamaya karar verdim. Kendime "ne gerek var?" diye sormadan.
"1. Bazen anlatmak istediklerim olur, sen diyerek söze başlayıp bir sürü anlatırım. 'Sen' kimdir, nedir belli değildir, önemli de değildir. Anlamsızlığına rağmen kullanılan kalıplardandır 'sen'. Sadece muhabbet ilerlesin diye vardır, anlık bir varsayım kişisidir. Yazan kendi sesini kendisine dost duymazsa 'sen' arar.
Örnek verirken sözgelimi diye söze başlamayı bir yazardan öğrendim mesela. Bu mesela sözcüğünden gıcık kaptığım için sözgelimi derim. Bu konuyla ilgili ciddi takıntılarım olduğunu da şimdi fark ediyorum. Yakalandım yine. Burada yazdıklarımın ilk paragrafla ilgisi çok zayıf. Söze başlamak gerek. Kime seslendiğimizi bilmezsek nasıl başlayacağız. Örnek verirken sözgelimi diye başlama zaruretimiz mi var? şasdlkasşd
(Gündüz vakti yazayım yazımı ya.)
"Aslını öğrenmek isterseniz..."
"Bana sorarsanız..."
Ne kadar sinir bozucu şeyler bunlar.
Anlatacaklarını dinleyecek birisi olmadan anlatacağını anlatamayan bir insanım. Bu açıdan bakınca okuduğum her şey saçma geliyor.
2. "Atlamam ama yine de branda falan ger istersen. Öyle teferruata falan da gerek yok aslında. Eskimiş bir çarşaf da olabilir, fiyakam bozulmaz yani. Yine de dur oralarda, bana pek belli olmaz."
Plasebodur 'sen'. Kurtarıcıdır.
(de bağlacı ölümcüldür, can sıkıcıdır, dövülesidir.)
3. Bazen muhatap bulmakta zorlanırım anlatırken. Öznelerim de pek belli değildir. Aslında kendimden başka anlatacak hiçbir şeyim yok, benim de anlatılacak pek bir şeyim yok. O halde neyi anlatıyorum? Anlatılan ve anlatan da olamayacaksam niye anlatayım?
4. Ne anlattığım da önemli değil. Anlatmak isterim, dinleyenim olsun isterim. Sustuğumda kimse gitmesin, böyle karşımda dururken sıkılsın, sessizliğin getirdiği boşlukta kendini kurcalamaya başlasın diye beklerim. Sonra dökülsün. Ben dinlerim. Dost böyle olunuyor.
Demek istediğim tam da buydu. "Kimi" diye sorduğumda bir cevap veremiyorum.
Kim dökülsün, kim anlatsın, kimi dinlerim? Yok öyle biri(leri).
5. Cennet bize gelmeyecek, biz ona gidelim.
Bugün niye gitmedik? 'Sen' neredeyse orası cennettir diye mi?
6. Zaman veya vakit sözcüklerine Türkçe bir karşılık bulamıyorum. Süre diyeceğim, güzel bir karşılık gibi görünüyor ama olmuyor. Bir dilde bir sözcük başka bir dilden ödünç alınmışsa o sözcük üzerine düşünülenler hep yabancı bir şey üzerine düşünülür gibi düşünüyorum. Burada ne demek istediğimi sadece ben anlamam umarım.
7.Galiba yalnız kalmak istemiyorum. Anlatabiliyor muyum?"
Etiketler:
günce,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
paramparçalar,
pasaklı
31 Temmuz 2011 Pazar
Öyle
Bugün sinirliyim. Hava çok sıcak. Hiçbir şey yapasım yok. Her şey boktan.
Küfür ederek rahatlıyorum. Her şeye küfür ediyorum.
Küfür ederek rahatlıyorum. Her şeye küfür ediyorum.
Etiketler:
alelade,
günce,
ne diyeyim şimdi ben?,
resim,
saçmalamak özgürlüktür,
şımarık,
üşengeç
14 Temmuz 2011 Perşembe
İnsan: Tanım, tanın, tanısı. Tanı.
İnsan: Tanımlanabilir karmaşık canlı. Yığınla tanım yapılabilir insan için. Karmaşıklığından dolayı da bu tanımlar çok dallanıp budaklanır, olur olmadık şekillere bürünür, çeşitlenir. İnsan tanımlarına çok maruz kaldığımı düşünüyorum. Amacı ne olabilir? Niye bu tanımlar gerekli? Tanımlanmasa da olmaz mı?
Bütün düşündüklerim arasından bir tanesini sıyırdım: Anlatmak için tanımlanır insan. İnsanı insana anlatmak. Bu çok gereklidir, çünkü insan insana hem dost hem de düşmandır. Kendimizi insanlardan korumak için ve kendimizi onlarla çoğaltmak için anlamamız gerek insanı. Tanımlar da bir tür anlamlandırma gereçleri.
