Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2011 Çarşamba

acayip şeyler falan yazabiliyorum ayda yılda bir

"Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür." 

Birkaç tane alıntılamadığım alıntı. Kim uğraşacak yazmakla.
Nereden alıntılamadım? Walter J. Ong'un "Sözlü ve Yazılı Kültür" kitabından. Peki bu kitaptaki hangi bölüm konumuzla ilgili? İnsanların söylenenleri unutmamak için yaptıklarının anlatıldığı bölümler. Söylenenlerle yazılanlar arasında gidip gelen kitabımızı oldukça beğenerek okumuştum bundan 400 yıl kadar önce.

İnsanlar söylediklerini unutmamak için unutulmayacak şeyler söylemeye çalışmışlar. Henüz yazı sözden daha fazla yaygınlaşmadan önce karmaşık durumlar üzerine düşünüp bunları da akılda kalacak şekilde düzenlemek zorunda olan insanın yazıyla işleri nasıl kolayladıkları hakkında yazılanlar oldukça ilgimi çekiyor. Günümüzde her şeyi kaydedebiliyoruz.

(Sorulması gereken bir soru olmasına karşın, konumuzla bir ilgisi yok ama önemli görüyorum: Her şeyi kaydetmek gerekli midir?)

Nasıl yanıtlarsanız yanıtlayın. Bence gerekli değil.

İfade özgürlüğü kavramına sıçramamak için kendimi zor tutuyorum.
Bu kavram bana ağzı olmayanlara konuşma özgürlüğüyle aynı şeymiş gibi  geliyor. Bu kadar yeter.

----------------------------------------

Yazmak bir tür alışkanlık benim için. Düşündüklerim yüzünden de bir bağımlılık haline gelmek üzere. Bu hale gelmemesine uğraşıyorum çünkü bugünlerde bunun hiç vakti değil.  Daha önceleri yüz binlerce kez tekrar ettiğim üzere yazmadıklarımı yaşanmamış olarak kabul etme eğilimim var. Yaşadıklarım yazmadığımda büyük oranda kaybolacaklar gibi hissediyorum ve bunun olmasından kaçıyorum. Yaşadıklarıma çok değer veriyor olmalıyım. Burada yazdıklarımı nasıl birbirine bağlarım diye de düşünüyorum şu an. Şöyle: Yazmak alışkanlık ve yaşadıklarımı yazmayınca yaşanmamış gibi olacaksa yaşamak da bir alışkanlık ve görünen o ki kurtulamadığım bir bağımlılık haline gelmek üzere. Fazla yüz vermemek lazım.

Hayata aşırı düşkün olmam başarısızlığımın nedenlerinden biri olabilir fakat beni harika bir insan yapan da bu iptiladır. Başarısız bir harika insan.

Bunu da düşünelim. Başarılı olmak biz insanlara dayatılan bir şey değil mi? Yoksa bu dayatma benim kuruntum mu? Sürekli bir başarma düşüncesi mi pompalıyorlar beyinlerimize? Bunları sadece ben mi düşünüyorum?

(Leyla ile Mecnun'daki Kim Ki Dük benzetmesine çok güldüm, ne ilgisi varsa söyleyeyim dedim.)

Hayatta bir çok şey sıradan. İnsanların küçük kalpleri atmaya başladıktan sonra ölene kadar durmuyor ya bu çok can sıkıcı. Anne karnından çıktıktan sonra sürekli nefes alıp vermek de öyle.

Yaşamak için sıradan ve basit şeylere ihtiyacımız var. Nefes almak ve kalbin atması basittir gibi bir sonuç çıkarılabilir bundan. Yapmayın etmeyin öyle.

Bir insanın 36 dakika kalbinin atmaması ve 14 dakika nefes almaması dünya üzerinde en değerli olan hangi "şey"le telafi edilebilir? 

Çok manyak şeyler yazıyorum. Harika bir yazı oldu. O yüzden burada bitireceğim.

----------------------------------------

 Bitireceğim dedim ama bitmiyor.

Sadece yazı değil. Fotoğraflar da unutmamak içindir. Hem fotoğraf hem yazı insanın bir eksikliğini gideriyor. Kaydetmek iyidir bazen. Yaşananlar güzel ve değerli olduğunda özellikle.

Geçen haftaların birinde bir yerlere gittik ve ben fotoğraflarını bekliyorum. Eski fotoğraflarımı da bekliyorum. Kafamda birkaç şey vardı, onları yazacağım. Fotoğraflarım geldiğinde kafamdaki gibi olacak yazdıklarım.

(Havucumu cikciklerle paylaşınca mutlu oluyorum.)

Bitti.

6 Ekim 2011 Perşembe

hikayenin sonu

"Yazık ki deliremeyeceğim."

Vüs'at O. Bener  - Kapan

5 Ekim 2011 Çarşamba

Not

“Algılarımızın keskinliğini arttırmak için hayatımızın temposunu düşürmemiz gerektiği aşikâr. Neden yavaş tempolu filmleri sevdiğim ve böyle filmler yapmak istediğimin nedenleri de burada yatıyor zaten.” Nuri Bilge Ceylan

Anlatmak istediğim tam da buydu.

20 Eylül 2011 Salı

geçiyordum, bir uğrayayım dedim ey yoğurt.

yoğurtla şiir arasında nasıl bir bağ kurulabilir? son birkaç saatte yaptıklarımla birlikte bunu da düşündüm. şiir deyince aklıma yoğurt geldi, yoğurt deyince hassasiyet. içinden çıkamadığım bu durumu çözmem gerekiyordu.
Yıllar önce mayalanmışım ben. Şimdi tuttum.

İki not:
1. 'Herkes'in sanatçı olduğunu ilk ben söylememişim (tabii ki söylediğim her şey gibi bunu da ilk ben söylemedim). Farklı bir bağlamda Joseph Beuys benden önce söylemiş. "Everyone is an artist." Beuys, Novalis'ten ödünç almış bu sözü. Bir de şu var: "Everyone is a writer of an encyclopedia"

Beuys herkesin sanatçı olabileceğinden bahsediyor. Ben de herkesin sanatının olabileceğinden bahsediyorum. "Herkes sanatçı, herkes filozof" dememde biraz alaycılık mı varmış neymiş.

2. Yoğurdun şiirle ne alakası var?
Alıntı:
"Yeni bir yoğurt için bir kaşık olsun yine bir yoğurda ihtiyaç var. Eğer o bir kaşık evvel emirde yok ise taze yoğurt da yok."

Çok kurcalamayacağım. Birkaç yıl önce okuduğum bir yazı aklıma düştü. Yazının anılan kısmında kendini "özne" ve kendinden gerisini "nesne" olarak gören ve geçmişe karşı kör olan şairlerin kuramlara yaslanarak kendilerinden önceki kuşaklara karşı lakayt davranışlarda bulunduklarından ve bunu yaparken kendileri gibi olan diğer şairleri kullanarak bu ayıplarını örtmeye çalıştıklarından bahsediyor. Bunu da müşterek aldanma olarak görüyor. "Sanılıyor ki müşterek aldanma, aldanma değildir." diyerek devam ediyor yazı.

"Yoğurt çalmak için gidip başkasından bir kaşık yoğurt istemek ayıp kaçmaz."

Belli ki beni çok etkilemiş bu yazı. Yıllar sonra tekrar okuyunca yine duydum o dost sesini.
 
(Bahsettiğim yazı Celal Fedai'nin "Bir Misal ve Beş Lüzumsuzluk Üzre; Şiiri Ne Sanıyoruz?" adlı yazısı, alıntılar da bu yazıdan.)

--------------------

Meyveli yoğurt
Şiirli yoğurt
Uykulu yoğurt

Ama mutlaka yoğurt yani.

4 Eylül 2011 Pazar

Orta Yaş Şiirine Renkli Elbiseler Giydirmek

Abuk insanı ve ben ortaklaşa halt ettik, zayıf mizah duygumuzla bir işe kalkıştık. Pişman mıyım, değilim. Yaptık işte bir şeyler. Çok eğlenceliydi (en azından biz çok eğlendik). Vadettiğim üzere yaptığımızı bloğumda paylaşacağım ama önce birkaç diyeceğim var.