Benim insan tanımım çok basit ve yüzeysel. Bir hiçtir insan bana göre. Bu onun özgürlüğüdür, var olmasını zorunlu kılan en önemli özelliğidir. Başkalarının tanımlarından da aklıma en çok yatanı ve öyle olduğunu düşünmek istemesem de öyledir dediğim tanım şudur: İnsan, değer yaratabilen tek canlıdır. Acımasızca sorgulamaya açık bir tanım bu. Acaba öyle mi gerçekten?
Değer yaratabilen insan. Çok vardır bunlardan. Ama sadece bu mudur onun özelliği? İnsan değer yaratabildiği gibi değeri ortadan kaldırabilir de. Yaptığı gibi yıkmayı da çok iyi bilir. Kendini, doğayı, türünü yok edebilir; anlamları bozabilir, kendisini var eden şeyleri bir çırpıda atabilir. İçinde iyilik ve kötülük bir aradadır. Diğer canlılar iyilik ve kötülük kavramlarıyla bir arada düşünülemez. Diğer canlılar iyi ya da kötü olamazlar. Bu sadece düşünen canlının yaratabileceği bir şeydir.
İnsan kıskançtır. Bencildir. İlkelliğinden hiçbir zaman kurtulamayacak olandır.
Bazen de saklamayı, saklanmayı ya da kötülüğüyle yaşamayı öğrenmiş, ehil olmuştur.
Büyük oranda ne olacağımıza kendimiz karar veriyoruz. O yüzden acımıyorum (ya da acımamam gerek) bazı insanlara. Kendileri istemişler böyle olmayı diyorum (nasılsalar öyle olmayı.) Tabii ki bazı insanları olmayı istedikleri gibi oldukları için çok beğeniyorum (nasılsalar öyle oldukları için.) Hayranlık bile denilebilir buna (Yine de o kadar zorlamaya gerek yok).
İnsanı seviyorum. İnsandan nefret ediyorum.
(sevmek yazmak gibi geçişsiz bir eylem olmalı. nefret etmek geçişsizdir ve daha baskındır bu yüzden.)
(yazmanın geçişsiz bir eylem olduğunu da roland barthes söylemiştir. bu konuda kafasına çok şey takılıyor haklı olarak ama yine de böyle kabul eder.)
(nefret etmek neden geçişsiz bunun üzerine düşünmek gerek. sevmek-nesne ilişkisi diğer dillerde de hep bizdeki gibi midir? nefret etmenin öyle olmadığını biliyorum. Biz bir şeyden nefret ederiz. Bir şeyi nefret etmeyiz. İngilizce konuşan dünya "I hate you" der örneğin. geçişlidir onların nefretleri.)
Koskocaman bir ACABA. İçini dolduramadım.
Bu kadar bu yazı :)
Bütün düşündüklerim arasından bir tanesini sıyırdım: Anlatmak için tanımlanır insan. İnsanı insana anlatmak. Bu çok gereklidir, çünkü insan insana hem dost hem de düşmandır. Kendimizi insanlardan korumak için ve kendimizi onlarla çoğaltmak için anlamamız gerek insanı. Tanımlar da bir tür anlamlandırma gereçleri.
Benim insan tanımım çok basit ve yüzeysel. Bir hiçtir insan bana göre. Bu onun özgürlüğüdür, var olmasını zorunlu kılan en önemli özelliğidir. Başkalarının tanımlarından da aklıma en çok yatanı ve öyle olduğunu düşünmek istemesem de öyledir dediğim tanım şudur: İnsan, değer yaratabilen tek canlıdır. Acımasızca sorgulamaya açık bir tanım bu. Acaba öyle mi gerçekten?
Değer yaratabilen insan. Çok vardır bunlardan. Ama sadece bu mudur onun özelliği? İnsan değer yaratabildiği gibi değeri ortadan kaldırabilir de. Yaptığı gibi yıkmayı da çok iyi bilir. Kendini, doğayı, türünü yok edebilir; anlamları bozabilir, kendisini var eden şeyleri bir çırpıda atabilir. İçinde iyilik ve kötülük bir aradadır. Diğer canlılar iyilik ve kötülük kavramlarıyla bir arada düşünülemez. Diğer canlılar iyi ya da kötü olamazlar. Bu sadece düşünen canlının yaratabileceği bir şeydir.
İnsan kıskançtır. Bencildir. İlkelliğinden hiçbir zaman kurtulamayacak olandır.
Bazen de saklamayı, saklanmayı ya da kötülüğüyle yaşamayı öğrenmiş, ehil olmuştur.
Büyük oranda ne olacağımıza kendimiz karar veriyoruz. O yüzden acımıyorum (ya da acımamam gerek) bazı insanlara. Kendileri istemişler böyle olmayı diyorum (nasılsalar öyle olmayı.) Tabii ki bazı insanları olmayı istedikleri gibi oldukları için çok beğeniyorum (nasılsalar öyle oldukları için.) Hayranlık bile denilebilir buna (Yine de o kadar zorlamaya gerek yok).