İlk olarak aşağıdaki yazıdan bahsedeyim. Abuk insanıyla ortak bir bloğumuz var. Adı "Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları". Birkaç yıl önce Tutunamayanlar'dan esinlenerek tutanak tutmaya karar vermiştik. Birkaç sayfa tutanak tuttuk ve Abuk bunları yıllar sonra evde temizlik yaparken bulup bloğunda paylaştı. 2008 tutanaklarını okuyunca çok hoşumuza gitti ve bir süre önce bir blog açıp burada tutanakların devamını getirmeye karar verdik. Ne kadar eğlendiğimizi anlatmak isterdim ama bunu yaparsam bu yazı amacından sapar. Tutanaklarla ilgili bir karar almıştık, yazdıklarımızı kimse görmeyecekti, sadece bazılarını bloglarımıza koyacaktık. Bunun sebebi de insanları rahatsız etmek istememiz ve kimseyi rahatsız etmeden rahat rahat yazmak istememizdir. Bu tabii tutanakları tuvalet ihtiyacımızı gidermek için kullandığımız anlamına gelmiyor (tutanaklardan kalan bir alışkanlıkla yazdım bunu.) Yeri geldiğinde ağza alınmayacak küfürler ediyoruz falan.

Aşağıdaki yazı benim yazdığım bir şiirin ayrıntılı bir tahlili olarak abuk'un kişisel bloğuna sızdı. Şiir benim, tahlil de abuk'un. Bizim eleştiri anlayışımız biraz seviyesiz olduğu için rahatsız edici bazı unsurlar barındırıyor olabilir. Baştan uyarayım. Ayrıca değişiklik yapmadan, Abuk'un uyarısıyla birlikte burada paylaşıyorum bu yazıyı. Şiirin yorumlanması gibi, yorumun da yorumunu yapabilirdim, ama çok zaman alır, çok uzun bir yazı olur, kimse okumaz diye bulaşmadım.

Özellikle söylemek isterim, umarım aşağıda yazılanlar kimseyi incitmez. Ne kadar terbiyesiz insanlar olsak da kimseyi kırmak, üzmek istemeyiz. Unutulmaması gerekir ki aşağıdaki yazı "özgürlük sapıttırır!" mottolu bir blogdan alınan ve gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi olmayan bir eğlence nesnesidir. Bir de metinlerarasılık olayına fazla takılmadan okursak sevinirim.

Ve bu yazı otosansüre uğradı. Sansüre tümüyle karşı değilim, bazen insanın edepsizliğinin bir sınırı olmalı :)
Ve üzülerek belirtiyorum "çünkü öyle" bloğunda yazan negatif'le "Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları" bloğunda yazan negatif maalesef aynı kişi (Dil çıkaran smiley olacak burada).

O halde buyrun, abuk'un negatif'i şair yaptığı o muhteşem yorum:


"Aşırı Bir Yorum Üzerinden Trajikomik Bir Tahlil Denemesi

Uyarı: Bu şiir ve şiir tahlili denemesi hiçbir şekilde ciddiyet içermemektedir. Tamamen can sıkıntısı içerisinde kıvranan Abuk ve Negatif insanlarının ortaklaşa can sıkıntılarını gidermek için ortaya atılmış bir eğlence ürünüdür. Kamuoyunu baştan uyarmayı bir görev biliriz. Sevgiler saygılar.

BİR ORTA YAŞ SENDROMU OLARAK: BEN KİMİM Kİ?

Ben Kimim Ki? 

                      Sevgili dostum, yönetmen Kim ki? Duk'a

beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını
içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar
akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar
kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor.

Negatif
---------------------------------------------------------------

Edebiyat dünyamızın sabırsızlıkla yeni şiirlerini beklediği Negatif Bey, uzun bir aradan sonra biz şiirseverleri sevindirerek yeni şiirini edebiyat dünyamıza hediye etti. Uzun zamandır ortalıklarda görünmeyen Negatif Bey, bu uzun zamanı fazlasıyla değerlendirdiğini kanıtladı bize. Yeni şiir kitabı, "Ben Kimim Ki?" şiirimize yeni soluklar getirdi. Sürekli bir görünüp, iki inzivaya çekilmesiyle meşhur şairimiz, kalemini fazlasıyla sivreltmiş, yaşamını olduğu gibi şiire katmış. Toplam 17 şiirden oluşan kitabı, kitapçılarda yerini çoktan aldı. Neden 17 şiir diye sorarsak, burada da şairimizin güzel göndermesi var aslında. Şiirleri insan yaşamının dönemlerine göndermelerde bulunan şairimiz, yazdığı toplam 17 şiirle biz şiirseverlere birçok şey hatırlatmayı amaçlamış. 17 ise, doğrudan, insanların en güzel yaşı olan 17'ye bir gönderme. "Şairler hep 17 yaşındadır" lafını burada hatırlatmakta fayda var. Bu 17 şiirinde de şairimiz imge dünyasıyla şiir dünyasını temelinden sarstı. Lafı fazla uzatmadan, şairimizin kitabıyla aynı ismi taşıyan en  güzel şiiri "Ben kimim ki?" adlı şiirini inceleyelim;

Ben Kimim Ki?: Şiirin başlığı, bir sorgulamayı içeriyor. Bu sorgulama daha çok, insanın gelişim aşamalarını içeren gelişimsel dönemlerini kapsayan bir olgu. Özellikle, ergenlik dönemlerinde "kimlik inşaası" yaratılırken insanın ortaya attığı bir sorudur. İletişim çağında olduğumuzdan, hızla yarışan insanoğlu, eski çağlardaki gibi kendini sorgulamayı bir kenara bırakmış, ve daha çok çevresindeki gelişmelere kafayı takmıştır. İşte, şairimiz, şiirinin başlığına taşıdığı bu sorgulamayla, insanoğlunun bu unutkanlığına, kendini "yeniden" hatırlaması gerektiğine işaret ediyor. "Ben kimim" sorusu, insanoğlunun ilk çağlardan itibaren kendisine sormaya başladığı bir sorudur. Delphi tapınağının girişindeki "Kendini Tanı" yazısı da buna işaret eder, yüzyıllar boyunca günümüze kadar uzanan feylesoflar, yazarlar, şairler hep bu olguya işaret etmiş, bu soruya cevap aramışlardır; "Ben Kimim?", "İnsan Kim?"...Türlü türlü cevaplar gelmiştir bu soruya, tarihin tozlu sayfalarında her kafadan bir ses çıkıyor görüntüleri/sesleri gelse de, bu gelen cevapların hiçbiri yanlış değildir. Her biri, işin bir ucundan tutarak bu soruya cevap aramış ve cevaplar üretmiştir. Şairimiz, inzivaya çekildiği zamanlardaysa, bu soruyla fazlasıyla ilgilendiği belli oluyor. Kendisiyle uzun uzun sorgulamalara girişmiş ve bebeklik çağlarından itibaren, yaşadığı şu ana kadar uzanan zaman dilimlerini, gelişimsel dönemlere bölerek şiirlerinde cevaplar üretmeye çalışmıştır. Şairimiz, şiirini koyduğu bu başlığıyla, şiirini okumadan önce, bizi, kendimizi sorgulamamız için yemyeşil dağların tepelerine davet ediyor. Neden yemyeşil dağlar peki? Gökyüzünü izlemek için gözlemevleri, dağların en tepesine inşaa edilir, gökyüzü dağların doruklarından izlenir, en güzel gökyüzü gözlemi bu doruklarda yapılır. Şairimiz, göndermeleriyle, imgeleriyle bizi daha başlıklarda vurmasını çok iyi bildiğini kanıtlıyor.

Sevgili dostum, yönetmen Kim Ki? Duk'a: Şairimiz, şiirini ithaf ettiği, uzak doğulu yönetmen Kim Ki Duk'u anarak, şiirinin içeriği yönünde bize gizli mesajlar veriyor daha şiir başlamadan. Bilindiği üzere, Negatif Bey'le Kim Ki Duk, yılları deviren bir dostlukla birbirlerine bağlıdırlar. Kim Ki Duk da, bu dostluğun hatrına bir filmini Negatif Bey'e ithaf etmiş, Negatif Bey de bu jestin altında kalmayarak, dostluğa olan saygısıyla bu güzelim şiiri, sevgili dostu yönetmene ithaf etmiş, biz okuyucularını duygu seline boğmuştur. Şiirin ithaf bölümüne yeniden dönersek, bunu anlayabilmek için, Kim Ki Duk'un filmlerini izlemekte fayda var. Çünkü şiir, gerçekten de bu yönetmenin filmlerin, içeren bir "sessizlikle" örtülü. Bilindiği üzere, Kim Ki Duk'un filmleri, diyalog yoksunudur. Yönetmen, karakterlerini konuşturmayarak, sinemanın gerektirdiği gibi görüntülerle anlatmak istediklerini anlatma yoluna gitmiştir. Fazla söz, kalabalık yaratır, gürültü yaratır. Yönetmenimiz, filmlerinde diyalogları çıkararak, en güzel anlatım yoluna yaklaşmış, az sözle mükemmel anlatımları yakalamıştır. Şiir de böyledir, şiirde ne kadar az sözcük olursa, o kadar iyidir. Bu sözümüz yanlış anlaşılmasın, az söz denilen şey, gereksiz sözcükleri ayıklayarak, az sözle birçok şey anlatmaktır, birçok imge çağrıştırmaktır. "Saf Şiir" denilen kavramın özü de buradadır. Büyük şairler, ömürleri boyunca bu "saf şiir"e yaklaşmak için didinip durmuşlardır. Şiirimizin, ithaf bölümünde bile, şiirsel bir anlatıma yapılan göndermeyi içerir.Ayrıca yönetmenin adıyla ve şiirin adıyla yapılan sözcük oyunu takdire değer nitelikte.


beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını
:

Hatırlatmakta fayda var, argomuzda buraya taşıyamayacağımız bir deyiş vardır. Şairimiz burada bu söylemi alıp, cinsellik içeren bağlamından kopararak çok farklı bir söylem çizgisine çekiyor. Ergenlikten itibaren zirvesinin doruklarına ulaşan cinsel istek, 30'lu yaşlarından itibaren olgunluk çağlarına erişir ve 35'inden sonra da bunun yerini çok farklı şeyler, istekler, hedefler alır. Şairimizin yaşının 37 olduğunu göz önüne alırsak, bu bağlamın da açıklığını kavrayabiliriz. Beynim sulanmış, söylemi, artık sorgulamalardan, kendini aramaktan yorulmuş, çorbaya dönmüş bir beynin yalnızlığını anlatıyor. Ban bana bakışını dizesi de, bu yalnızlığı, sorgulamaların karanlık bir yalnızlık içerisinde yapıldığını ve sorgulamalar, cevap aramalara yönelecek "bir bakış"ı aradığını anlatıyor. Banmak fiili de, kendisine yönelecek olan bakışların, bu muazzam beynin içerisinde yankılanan sorgulamaların, bir bölümüne yönelerek hiç değilse bile bir yardım eli uzatmasını ve, ortak bir şekilde cevap aramaya çağırıyor. Yalnızlık çok kötü bir şey azizim. Yalnızlıktan öte, anlaşılamamanın getirdiği o karanlık yalnızlık. Şairimizin çıkmazlarından bir tanesi de bu, şiir dünyasının mayası olan en önemli özelliği.

içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar
:

"içimden geçen nehirleri seyre dal" dizesi, yukarıdaki dizeleri perçinleyen bir anlatım olmuş. İçimden, beynimden ne sular akıp geçiyor gürül gürül farkında mısın? Niye bir kulak uzatmıyorsun, dinlemiyorsun içimde çağlayan yalnızlığı, diye barım barım bağırıyor resmen. Nehrin de bir varış noktası, hedefi vardır, o da denizdir, okyanustur. Yani çok derin yerlere giden bir yalnızlık, bir hayatı sorgulama meselesi. Şair bu dizeden itibaren, yaşamının hedefine işaret ediyor, bu aklımıza gelebilecek herhangi bir şey olabilir. Fakat, hedefe ulaşmak kolay değildir. bunu da "orta yaş şiirleri"nde de apaçık bir şekilde gördüğümüz klasik bir imge haline gelen "dağ imgesi"ni katarak anlatmayı seçmiş. Şairimiz aslında bu imgeyle, klasik anlatıma bir başkaldırı gerçekleştirmiştir. Artk bıkkınlık veren, hemen hemen bütün orta yaş şiirlerinde yerini alan bu dağ imgesini, nehirlerle birleştirerek, bambaşka bir soluk getirmiş. Ferhat ile Şirin'den itibaren bizim de klasik edebiyatımızda yer almaya başlayan bu "geçit vermez dağlar" söylemi, hedefe ulaşmanın zorluğu, artık orta yaştan itibaren karanlık bir yalnızlık içerisinde yoğun bir şekilde gözlemlenen sorgulamaları, "ne idim, ne oldum?" arayışının bir türlü gelmek bilmez cevaplarını içeriyor. Hayatın muhasebesi, ve gençlik çağlarından itibaren varılmak istenen nokta, ama hayat şartlarının cilveleri eşliğinde varılmak istenen noktadan, hedeften çok başka yerlerde kendini bulmanın getirdiği büyük hüzün, insanı perişan eder. Şairimiz de çekildiği inzivada, bu büyük hüznü duymuş olmalı ki, bu klasik anlatımı kullanarak, bize bunu ironik bir şekilde dile getiriyor.

akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar
:

Bu dizelerde de, sorgulamaların, genellikle, güneşin battığı zamanlarda ortaya çıktığını ve sorgulamaların genellikle, kıç üstü oturarak yapıldığını ve saatlerce sürdüğünü, böylece kıçın uyuşup sızladığını dile getiriyor

kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
. :

dizeleri de, şairimizin içinde bulunduğu derin, karanlık yalnızlığa yeniden dikkat çekiyor. Kıç üstü yapılan, akşamüzeri sorgulamaları, kimsenin görmediğini haykırıyor. Sadece çok uzaklardan ziyarete gelen, garip bir uzaylının ufuk çizgisinden ufosuyla gelip geçmesiyle, çok uzaktaki kendini anlayabilecek canlıları anlatıyor. Yakınındaki kişilerin bir türlü kendisini anlamadığından yakınan şairimiz, hayalinde yarattığı bu uzaylıyla bir nevi teselli buluyor, onun ufosuyla geçip giderken, kendisine el sallayıp, "merak etme hacı, ben anlıyorum seni, kıçına bereket" diyerek, karanlık yalnızlığına dost oluyor. "geçinip gidiyoruz işte" dizesi de, çok hüzünlü bir anlatımı barındırıyor. Okuyunca gözyaşlarımızı tutamıyoruz, hüngür hüngür ağlıyoruz bu karanlık yalnızlığı görünce.

bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor..
:

Bu dizelerde de, çözülemeyen derin yalnızlık, şairin hayal dünyasını daha çok geliştirerek, kendisine hayali bir arkadaş edinmesini sağladığını gösteriyor. Bu hayali arkadaşın isminin "hakkı" olması fazlasıyla dikkat çekici. Yıllarca yakın çevreleri kendisini anlamadığı için ağır bir depresyona giren şairimiz, bu depresyonu kendisine hayali bir arkadaş yaratarak atlatmayı seçiyor ve, bu hayali arkadaşın üzerinden aldığı ağır yüklere bir şükran niteliğinde ona "hakkı" ismini veriyor. Hayali arkadaşının hakkını veriyor.