İnsanı seviyorum. İnsandan nefret ediyorum.
(sevmek yazmak gibi geçişsiz bir eylem olmalı. nefret etmek geçişsizdir ve daha baskındır bu yüzden.)
(yazmanın geçişsiz bir eylem olduğunu da roland barthes söylemiştir. bu konuda kafasına çok şey takılıyor haklı olarak ama yine de böyle kabul eder.)
(nefret etmek neden geçişsiz bunun üzerine düşünmek gerek. sevmek-nesne ilişkisi diğer dillerde de hep bizdeki gibi midir? nefret etmenin öyle olmadığını biliyorum. Biz bir şeyden nefret ederiz. Bir şeyi nefret etmeyiz. İngilizce konuşan dünya "I hate you" der örneğin. geçişlidir onların nefretleri.)
Koskocaman bir ACABA. İçini dolduramadım.
Bu kadar bu yazı :)
7 Temmuz 2011 Perşembe
Kısa 2
Hala boşluk. Hala beyazlık. Hala "Mu".
Hala saygı sembolü:
Yalınlık, yalnızlık.
Boşluğu geçtim. Nüans var şimdi. Benimle onun arasında, seninle benim aramda, bizimle onların arasında.
Bir yerlerde.
Genel özeldir. Özel geneldir.
Ama nüans bizimdir. Bize aittir, bizi ayırandır.
Nüans: Boğaziçi Köprüsü gibi.
İncecik. Dibinden bakarsan değil ama.
Bunun şarkısı da var. Fark var falan diyor ya. Öyle aslında. Fark var.
Fark var, ama olmamasına uğraşıyorlar. Çünkü sevmezler farkları.
İnsanları ortalamaya indirmeye ya da yükseltmeye çalışırlar. Her anlamda.
Fark olmasın, uçlar olmasın, ortalama olsun. Dağılmasın insanlar, düşündüklerimiz aynı olsun, hepimiz aynı ideallerin peşinden koşalım. Bunları istiyorlar.
Farklılıklarımızla birlikte olabildiğimiz zaman her şey çok daha farklı olacak.
Basitçe: Başkasında zaten olan bir şeyi ona vermektense onda olmayan ama onun ihtiyacı olabilecek bir şeyi ona vermek daha anlamlı.
Yani:
Bende, sende olmayan bir şey varsa ve onu seninle paylaşabiliyorsam daha mutlu olacağız diyorum.
Sende olmayıp da bende olan şey farktır.
Bir de şunu diyeceğim:
Japonlar yemeklerini çatal ve bıçakla kesmeyi saygısızlık olarak gördükleri için çubuk kullanıyorlarmış. Ne kadar nazikler.
Roland Barthes okuyorum. Nüans ve Boşluk oralardan geliyor.
Yazıları 'nasıl' yazdığımı yazmayacağım artık. Öyle olması gerektiğini düşündüm.
Etiketler:
alelade,
günce,
ne diyeyim şimdi ben?,
paramparçalar,
pasaklı,
ukala,
üşengeç
30 Haziran 2011 Perşembe
Üslup Yaşamdır
Sohbet ediyorduk, Edgar Allan Poe'dan bir şey geldi aklıma. Hangi öyküsünde okudum bilmiyorum, "Ne yazdığın önemli değil, tarzın önemli" gibi bir şeydi. Tarz çok önemli. Nietzsche'den ya da Oruç Aruoba'dan da böyle bir şey hatırlıyorum. Belleğim pek çürük, insanlar, kitaplar düşündüklerim falan hep karışıyor. "Üslup yaşamdır." diye bir şey. İnandığım bir söz.
Bir anda bir konuda aydınlandık ve teşhisi koyduk. Hayatımız çöplüğe dönmüş aslında, bunu anladık. Yapmayı hayal ettiklerimizi hayal etmeyi seviyoruz biz, yapmayı değil. Üslubumuz bu: Çaresizlik üslubu. 'Çaresizlik'ten yapamıyoruz çünkü. Hayallerin önünde öyle bir engel yok. Onlar sınırsız.
Çaresiz miyiz gerçekten? Değiliz. Çaresiziz demeyi seviyoruz, böyle olumsuz şeyler ilgimizi çekiyor. Ondan böyleyiz gibi yapıyoruz.
Tarzımız bu.
Nedenlerimiz var. Yapmıyorsak nedenlerimiz var. Akıl yürütmede eksiklerimiz var. O eksiklerden engellerimiz var.
Bir şey yapacağız. Karar vermek yapmayı oldukça kolaylıyor. Karar verene kadar olan aşamayı geçmek demek karar vermek. Yani yapacağımız her neyse onu istemek, ona ilgi duymak, yapabilecek gücümüzün olup olmadığını düşünmek, yapacağımız şeyi yaparken karşılaşacağımız sorunların neler olduğunu belirlemek, kaynaklarımızı bilmek falan gibi şeylerden sonra karar verir insan. Biz çok kolay karar veriyoruz.