--------------------------

Etraflıca tahlil ettiğimiz bu şiirde, anlaşıldığı gibi orta yaşların ağır sendromları olan "kendini sorgulama" "hayatı sorgulama" "derin, karanlık bir yalnızlık" içerisinde örülmüş bu şiir, bizi karanlık bir anlatımla sarıyor ve bu orta yaş çıkmazlarının içerisinde derin bir hüznün içerisinde bırakarak, beynimizi eriten bir sorgulama içerisine itiyor. Şairimiz, bu şiirinde başlığından itibaren klasik söylemleri, bağlamlarından kopararak, bambaşka anlatımlar içerisine yerleştirerek, klasik orta yaş şiirine bir osmanlı tokadı atıyor, kendisine gelmesine sağlıyor."

23 Ağustos 2011 Salı

ertelemek

"Mutlu olmayı, bir bahaneyle sürekli erteleyen insan, ırmağın kenarına gelip de karşıya geçmek için suyun bitmesini bekleyen cahil bir köylü gibidir. Irmak hep akacaktır."

Montaigne

11 Ağustos 2011 Perşembe

Seçmek

Seçmek benim için hep düşünülmesi gerektiğini düşündüğüm bir eylem. Çoğu şeyin temelinde seçilmeye uygun şeyler vardır ve seçimler bir 'bütün yaratır'. Bu bir bakış açısı. Bütünü oluşturan parçalardan hangisini seçtiğimiz ve seçtiklerimizin hangisiyle bize 'gerçek' gelen (doğru da olabilir) bir bütün oluşturduğumuz üzerine düşünmemiz (bir bütün ne zaman oluşur? bir şey ne olursa tamamlanır? başlangıçlar ve sonlar mutlak mıdır, muğlak mıdır?) bence oluşan şey kadar önemli.

Aşağıda bir konuşma var. Garip giyimli adamın 'seçmek' üzerine söylediklerinin çoğunu ben de düşünmüştüm. (Bu onu sıradan yapmaz, beni de onun dengi yapmaz.)

Konuşmadan sonra da ilgimi çeken bir yazının linkini vereceğim.

Konuşma bu:



Konuşan adamın Türkçe'de bir kitabı var(mış). Burada.


Bahsettiğim yazı da bu:
Beyindeki İntihal Hayaletleri

14 Temmuz 2011 Perşembe

Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları


Çok değil, bundan birkaç yıl evvel çok sevdiğim bir insan olan Kaan (Negatif) insanıyla, Tutunamayanlar'dan esinlenerek bir araya geldiğimizde Turgut ve Selim gibi buluşmalarımızın "tutanaklarını" tutalım dedik. Aslında çok güzel bir fikirdi, hatta eğlendik bile tutarken. Sonra üzerinden zaman geçti, tuttuğumuz tutanaklar unutuldu gitti, derken bir gün odamı toparlarken tutanakları yazdığımız kağıtları buldum evde, tekrar tekrar okudum hepsini. Geçmiş günleri kaydetmek fazlasıyla güzel bir şeymiş, hele ki en sevdiğin insanla beraberken. Okurken çok eğlendim, eski günleri hatırladım.

En çok üzüldüğüm şey ise, topu topu iki tutanak tutmamızdı. Devamını nedense getirmemişiz. Keşke devam ettirip birçok tutanak tutsaymışız. Ama belli mi olur, şimdilik eski günlere ait iki tutanak var daha sonraki günleri tutmaya devam edip çoğaltabiliriz bunları.

Lafı fazla uzatmadan, bundan üç yıl öncesine ait bize ait buluşma tutanaklarımızı yazayım buraya umarım sıkılmadan okur insanlar; iki uzun tutanak;



19/11/2008 Çarşamba Saat: 16:56,5
Yer: Deniz'in Ezgisi - Ufo'nun Altındaki Masa

-Abuk Bir Günün Negatif Tutanağı-


İşbu tutanak Abuk bir şahsiyet olan Emrah ile Negatif düşünceler içinde debelenen Kaan adlı kişilerin günlük olağan edebî, fikrî ve gereksiz tartışmalarına tanık olsun diye tutulmaya başlanmıştır. Bu fikir Emrah'ın iki gün önce Manisa'dan Salihli'ye trenle gelirken kafasında belirdi. Bu fikri Kaan'la paylaşınca "tamam ulan yapalım" denildi ve ilk adım olarak da bu ilk tutanak tutuldu. Bu tutanak tutma fikrinin babası Oğuz Atay'dır. Oğuz Atay'la ilgili düşüncelerimizi daha sonraki tutanaklarda genişçe ele alacağımızdan şimdilik o kısmı boş bırakıyoruz. Bu tutanaklarda bir giriş bölümü olup günün anlam ve önemi belirtilip etraflıca özet yapılacaktır. İkinci kısımda da günün içinde tartışılan konular maddeler halinde alt alta sıralanacaklardır (Şu anda Ferhat Göçer Hasta ve Yasta şarkısı çalmakta. Ortak görüşümüz Ferhat'ın şarkıcılığı bırakıp doktorluğa geri dönmesi yönündedir). Üçüncü bölümde ise Emrah'ın ve Kaan'ın tartışılan konularla ilgili ya da tamamen konulardan bağımsız dağınık düşünceleri olacaktır.

BÖLÜM I

Günün Anlam ve Önemi:

Uzun zamandır uykusuzluğuyla cebelleşen Kaan insanıyla, sorumsuzluğunun kurbanı olup duran Emrah insanı için bir dönüm noktası olması umulan bu günde, maalesef ki, sağanak yağmura yenik düşülmüş, yağmura karşı alınan önlemler başarısız olmuş, şemsiye tedarik edildiği halde kullanılamamıştır. Fakat bunlar iki kahramanımız için pek de önemli değil. Onlar makus talihlerinin gidişatının önüne geçebilmek adına ahanda bu önemli tutanağı tutmak gibi mühim konulara el atmak suretiyle az da olsa Salihli'deki (Salli'deki) bu bombo(ş) hayatı anlamlandırmaya çalıştılar (Bunun ilk tutanak olmasından dolayı yer yer tutarsızlıklar olacağını adları gibi bilen bu müzmin delikanlılar sözü fazla uzatmadan diğer bölüme geçmek istediler).

Yağmurlu bir gün olması sebebiyle halledilecek işlerinin pek azı başarılabilmiştir. Kütüphane-telefon-marangoz üçlüsünden sadece kütüphane kısmına gidilebilmiştir. Emrah'ın sorumsuzluğuna dair pek bir şey değişmese de Kaan uykusuzluğuna derin bir darbe vurmuştur. Bunlar gidişata bir dur demek için yapılan ilk girişimlerdi (Bozuk Türkçe'nin ve dandik metin yapısının kusura bakılmaması insanlık adına gereklidir).

==>; Burada tarçın molası verilmiştir.

BÖLÜM II

Tartışma Konuları:


1. Dün gece paylaşılan filmler tartışıldı (Wall-E, March of the Penguins). Wall-E filmi bir animasyon olup fazlasıyla tatlı bir filmdir. Bir robota bu kadar duygu yüklenebilirdi ancak. Eve (Wall-E'nin deyimiyle Eva)' e hasta olmadık değil. Diğer film, İmparator Penguenler üzerine bir belgesel olup bizi görsel şölene boğmasının yanında İmparator Penguenler hakkında güzel bilgiler sundu (Tutanağımız bu arada Ali Ağabey tarafından tarçın dökülmekle tehdit edildi).

2. Gelincik adlı lanet filmin konusu bahsolunmuştur. Ruhlara zarar bir filmdir, uzak durulması tavsiye edilir.

3. Kaan annesiyle kısa süreliğine "çarşı mı, pazar mı?" tartışması yaşayıp, ortalığı germiştir. Sonuç alınamadan da ev terkedilmiştir.

4. Sahi kar neden yağar? Bu soru önemli, cevap bulmak lazım buna (Kaan'ın zorlamasıyla önemli sözcüğünden sonra virgül konuLmuştur)!

5. Tutanağın başındaki saat konusunda da ufak çaplı tartışma yaşandı. Saatin biri 16:56 diğeri de 16:57 idi. Sonunda aritmetik ortalaması alındı ve 56,5'te karar kılındı. Bu tartışma da böylece tatlıya bağlandı.