Ve çok kolay vazgeçiyoruz.
Nedenlerimiz var.
Yaşamayı çok istemiyoruz.
Öyle olduğu için söylemiyorum. Tarzımız bu bizim, onun için söylüyorum.
Bir anda bir konuda aydınlandık ve teşhisi koyduk. Hayatımız çöplüğe dönmüş aslında, bunu anladık. Yapmayı hayal ettiklerimizi hayal etmeyi seviyoruz biz, yapmayı değil. Üslubumuz bu: Çaresizlik üslubu. 'Çaresizlik'ten yapamıyoruz çünkü. Hayallerin önünde öyle bir engel yok. Onlar sınırsız.
Çaresiz miyiz gerçekten? Değiliz. Çaresiziz demeyi seviyoruz, böyle olumsuz şeyler ilgimizi çekiyor. Ondan böyleyiz gibi yapıyoruz.
Tarzımız bu.
Nedenlerimiz var. Yapmıyorsak nedenlerimiz var. Akıl yürütmede eksiklerimiz var. O eksiklerden engellerimiz var.
Bir şey yapacağız. Karar vermek yapmayı oldukça kolaylıyor. Karar verene kadar olan aşamayı geçmek demek karar vermek. Yani yapacağımız her neyse onu istemek, ona ilgi duymak, yapabilecek gücümüzün olup olmadığını düşünmek, yapacağımız şeyi yaparken karşılaşacağımız sorunların neler olduğunu belirlemek, kaynaklarımızı bilmek falan gibi şeylerden sonra karar verir insan. Biz çok kolay karar veriyoruz.
Ve çok kolay vazgeçiyoruz.
Nedenlerimiz var.
Yaşamayı çok istemiyoruz.
Öyle olduğu için söylemiyorum. Tarzımız bu bizim, onun için söylüyorum.
Etiketler:
günce,
Hiç olmadı ki...,
ne diyeyim şimdi ben?,
not,
üşengeç
7 Haziran 2011 Salı
bittiği gibi başladı
Alelade bir başlangıç: Başlayamamak.
Bir şeyin başladığını anlamak özel bir yetenek gerektirir. Başlayanların başladığını anlama yeteneği. Yanısıra ortalama bir zeka ve biraz da dikkat.
Dikkat! Başladık.
Yanlış anlatmak, yanlış yazmak, yanlış okumak peşisıra düzeltilmiş tekrarlarını getirir. Çünkü yanlış yapmayı sevmeyiz, yaptığımızda düzeltmek isteriz. Çok gerekli gördüğümüzden doğrularımızı biriktiririz. Haklı olmaya ihtiyacımız vardır, hatalıysak birileri bizi arasın da biz onu geçiştirelim, bu biraz da bize ders olsun isteriz. Hatalıysak düzeltmeye çalışırız. Çünkü güzel görünmeliyiz, birileri bizde kusur bulmamalı, bizim gördüğümüzü başkaları görmemeli. Gizleriz, gizemliyi oynarız, karizmamıza karizma katarız böylelikle. Eksikliklerimizi lehimize çeviririz. Falan filan.
Hiçbir şey yazamadığında neden yazamadığını yaz, diyenin anlatmak istediğini yapıyorum şu an. Başlayamadım. Neden başlayamadığımı yazdım. Sonra da yazmaya başladım. Kafamda bir konu belirdi ve bunu kendimi kurcalayarak ortaya çıkardım. Basit bir itirafta bulunayım: Aslında böyle olduğunda önceki yazdıklarımı tek bir hamlede silip asıl yazmak istediğim konuyla ilgili bir sürü ahkam keserim. Böylesine gerek görmüyorum şu an; çünkü kendi yaşam alanımda olabildiğince özgür hissediyorum, hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan içimi hoş eden bir şey yapıyorum. Yazımı yazıyorum. Barthes'ın metnin hazzı dediği şeye benzer bir his bu, haz alıyorum yaptığımdan.
(Yukarıda yazdıklarımı unut şimdi. Asıl konuya gelelim, yoksa sen yine zıvanadan çıkacaksın.)
Kolaya kaçış. Saklanma. Sayıklama.Tasarladığım yazı bunların üzerine kuruluyor.
Ya işte öyle. Her şey "Alelade bir başlangıç: Başlayamamak." diyerek başladı ve ben bunları yazdım. Bu kadar olması hiç olmamasından çok çok çok iyidir. Çok daha iyi olacak.
Bir şeyin başladığını anlamak özel bir yetenek gerektirir. Başlayanların başladığını anlama yeteneği. Yanısıra ortalama bir zeka ve biraz da dikkat.
Dikkat! Başladık.