6. Cem Mumcu'nun ne kadar dandik bir hikayeci olduğu ve Tuna Kiremitçi denilen ne olduğu belirsiz (yazar/müzisyen/editör/süper sevgili/koca/ya da hiçbiri, ileride Hülya Avşar gibi tenis kortlarında görmek istediğimiz bir kişi vs.) bir adamın bile ondan daha iyi olduğu tartışıldı. Okuyanus yayınlarından bir daha kitap alınmamasına karar verildi.

7. Tartışma programları neden misafirliğe gidilirmiş gibi yapılır? sorusuna cevap arandı. Pelin Batu'nun Kısa Devre programında Mazhar Alanson'un laf giydirmeleri güzel bir şekilde anıldı. Pelin Batu'nun programdaki işlevi tartışıldı.

8. İlk tutanak olması sebebiyle tartışma konularının kısa tutulması yönünde karar alındı.

BÖLÜM III

Sonuç:


Emrah: "Şahsi kanaatim, bu tutanağın bize faydası olacağı kesindir. İleride, örneğin biz çoluk çocuğa karışıp yaşam kavgası verirken bunları okuyup az da olsa bizi gülümsetecektir. Daha da ileri gidersem, bu tutanaklar bu çağın altın bir anahtarı bile olabilir. Önemli olan bunları okuyanın bu anahtara uygun kilidi bulabilmesidir. Gerisi ipin ucundan sonraki kısımlarıdır. Burada ipin ucu da önemlidir. Uçları fazla kaçırmayalım ama, ne olur ne olmaz. Yanlış yargılara bile varabiliriz. Şu anda şiddetli öksürüyor olsam bile umursamıyorum bunu. Üzerine sigara üzerine sigara içiyorum, çivi çiviyi söker mantığıyla (Sübyancılık kötü bir şeydir). Bu fikir sonucu ortaya çıkan bu tutanağın devamının gelmesini umuyorum, yoksa buradaki hayat çekilmez. Yukarıdaki maddelerin kronolojiye göre gitmemesi, dağınık bir şekilde sıralanması doğaldır. Çünkü benim ve Kaan'ın kafası normal zaman akışına göre şekil alsaydı, ikimizin de hali harap olurdu. Neyse, son sözüm güzel bir başlangıç, devamını bekliyorum dört gözle...(kib, bye, pls,muck vs)"

Kaan: "Bu tutanağa istinad olmuş hususlar hakkında elbette söylenecek çok söz var. Günlerin getirdikleri (ve götürdükleri çoğunlukla) hakkında konuşabiliyor olmaK, özellikle böyle eğlenceli bir tutanakta ayrıntıları görebilmek açısından oldukça faydalı. Günlerin solmaya başladığı şu mevsimde hayatımızı renklendirecek şeylere ihtiyacımız olduğu kesindi. Belki farkında olmadan rengimizi paylaşarak bulabileceğimizi düşünmüşüzdür.

Günleri bu ve daha sonraki tutanaklarda seyredebilecek olmamızı (yıllar sonra bile) düşününce anılarımızın hayatımızdaki önemini bir keZ daha anlıyorum. Bugünü yaşadık iyisiyle, kötüsüyle diyebilmek ve bugünümüze gelecekten bakabilmek için bu yaşadıklarımız oldukça önemli. Her bir sözümüz bizden bir parçayı bilmediğimiz günlere taşıyacak. Belki bir gün birileri yazdıklarımızı görüp bunlara gülecek ya da bunlara önemli belgeler (?) diyecek, belki bir gün önemli olacağız birileri için ya da çok ünlü olacağız. Belki de zengin oluruz, belki üstümüzden bir kuş geçer. Bilemeyiz şimdiden. Bildiklerim bugün yaşadıklarımla sınırlı.

Bu tutanakta önemli gördüklerimize yer vermeye çalıştık. Tabi Cemal Süreya'nın 999. Gün - Üstü Kalsın adlı kitabındaki ters sayfalardan bahsetmeyi unuttuk. Halbuki bu yaşamsal bir öneme sahipti. Olsun. İleriki tutanaklarımızda bunlara daha çok dikkat ederiz.

Son olarak bize bu tutanağı tutma fikrini veren büyük üstad, canımız Oğuz'cuğum Atay'ı anmak isterim. Ruhu şâd olsun...



-------------------------------------------------------


22/10/2008 Cumartesi Saat: 18:41
Yer: Espresso Cafe - Yine Ufo Altı Bir Masa :)


Giriş:

Dün için bir tutanak tutamadığımız için üzgünüz. Çeşitli sebepleri olmakla beraber bu konuyu niye esgeçtik bilmiyoruz. Neyse o kadar da önemli değil. Bugün bunu elimizden geldiğince telafi etmeye çalışacağız.

Günün Anlam Ve Önemi:
Emrah: Salihli'de sonbaharın yerini kışa bırakmaya başladığı günlerden bir gün. Lodos şiddetlice esiyor. Arada elektrik kesintileri olmakta ve arada yağmur çiselemekte. Bunlar psikolojimizin üzerinde etkiler bırakıyor haliyle. Bir şeyler yapmaya can atamıyoruz önceki günler gibi. Hala hastayım ama öksürük yavaşça azalıyor gibi. Tüm bu olumsuz hava koşullarına rağmen umudumuz fazlasıyla yeşerik. Örneğin az önce çıkar umuduyla sayısal loto bile oynadık (köpeğin duası tutsa gökten kemik yağardı). Bir sürü yapacak iş var. Ödevler var. Neyse olur hepsi, buna da şükür. Fazla uzatmadan Negatif Bey' e bağlanalım, güzel tutanaklar falan. Bunu söylemeyi çok istiyorum; "Hayat ne güzel vapurlar falan..."

Kaan: Dünün tutanağı için üzüldük dedik ama es geçtik demedik. Kaçırılmış bir günü böylece bir kez daha kaçıramayız. İçimi dökeyim dedim. Tutanak, gittikçe günceye benziyorsun. Biliyorsun dimi?

Bugün önemli benim açımdan. Son bir hafta uykuyla aramdaki anlaşmazlıkları çözmekle uğraştım. Bugün uykusuzluğu alt ettim. Daha mutluyum şimdi.

Sabahtan beri bugün ne güzel bir gün deyip duruyorum. Emrah Bey bu havaları pek sevmese de ben böyle havalarda yaşadığımı hissediyorum. Genel ruh halimden olsa gerek. Taptaze bir sabaha uyandım. Bu sabah (dün gece demeyi de isterdim) dağlarda dolaştım. Evde yok muydum? Birazım hep evveldir benim. Bir yerde olmamak nasıl bir şey. Aslında o kadar yerde yokuz ki varolduğumuzu sandığımız yerlerde bile olamıyoruz bu yüzden.

Her şeyden ötede bir yer var bizim için. Sürekli durduğumuz bir yer. Olduğumuz ama her zaman farkına varamadığımız bir yer. Burası dediğimizde bir burada'mız da oluyor ya bunları yazdıran da orada olmamız aslında (Silgimiz yok, o yüzden saçmalasam da silmiyorum, ben böyle seviyorum) (Bu abuk (Abuk) insanın kalemini bir türlü sevemedim) (Ayraçları seviyorum çünkü asıl söylemek istediklerimi onların arasına saklıyorum galiba).

Rüzgarı ve yağmuru seviyorum. Havanın kararmasını da...
Başkaca bir şey yazmayacağım.

BÖLÜM II

Tartışılan Konular:


1) Dün niye tutanak tutmadık? Geçiştirilmemesi yönünde karar aldık. Böyle bir şeye kalkıştıysak eğer devamını getirmemiz lazım ve elimizden geldiğince beraber geçirilen güne tanıklık eden yazıları çıkarmalıyız. Bu yaptıklarımız tarih işçiliği içine girse de biz öyle görmüyoruz. Yaşadıklarımızı yazıya geçirirken düşünüyoruz aynı zamanda.