Yanlış anlatmak, yanlış yazmak, yanlış okumak peşisıra düzeltilmiş tekrarlarını getirir. Çünkü yanlış yapmayı sevmeyiz, yaptığımızda düzeltmek isteriz. Çok gerekli gördüğümüzden doğrularımızı biriktiririz. Haklı olmaya ihtiyacımız vardır, hatalıysak birileri bizi arasın da biz onu geçiştirelim, bu biraz da bize ders olsun isteriz. Hatalıysak düzeltmeye çalışırız. Çünkü güzel görünmeliyiz, birileri bizde kusur bulmamalı, bizim gördüğümüzü başkaları görmemeli. Gizleriz, gizemliyi oynarız, karizmamıza karizma katarız böylelikle. Eksikliklerimizi lehimize çeviririz. Falan filan.
Hiçbir şey yazamadığında neden yazamadığını yaz, diyenin anlatmak istediğini yapıyorum şu an. Başlayamadım. Neden başlayamadığımı yazdım. Sonra da yazmaya başladım. Kafamda bir konu belirdi ve bunu kendimi kurcalayarak ortaya çıkardım. Basit bir itirafta bulunayım: Aslında böyle olduğunda önceki yazdıklarımı tek bir hamlede silip asıl yazmak istediğim konuyla ilgili bir sürü ahkam keserim. Böylesine gerek görmüyorum şu an; çünkü kendi yaşam alanımda olabildiğince özgür hissediyorum, hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan içimi hoş eden bir şey yapıyorum. Yazımı yazıyorum. Barthes'ın metnin hazzı dediği şeye benzer bir his bu, haz alıyorum yaptığımdan.
(Yukarıda yazdıklarımı unut şimdi. Asıl konuya gelelim, yoksa sen yine zıvanadan çıkacaksın.)
Kolaya kaçış. Saklanma. Sayıklama.Tasarladığım yazı bunların üzerine kuruluyor.
- Bir yazıda en kolay akış galiba listelemeyle sağlanıyor. Kolaya kaçış budur, ben bunu yapıyorum.
- Umuma açık alanlarda öyle her düşündüğünü, her yaptığını söyleyemezsin; gecelerini harcadığın, gidip sevişmek yerine oturup ince ince dokuyarak yazdığın yazıları, hikayeleri herkesle paylaşamazsın. Hem kıymeti bilinmeyebilir hem de nafile bir çabadır bu, kendini yorduğuna değmez çoğu kez. Bir de üstüne biri gidip olur olmadık yerlerde kullanır, bir de kendininmiş gibi anlatır, kıskanırsın falan. Hiç gerek yok böyle şeylere. Durduk yere niye canın sıkılsın. Bu yüzden saklanman gerekir. Bu şifreleme gibi bir şey. Kendini açık etmeden anlatmak istediğini anlat, ama kimse anlamasın. Harika bir formül bu.
- Çelişkili bir durum oluşturdum durduk yere. 2'nci maddede söylediklerimle daha önce söylediklerim arasında bir çelişki oluştu. "Kendi yaşam alanımda olabildiğince özgür hissediyorum, hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan içimi hoş eden bir şey yapıyorum. Yazımı yazıyorum." diye yazmıştım. Peki o halde saklanmak niye? Böyle bir kısıtlamanın varlığı aslında bir başkasının yazdıklarımı okuma ihtimalinden kaynaklanıyor. Yapabileceğim tek şey bunu ortadan kaldırmak fakat bunu yapamam. Çünkü yazdıklarımı okuyan birilerine ihtiyacım var, onlar olmadan buraya yazmamın hiçbir anlamı kalmazdı. İnsanlar okusun ve ben bir şeyleri saklayayım. Niye saklıyorsun diyene de sanat yapıyorum deyip işin içinden çıkarım. Umarım yazdıklarımı okuyan(lar) bu kısmı anlamaz.
- Sayıklama. En sık yaptığım şey. Aynı şeyleri defalarca söylemeyi seviyorum, bunu bir ahenk unsuru olarak görüyorum. Aynı şeyi farklı şekillerde söylemeye çalışarak üslup geliştiriyorum. Bu blogun biricik amacı bu aslında. Üslup denemesi yapıyorum ben burada. (Bu blogun var olma nedeni çok önemlidir ve aslında çok da özeldir ve aslında daha önce yazmıştım ben bunu. Buradan okuyabilirsin.)Sayıklamayı biraz kurcalamak gerek, buradan çok şey çıkarırım ben.Sayıklamak aslında çoğu yazan çizen söyleyen insanın sık yaptığı bir eylem. Erişlmesi zor bir bilinç halindeyken (örneğin uykudaki bilinçlilik ve bilinçsizlik halinin karışımı olan o ayarsız hal) üreten insanlar bunu çok kullanıyorlar. Ve bazılarımız yaptıklarını alkollü olduğu gerekçesiyle önemsizleştirmeye çalışmıştır. Böyle zamanlarda söylenmiş şeylere sayıklama deniyor. Bol tekrarlı anlamsız ve çelişkili sözler 'tüketmek'. Muhatap(lar)ımızı da arada kaynatarak tabii. Ve önemlidir sayıklamak: Sayıklama benzeri bir şey yüzünden Porcupine Tree'yi ve Riverside'ı çok severim. Belirtmeden geçemeyeceğim.