2) İkimizden birisinin mutlaka geç kalması tartışıldı. Gerçi son zamanlarda geç kalan taraf Emrah olsa da, başlarda Kaan kalıyordu. Emrah'ın evinde inşaat olması yüzünden buluşmaya beş kala son dakika iş çıkmasından kelli geç kalıyor. Kutsal ışıklarda buluşmaya geç kalınmaz. Işıklar beklemez. Neme lazım, birden kırmızıdan yeşile dönebilir.

3) Emrah'ın Hasan Ali Toptaş' a Facebook' tan mesaj atması ve Hasan Ali Toptaş'ın Emrah'a yazdığı cevap üzerine konuşuldu. Kaan ortaya "Ulaşabildiğimiz kadar yazar, şaire ulaşmalıyız" düşüncesini attı. Bu konu üzerine yoğun çalışmalar içine girebiliriz.

4) Espresso'da canlı müziğe kalıp kalmama tartışması yapılıp aşırı merak üzerine kalınmaya karar verildi. Bakalım nasıl olacak bekliyoruz hala. para konusunda güçlerimizi birleştirdik. Karnımız aç, sütten nescafe içmek üzereyiz. Bekliyoruz.

5) Son zamanlarda kitap okuyamayaşımız canımızı sıkıyor. Hesapta olmayan işlerin zırtdadanak çıkması sinir bozucu. Bir şeyler yapmak için can atarken, çıban gibi bir şeylerin çıkagelmesi zaten bugünlerde az olan bu isteğimizi gittikçe köreltiyor.

(İyi ki kalmışız canlı müziğe :) )...

6) Camcıya gidecektik unuttuk

7) Bunca maddeyi yazdıktan sonra bizim abuk insanımız ne yazacağız dediği zaman çok sinir oluyorum.

8) Bu kadar.

BÖLÜM III

Sonuç:


Kaan: Bir gün daha böylece geçti diyemiyorum. Gün geçmedi henüz. Belki de yeni başlıyordur. Bugünün bol kitap okumalı bir gün olmasını isterdim. Ya da gün böyle iyi. Her şeyin bir yeri ve zamanı var. Yazılar gitgide kayıyor. Yazarımız tıkandı. Saçmalamaya başlamadan önce kesmek en iyisi. Hoşça kal tutanak.

Emrah: Mum ışığında yazıyorum. Fazla romantik oldu sanki. Aşırı bir duygu yükü bindi üzerime. Giriş bölümünde Kaan Bey değinmiş; böyle havaları gerçekten sevmiyorum. Dört sene zaten yeterince çektim. Bulutlu, kasvetli havalar bana göre değil. yatağıma koşasım geliyor. Tutanakta günce havaları esiyor. Demek ki günce düşündüğümüz gibi hayatımıza iyice işlemiş.

---
Kadriye Gazel
Laurent Mignon - Çağdaş Türk Şiiri' nde Aşk, Aşıklar, Mekanlar (Hece Yay.)
Tahir Alay - Ülkücü Bir Yazarın Romanı
Şevket Toker - Nev Yunanilik
Yahya Kemal ve Şiir Sanatı - Mehmet Kaplan
---

(Yukarıda Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri dersinde verilen kitaplar var, silemedik. Laurent Mignon kişisi, sonradan müslüman olmuş hoca anlattı. Neyse tutanağa geri dönelim) Oturdukça canımız sıkılıyor. Edebiyattan koptuk gibi... Biraz edebî sohbet etme zamanı! Öperim gözlerinden hayat!

Not: Ali Abi'nin çayını unuttuk. Gün geçtikçe iyice bayatlaşıyor. Uyarmak lazım.











Tümü buradan alıntıdır.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Umutlardan Oyuncak Arkadaşlar Yapmak: Mary, Max ve Biz

(Başlamadan önce söyleyeyim: Mary And Max adlı film hakkında bir sürü şey yazdım buraya. Filmi izlemediyseniz bütün olayı anlatıyorum, yazıyı okumanızı tavsiye etmem. İzlemeyip de illa okuyacağım diyorsanız ki bu ihtimal pek zayıftır, okurken küfür etmeyiniz lütfen. Bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemenize gerek kalmayacak, çok şey anlattım çünkü. Filmi izledikten sonra yazıyı okumanıza da gerek yok, filmde olandan başka bir şey yazmadım. Evet, hiçbir şekilde okunması gerekli olmayan bir yazı bu. Ama film hakkında okunması mümkün bir yazı lazımsa buradan o yazıya ulaşabilirsiniz. Oldukça güzel bir yazı.)

Gerçek bir öykümüz var yine. “Based on a true story” Seviyorum bunu. Her türlü anlamı bakımından. Bir öykü. Gerçek bir öykü. Hep takılırım buna. Yaşantıların öyküye dönüşebilmesi hoşuma gider, imrenirim öykü olarak anlatılabilecek yaşamlara. İnsanlar demek ki başkalarının da ilgisini çekebilecek şeyler yaşayabiliyorlar diye düşünürüm hep.

Filmimiz, Mary’nin, evinin penceresinden bakarkenki görüntüleri eşliğinde tanıtılmasıyla başlıyor. Burada Mary bir şeyler arayan gözlerle bakıyor. Bir şeylerin eksik olduğu duygusu yerleşmiş yüzüne. Dışarıda iki küçük köpek var, birbirleriyle oynuyorlar, biri diğerinin sırtına çıkıyor. Karşı komşusunu gördüğünde yüzündeki o eksiklik ifadesi değişiyor, küçücük gülümsüyor. Komşusunu eliyle selamlıyor ve komşusu da ona güzel bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Anlatıcı eşzamanlı olarak Mary Dinkle hakkında şunları söylüyor:

“Mary Dinkle'ın gözleri çamur rengindeydi. Kaka renginde bir doğum lekesi vardı. Cumartesi öğleden sonraydı ve canı sıkılmıştı. Sırtına çıkıp oynayabileceği bir arkadaşı olmasını istiyordu. Mary'nin mısır gevreği kutusunda bulduğu ruh hali yüzüğü griydi. Bu durumda tabloya göre ya dalgın, ya aşırı hırslı ya da açtı. Tek arkadaşı en sevdiği çizgi dizideki Nobletler'di. Dükkanlarda satılan gerçek oyuncaklardan değillerdi. Deniz kabuklarından, sakız paketlerinden, ponponlardan ve cuma akşamından kalan tavuk kemiklerinden yaptığı oyuncaklardı. Tüm oyuncaklarını kendisi yapmıştı, ve en sevdiği oyuncağı patates cipsi paketlerini fırına atıp küçülterek yaptığı "büzüşmüşler"di.”

Mary’nin kim olduğu hakkında önemli bilgiler bunlar. Buradaki ayrıntılar ileride karşımıza çıkacak. Doğum lekesi (kaka rengi olması özellikle çok önemli), can sıkıntısı, arkadaş, ruh hali yüzüğü (bu yüzükle ilgili anlatılacak çok şey var),  tablo, nobletler, oyuncaklar… hepsi çok güzel işlenmiş filmde. Her biri ayrı bir konu. Çokanlamlı göstergeler.

Anlatıcı daha sonra Mary’nin babasını tanıtıyor. Noel Norman Dinkle iplikleri çay poşetlerine bağlayan bir fabrikada çalışıyor. Burada 40 yıl çalışıp 40 milyon poşete iplik geçirdikten sonra emekli oluyor ve bildiğimiz emekli hayatı yaşamaya çalışıyor. Saçma bir sebepten ölüyor. Filmde varlığı pek hissedilmiyor. Mary’nin en sevdiği çay Earl Grey. Bir gün Earl Grey adlı biriyle evlenip İskoçya’daki bir şatoda dokuz bebek, iki ördek ve Kevin adındaki bir köpekle yaşamanın hayalini kuruyor. Babasının ona kazandırdığı tek şey sanki bu hayal. Güzel bir hayal. Babası öldüğünde biraz da para bırakacak Mary’ye, ama pek de önemli bir ayrıntı değil bu. Bay Dinkle’ın filmde olmasının nedeni ‘sıradanlığı’ anlatmak olsa gerek. Ancak bu kadar sıradan olunabilirdi çünkü. Hayatında hiç farklı bir şey yok. Mary onun eksikliğini hissediyor. Babasının ölü kuşlarla değil kendisiyle ilgilenmesini istiyor. Ayrıca çok yalnız olduğu için kendisine kardeş de istiyor. Babası ve annesinden başka kimden isteyebilirdi ki bunu.