- "Biraz da dikkat." Bu işte beni dürten şey. Dikkatin miktarı olur mu, sorusu. Bir şeyleri yanlış yapmakla ilgili o saçmalamalarımın sebebi buydu. Bağlantıyı burada kurmayı uygun gördüm. Yanlış değil aslında. Dikkat zamanla ölçülebiliyor, belki başka şeylerle de ölçülüyordur. Olsun belki de yanlıştır bilemeyiz. (Unut gitsin!)
- Kendimle aramda şöyle bir konuşma geçti geçenlerde: "Sen anlat, ben susarım. Hiçbir şey değişmez hayatımızda. Anlattığınla kalırsın. Sustuğumla kalırım." Kendimden korkmalı mıyım?
- Bazı gecelerin anlık sorusu şu: Edebiyatla, müzikle bezenmiş hayatımdan çok mutluyum da ondan mı başka bir şey yapasım yok? Geçerliliği anlıktır, gelir geçer. Bununla ilgili düşündüğüm başka şeyler var. Daha fazla edebiyat, daha fazla müzik. Bunun için çabalamak.
- Bir yazı okudum, şöyle diyordu: "Nietzsche Nihilist değildir, nihilist de değildir." Harika bir tümce. Tek harfle bu kadar çok şey söyleyeni kıskanırım.
- Son dakika haberi: Gestalt ekolü analitik düşünceye karşı! (Noluyoruz be!) (Çok mu oldu bu? Dozu biraz azaltmalıyım galiba.) Bir film izledim ve hayatım değişmedi. Böyle film mi olur? Sen bari yapma. Gestaltçı bir filmdi bu. Adı Flipped (imdb linki içinde). Filmde birkaç yerde şu geçiyor: "Bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazladır." (daha yücedir, daha farklıdır gibi bazı anlamlar da kullanılabilir). Bunu oldukça güzel anlatan bir filmdi. Küçük kızımızın analitik düşünme yeteneği de gözümden kaçmadı. En son yorumum da ilk başta yazdığım abartılı söz olmuştu. Filmi izlemeyenlere tavsiye ederim. Bana doyurucu geldi, ama tabii hayatım değişmedi. Ben yine şu an olduğum gibiyim, filmi izlerken de o an olduğum gibiydim ve farklı olan şey şu anla o an. Ben değişmedim. (Yalan söylüyorsun.)
- "Gün ile gece: Birbirini istemeyen iki nazlı sevgili." Kendimden arakladım. Başkasından da araklamış olabilirim.
- Bir önceki gönderdiğimle ilgili: Dünyama girmelerine izin verdiğim insanlar girdikleri yeri pek önemsemiyor olabilirler ama benim hayatımda çok önemli bir konumdalar. O önemli konumlarıyla sonumu getirebilirler. Edebiyatçılar, sinemacılar, arkadaşlar, gereksiz görünen gerekli insanlar, herkes buna dahil.
- Bütün bu yazdıklarımı sana veya senin için yazıyorum biliyorsun değil mi? Kendim ve onun için. Kendime ve ona değil her zaman. Hep 'için' ve 'için' ve bazen sana ve bana.
- Yukarılarda bir yerde Barthes göndermesi vardı. "Yazıyı oluşturan bir söz boşluğudur," der kendisi ve ben ona bayılırım. Bunu da yazmasam çatlardım.
Ya işte öyle. Her şey "Alelade bir başlangıç: Başlayamamak." diyerek başladı ve ben bunları yazdım. Bu kadar olması hiç olmamasından çok çok çok iyidir. Çok daha iyi olacak.
Etiketler:
ne diyeyim şimdi ben?,
paramparçalar,
pasaklı,
şımarık,
ukala,
üşengeç
3 Haziran 2011 Cuma
Ne olmuş yani
E, haydi eğlenceli bir şeyler yapalım. Hep böyle oturacak değiliz ya, bir şeyler yapalım. Bir şey yapmalı hey, bir şey yapmalı!
Zorlayınca olmuyor diye düşünüyorsun, insan istemeden eğlenceli şeyler yapamıyor, doğrudur, haklısındır. Sen istemeden herkesin her türlü işine koşuyorsun, istemediğin bir sürü şey yapıyorsun: Para için, sorumluluklarını üzerinden atmak için, başkalarının mutlu olması için, belki işine yarar diye düşündüğün için, içine düşürüldüğün kör kuyulardan çıkabilmek için, gibi, gibi, gibi bir sürü çıkarın 'için'. Seni iyi edecek bir şey yapmadan mutlu ve memnun olmayı, huzur dolmayı beklemek yerine seni iyi edecek şeyler yap, beklediklerin zaten gelir. Basit, yüzeysel ve sıradan. Hala da haklısın.
Herkes çoğu şeyi zorunluluktan yapıyor. Böyle başarıyorlar yapmayı, kılmayı ve olmayı. Zorunluluklar rahat bünyelere iyi geliyor. Hem bakarsan görürsün, çoğu insan birileri tarafından sınırlandırılmayı, engellenmeyi, yönlendirilmeyi çok sever. Çocukluğumuzdan beri hepimiz bunu öğreniyoruz aslında. En iyi deneyimlerimiz zorunlulukları sevdiğimiz halde onlardan kurtulmaya çalışırken yaşadıklarımız. Zor gelmesin sana, bu bir oyun.
Her zaman hayatımdan memnunum diyebilmek imkansızdır. Hayatın bir ölçünü yok, her şey sürekli değişiyor. Hayatından sürekli memnun olmayı başarabilen(!) insanlar maldır, eşyadan farksızdır*. Öğrenmez onlar, duvar saatları gibi ahmak ve kibirlidirler, sayıklayıp dururlar aynı şeyleri. Kendilerini kandırırlar hep, sen de kanabilirsin onlara; ummadığın bir anda aklına gelirler ve şaşırtırlar seni. Nasıl bu kadar kabullenmişler, nasıl bu kadar iyiler, nasıl bu kadar her şeyleri yolunda gidiyor diyebilirsin. Onlara bakma, onlar yaşamıyorlar aslında. Sevmediğin anlarla anlamını bulur hayat ve sende de bu anlardan çok var. Gideceğin yerin önemi yok, gitmektir esas olan, gidebilmektir.
Bunları niye anlatıyorum sana? Eğlenceli bir şeyler yapalım diye. Önce bunları atmam gerek içimden. Pis pis duruyorlar, kirletiyorlar içimi. Yazınca gidecekler gibi geliyor. Basit, yüzeysel ve sıradan olanlardan arınmak için basitçe yazıyorum işte. Hiçbir şey ifade etmiyorlar ve aslında öyle olması gerekiyor.
İnsanlar farklı koşullarda yaratıcı olurlar. Durduk yere bir şeyler üreten birileri var mıdır şu hayatta? Hadi bir sanat eseri çıkarayım ortaya, hadi bir roman yazayım, hadi bir resim yapayım, hadi yeni bir fikir bulayım, manyak bir şarkı yapayım da dünyayı değiştireyim. Hadi ama. Gel, gel. Yok öyle bir dünya.
Kural dışı. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi. Der ki: en alt basamaktaki ihtiyaçları karşılamadan üst basamaktakileri karşılamaya çalışmazsın. Kuralın dışındaki durum nedir? Bazıları en alttaki ihtiyaçları karşılamadan estetik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Bilerek, isteyerek kendini aç bırakıp da roman yazan insanlar var(mış). Manyak onlar.
Zorla kendini. Bir şeyler yapmak için.
-----------------------------------
Bomboş bir zamanda durduk yere bir kitap kazandım. Nobel ödülünü reddeden tek yazar kimdir, sorusunun yanıtını bildiğim için. Bazen böyle şeyler oluyor, seviniyorum. Kitabı da merak etmiştim bir zamanlar, bu adam ne yazmış acaba 15 yıl uğraştıracak kadar falan demiştim. Murathan Mungan-Şairin Romanı. Bugün yarın elime ulaşır.
----------------------------------
"Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor." Bunu yazmışım bir önceki gönderide. Çok değer veriyorum bu yazdığıma. Diğerleri pek umurumda değil açıkçası.
Yazıyorum, kalıyor. Bazen kalmasın istiyorum, silmiyorum da. Ama önemini yitiriyor. İşlevini yerine getiren yazı kalmasın. Küçük amaçlarım var, yeter onlar bana.
Devam edecektim, ama gerek yok artık.
----------------------------------
E, haydi eğlenceli bir şeyler yapalım. E, hadi eğlenceli bir şeyler yapalım.
Zorlayınca olmuyor diye düşünüyorsun, insan istemeden eğlenceli şeyler yapamıyor, doğrudur, haklısındır. Sen istemeden herkesin her türlü işine koşuyorsun, istemediğin bir sürü şey yapıyorsun: Para için, sorumluluklarını üzerinden atmak için, başkalarının mutlu olması için, belki işine yarar diye düşündüğün için, içine düşürüldüğün kör kuyulardan çıkabilmek için, gibi, gibi, gibi bir sürü çıkarın 'için'. Seni iyi edecek bir şey yapmadan mutlu ve memnun olmayı, huzur dolmayı beklemek yerine seni iyi edecek şeyler yap, beklediklerin zaten gelir. Basit, yüzeysel ve sıradan. Hala da haklısın.