Bebekler dünyaya nasıl gelir? O yaştaki çocukların en çok merak ettiği sorulardan biri. Mary’nin sürekli araştırdığı bir konu bu. Annesi ona bir kaza sonucu dünyaya geldiğini söylemiş. Mary bunun ne demek olduğunu anlamıyor haliyle. Büyükbabası bebeklerin bilerek yapıldığını ve babaları tarafından biranın dibinde bulunduklarını söylüyor. Mary ona inanıyor gibi görünse de hala cevabını almış değil. Filmin kurgusal iskeletinin en temel parçalarından biri bu soru.

Büyükbaba Ralph. O da saçma denebilecek bir sebepten ölüyor. Kendisini canlı hissetmek için kışın yüzüyor ve zatürreden ölüyor. Mary onu özlüyor.

Mary’nin annesi Vera Lorraine Dinkle. Tam bir alkolik, sürekli Sherry içiyor. Mary’yi de bunun yetişkinler için bir tür çay olduğuna ve sürekli test edilmesi gerektiğine inandırıyor. Bir şeyler çalmayı alışkanlık haline getirmiş. Mary’nin Max’le tanışmasının sebebi de bu kadının çalma alışkanlığı.

Mary’nin Ethel adında bir horozu var. En sevdiği şeylerden biri Nobletleri izlemek. Nobletlerde sevdiği özellikse onların çok arkadaşlarının olması. Max’le ortak özelliklerinden biri Nobletleri sevmek. Max de onları bir sürü arkadaşları olduğu için seviyor. Ayrıca basit ve anlaşılabilir şeyleri sevdiği için de seviyor.

Max Hollowitz New York’ta yalnız yaşayan bir yetişkin. 44 yaşında. Obez. Uyku sorunu yaşıyor, takıntılı ve psikolojik rahatsızlıkları var. İnsanları ve onların dolaylı düşüncelerini anlayamıyor. Tıpkı bir çocuk gibi. Henry adında bir balığı var. Balık ölünce yerine Henry adında bir başka balık alıyor. Çikolata seviyor. Mary’yle ortak noktalarından biri de bu. Sürekli çikolata yiyor. Basit görünen karmaşık bir hayatı var Max’in.

Mary ve Max’in tanışmaları bir tesadüf. Annesiyle postaneye giden Mary sıkılıyor ve New York’a ait bir rehber bularak onu inceliyor. New York farklı bir yer olduğu için orada yaşayan insanların isimleri de farklı geliyor ona. İsimleri komik buluyor ve o insanlar hayatlarının nasıl olabileceğini merak ediyor. Amerika’da bebeklerin farklı bir şekilde dünyaya gelebileceğini düşününce aklına bir fikir geliyor. Rehberden bir isim seçiyor ve ona mektup yazarak bebeklerin nasıl dünyaya geldiğini sormaya karar veriyor. Seçtiği kişi Max Horrowitz. (Bu seçim de önemli. Arkadaş seçmek yani.) Annesi zarf çalarken yakalandığı için apar topar postaneden çıkıyorlar. Mary adresi rehberden yırtıp almak zorunda kalıyor bu yüzden.

Mary eve geldiklerinde Max’e mektup yazıyor. Bu mektupta kendini anlatıyor. Hayatından, yaşadıklarından, hoşlandığı şeylerden bahsediyor. Burada Mary’nin gözünden onun hayatının ayrıntılarını öğreniyoruz. Mektubun sonunda da o meşhur soruyu soruyor: Amerika’da bebekler nereden geliyor? Kutu koladan mı çıkıyorlar yoksa Avustralya’daki gibi bira bardağından mı bulunuyorlar? Mektupla birlikte bir çikolata da koyup sabah posta kutusuna atıyor mektubu.

Mektup Max’e ulaşıyor. Max mektubu 4 kere okuyor ve aşırı bir uyum sağlama sorunu yaşıyor. Yeni şeylerle karşılaştığında hep olan bir şey bu. Aslında hepimizde olan bir durum (akomodasyon, asimilasyon kavramları), ama Max hepimiz gibi tepki vermiyor yeni şeylere karşı. Çünkü o çoğumuzdan farklı biri. 18 saat süren uyum sağlama süreciden sonra mektuba cevap yazıyor.

Yazdığı mektuptan İsimsiz Obezler Sınıfında olduğunu, bir psikiyatrla görüştüğünü ve daha önce herhangi bir Avustralyalıyla tanışmadığını öğreniyoruz. Tabii ki bebeklerin nereden geldiğini de yazıyor inandığı şekliyle. 4 yaşındayken annesinden öğrendiği şekliyle anlatıyor: “Yahudiysen hahamların, Yahudi değilsen Katolik rahibelerin kuluçkaya yattığı yumurtalardan geliyor. Ateistsen yalnız pislik fahişelerin kuluçkaya yattığı yumurtalardan.” Sonra yalnızlığından bahsediyor. Balığını, isimlerini ünlü bilim adamlarından alan salyangozlarını, Bay Bisküvi adındaki papağanını, halitosis sorunu yaşayadığı için adı Hal olan kör kedisini anlatıp “Senin evcil bir kangurun var mı?” diye soruyor. Avustralya=kanguru.

Annesinin intihar edişini, gençliğinde gördüğü ama psikiyatristi ona ihtiyacı olmadığını söylediği için bir köşede kitap okuyup kendisiyle yaşamasına izin verdiği  hayali arkadaşı (bu bir sanrı=delusion) bay Ravioli’yi ve hayatıyla ilgili daha bir çok ilginç şeyi anlatıyor. Ben de üzerime alındım, benim de arkadaşım olsun istedim. Çok ilginç ve arkadaşsız kalmasını anlamadığım biri aslında. Ayrıca fazlasıyla komik ve eğlenceli bir karakter. New York’un çok gürültülü bir yer olmasından dolayı sessiz sakin bir yere gitmek istiyor ve aklına ilk gelen yer ay. Nasıl tatlı biri olduğunu düşünün artık. İnsanları anlamadığını fakat Mary’yi anlayıp ona güvenebileceğini düşündüğünü de yazıyor. Sonra bir dilekle mektubu posta kutusuna bırakıyor.

Mektup Mary’ye ulaşmadan önce annesine takılıyor. Annesi bu tuhaf adamın yazdıklarından hiç hoşlanmıyor ve mektubu çöpe atıyor. Çöpleri çöp arabasına atarken Mary bir şekilde mektuba ulaşıyor. Böylelikle Mary ve Max mektup arkadaşı oluyorlar. Mary yazdığı cevapta ailesinin bunu onaylamayacağını söylüyor ve karşı komşunun adresini veriyor. Komşusunun engelli olduğunu ve zaten onun mektuplarının kendisini aldığını anlatıyor. Hatta bu iş için komşusundan para aldığını ve bu paraları biriktirip hayallerini gerçekleştireceğini de anlatıyor. Bir sürü ayrıntıyla dolu ve genellikle benzer şeyler yaşadıklarını anlatan ve çikolata, oyuncak gibi hediyelerin olduğu bir çok sevimli mektup gidip geliyor aralarında.

Mektupların içerikleri çok zengin. Oturup hepsini anlatmayacağım burada. Bazı önemli gördüğüm ayrıntıları anlatacağım. Yani birbirlerine yazdıkları arasından bir seçme yapacağım kendimce. Çünkü bana böyle uzun uzun yazdıran bir şeyler var bu filmde.