Herkes çoğu şeyi zorunluluktan yapıyor. Böyle başarıyorlar yapmayı, kılmayı ve olmayı. Zorunluluklar rahat bünyelere iyi geliyor. Hem bakarsan görürsün, çoğu insan birileri tarafından sınırlandırılmayı, engellenmeyi, yönlendirilmeyi çok sever. Çocukluğumuzdan beri hepimiz bunu öğreniyoruz aslında. En iyi deneyimlerimiz zorunlulukları sevdiğimiz halde onlardan kurtulmaya çalışırken yaşadıklarımız. Zor gelmesin sana, bu bir oyun.
Her zaman hayatımdan memnunum diyebilmek imkansızdır. Hayatın bir ölçünü yok, her şey sürekli değişiyor. Hayatından sürekli memnun olmayı başarabilen(!) insanlar maldır, eşyadan farksızdır*. Öğrenmez onlar, duvar saatları gibi ahmak ve kibirlidirler, sayıklayıp dururlar aynı şeyleri. Kendilerini kandırırlar hep, sen de kanabilirsin onlara; ummadığın bir anda aklına gelirler ve şaşırtırlar seni. Nasıl bu kadar kabullenmişler, nasıl bu kadar iyiler, nasıl bu kadar her şeyleri yolunda gidiyor diyebilirsin. Onlara bakma, onlar yaşamıyorlar aslında. Sevmediğin anlarla anlamını bulur hayat ve sende de bu anlardan çok var. Gideceğin yerin önemi yok, gitmektir esas olan, gidebilmektir.
Bunları niye anlatıyorum sana? Eğlenceli bir şeyler yapalım diye. Önce bunları atmam gerek içimden. Pis pis duruyorlar, kirletiyorlar içimi. Yazınca gidecekler gibi geliyor. Basit, yüzeysel ve sıradan olanlardan arınmak için basitçe yazıyorum işte. Hiçbir şey ifade etmiyorlar ve aslında öyle olması gerekiyor.
İnsanlar farklı koşullarda yaratıcı olurlar. Durduk yere bir şeyler üreten birileri var mıdır şu hayatta? Hadi bir sanat eseri çıkarayım ortaya, hadi bir roman yazayım, hadi bir resim yapayım, hadi yeni bir fikir bulayım, manyak bir şarkı yapayım da dünyayı değiştireyim. Hadi ama. Gel, gel. Yok öyle bir dünya.
Kural dışı. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi. Der ki: en alt basamaktaki ihtiyaçları karşılamadan üst basamaktakileri karşılamaya çalışmazsın. Kuralın dışındaki durum nedir? Bazıları en alttaki ihtiyaçları karşılamadan estetik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Bilerek, isteyerek kendini aç bırakıp da roman yazan insanlar var(mış). Manyak onlar.
Zorla kendini. Bir şeyler yapmak için.
-----------------------------------
Bomboş bir zamanda durduk yere bir kitap kazandım. Nobel ödülünü reddeden tek yazar kimdir, sorusunun yanıtını bildiğim için. Bazen böyle şeyler oluyor, seviniyorum. Kitabı da merak etmiştim bir zamanlar, bu adam ne yazmış acaba 15 yıl uğraştıracak kadar falan demiştim. Murathan Mungan-Şairin Romanı. Bugün yarın elime ulaşır.
----------------------------------
"Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor." Bunu yazmışım bir önceki gönderide. Çok değer veriyorum bu yazdığıma. Diğerleri pek umurumda değil açıkçası.
Yazıyorum, kalıyor. Bazen kalmasın istiyorum, silmiyorum da. Ama önemini yitiriyor. İşlevini yerine getiren yazı kalmasın. Küçük amaçlarım var, yeter onlar bana.
Devam edecektim, ama gerek yok artık.
----------------------------------
E, haydi eğlenceli bir şeyler yapalım. E, hadi eğlenceli bir şeyler yapalım.
28 Mayıs 2011 Cumartesi
Sana Diyorum Dorian
People die of common sense, Dorian, one lost moment at a time.
Life is a moment. There is no hereafter. So make it burn always
with the hardest flame.
Life is a moment. There is no hereafter. So make it burn always
with the hardest flame.
Etiketler:
Alıntı,
film,
günce,
ne diyeyim şimdi ben?,
paramparçalar,
üşengeç
16 Mayıs 2011 Pazartesi
ve özgürlük. sonunda.
şu an her şey çok aşırı, her şey fazla iyi. biraz da korkuyorum bu yüzden.
yazabilecek gibi durmuyorum.
bugünün hediyesi bir şarkı var, sadece o anlatsın bugünü:
şimdilik bu kadar :)
.
yazabilecek gibi durmuyorum.
bugünün hediyesi bir şarkı var, sadece o anlatsın bugünü:
şimdilik bu kadar :)
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