Mary ağlayarak yazdığı mektupların birinde Max’e “Seninle hiç alay edildi mi? Bana yardım edebilir misin?” diye soruyor. Max mektubu alınca unutmak istediği bazı şeyleri hatırlıyor bu konuda. Çocukluğunda Yahudi olduğu için aşağılandığı hatıralar bunlar. Sinir krizine giriyor ve 36 çikolatalı sandviç ve iki saatlik uykuyla bunu aşıyor. Sonra cevap yazıyor. Ona kendisiyle dalga geçilen özellikleri hakkında yalan söylemesini, bu özelliklerin aslında onun kusurlarından kaynaklanmadığını, kusur gibi görünen özelliklerinin aslında başka kimsenin sahip olamayacağı ve onu güçlü kılan şeyler olduğunu söylemesini tavsiye ediyor. Sözgelimi alnındaki doğum lekesiyle dalga geçen çocuğa o lekenin çikolatadan yapılmış olduğunu ve cennete gittiğinde çikolatalardan sorumlu olacağının işareti olduğunu söylemesini istiyor. Ateist olduğu için bunu kendisinin yapamayacağını da ekliyor.

Max dürüst olduğu için arkadaşının olmadığını düşünüyor. Hayatta üç amacı var: Bir arkadaş sahibi olmak, bütün Nobletlere sahip olmak ve hayat boyunca yetecek çikolata edinmek.

Mary broşür dağıtma işine giriyor ve Max’ın yanına gidebilmek için para biriktiriyor. Yani Mary’nin daha önceki hayallerinin yerini Max’ın yanına gitme hayali alıyor. Mary büyüyünce bu hayalinin yerine başka hayaller geçecek ve böyle olduğu için üzülecek. 
Bebeklerin nasıl olduğuna ilişkin tek doğru şeyi söyleyen kadın için hiç iyi şeyler düşünmüyor Mary. Onun yalancı olduğunu ve cehennemde yanacağını söylüyor. Ona bu konuda öğretilenler bu yönde çünkü. (Cinselliğe bakış çoğu toplumda birbirine benziyor, buradan bunu çıkardım.) Max’e sevgilisinin olup olmadığını soruyor ve Max yine bir kriz geçiriyor. Onun hiç sevgilisinin olmadığını ve bu işleri hiç beceremediğini de böylelikle anlıyoruz. Tabii ki hiç seks yapmadığını da.

Ruh Hali Yüzüğü

Mary’nin mısır gevreği kutusunda bulduğu yüzük. Onun ruh haline göre renk değiştiriyor. Benim için filmin en önemli nesnesi. Kusursuz bir anlatım aracı.

Bunu biraz kurcalamak gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzüğün aslında batıl inanç sayılabilecek bir anlamı var. Gerçekliğine inanılmış düşlemsel bir özellik yüklenmiş ona. Düşlemsel diyorum çünkü bir tür olması mümkün olmayan bir özellik bu. Ruh haline göre renk değiştirme. Ben ruh halimi nasıl anlarım? Arkama bakarak. Yaptıklarımı düşünüp onları parçalara ayırırım ve parçalar arasındaki bağlantılarda nasıl hissettiğimin izini ararım. Goban üzerine koyduğum taşın ne anlama geldiğini düşünürüm mesela. Nedensiz değildir yaptıklarım. Saçma bile olsa bir neden hep vardır, hislerim de bu nedenlerden biridir ve yaptıklarımı etkiler. Yani ruh halim nasılsa bir şekilde bir yerlere yansır. Başkalarının ruh halim konusunda düşündüklerinden bir çıkarım yapmaya da çalışabilirim. Benim için önemli olduğunu düşündüğüm insanlar nasıl hissettiğimle ilgili tutarlı fikirler belirtirse bunu değerlendirip bir sonuç da çıkarabilirim. İnsanın ruh halini bilmesi çok önemli  ve bu hiç kolay değil. Ama Mary’ye göre oldukça kolay. Onun yüzüğü var. Sözcükler gibi somut bir nesne olan yüzük. Düzdeğişmece yoluyla yaratılmış, yananlamlara boğulmuş, üstdilsel sözcüklere benzeyen bir öğe. Benim için filmin en önemli öğesi olmasının sebebi de bu.

Kültürel örtüklük kavramını da çağrıştıran bir yanı var yüzüğün. Batıl inanç olarak düşündüğüm şeyle ilgili olarak düşündüm. Ödevmiş gibi bu kadar yazıyorum ama, ayrıntıya giremeyeceğim. Elimden geldiğince ayrıntıya girmeyeyim dedim ama çok oldu. Yaz yaz nereye kadar. Pff.

Toparlıyorum :P

Mary’ye bebeklerin nasıl olduğuyla ilgili bir sürü şey söyleniyor. Mary gerçek nedene inanmıyor. Bizim Ruh Hali Yüzüğü diye bir şeyin varlığına inanmamız da bununla ilgili. İnamak isteriz buna. O yüzden üzerine düşünmeyebiliriz de.

Seviyeyi yükseltmeden (kavramlara boğmadan yani) tek cümleyle özetleyeyim: Yüzük bu filmde bir masaldan ödünç alınmış gibi duruyor. Tamam, yüzükle ilgili başka bir şey söylemiyorum. (Kriz geçirme nedeni bu, valla bak.)


Filmin kilit noktaları:

  1. Yalnızlık vurgusu
  2. Mary ve Max’in arkadaş olması.
  3. Bu karakterlerin bir şekilde aralarının bozulması.
  4. Aralarının düzelmesi.
  5. Bana bir sürü şey yazdıracak bir film olması

Pedogoji. Mary oyun oynamaktan başka ne yapabilir? Hayatı bu şekilde öğreniyor. Onun arkadaşlığa bakışı bile bir oyun aslında. Oyun oynamayı iyi biliyor. Çocukların gelişimi açısından oldukça iyi bir şey bu.

Max yaşantısına müdahale edilmesini istemeyen biri.  Olduğu haliyle mutlu o. Hatta hasta olarak kalmayı da özellikle istiyor, iyileşmek istemiyor çünkü halinden memnun. Hastalığının da bunda etkisi var şüphesiz.

“Olduğu gibi kabul etmek” filmin önemli çatışmalarından biri. Mary’nin büyüdüğünde Max’in hastalığı hakkında bir kitap yazması ve Max’i de bu hastalığa örnek olarak göstermesi Max’i büyük hayalkırıklığına uğratıyor. Bu ona göre bağışlanmayacak bir hata. Çünkü Mary’nin onu beğenmediğini ve değiştirmeye çalıştığını düşünüyor.

Ama Mary’yi affediyor. Noblet koleksiyonun tümünü Mary’ye göndererek gösteriyor bunu da :)   

Bu konuda söyledikleri bence filmin en önemli kısmı:

“Seni affetmemin sebebi kusursuz olmayışın. Hataların var, benim de öyle. Bütün insanların hataları var. Hatta şu apartmanımın dışındaki çöp atan adamın bile. Gençken, kendimden başka herhangi birisi olmak isterdim. Dr. Bernard Hazelhof’a göre, eğer bir ıssız adada olsaymışım o zaman kendime ve çevremdekilere alışmak zorunda kalırmışım. Sadece ben ve hindistan cevizleri olurmuş. Demişti ki, kendimi bütün kusurlarımla kabul etmeliymişim. Bu kusurlarımızı kendimiz seçemeyiz. Onlar bizim birer parçamız ve onlarla beraber yaşamak zorundayız. Diğer taraftansa arkadaşlarımızı seçebiliyoruz ve seni seçtiğim için çok memnunum. Ayrıca Dr. Bernard Hazelhof demişti ki herkesin hayatı uzun bir yürüyüş yoluna benzer. Bazıları düzenli taşlarla döşenmiştir. Diğerleri, yani benimki gibilerse çatlaklarla, muz kabuklarıyla ve sigara izmaritleriyle doludur. Senin hayat yolun da bana benziyor ancak muhtemelen benimki kadar bozuk olmayacaktır. Umarım ki, bir gün yollarımız kesişir ve bir kutu şekerli yoğurdu paylaşabiliriz.
Sen benim en iyi arkadaşımsın.
Sen benim tek arkadaşımsın.”

Öyle. Arkadaşlar affeder. Bir insanın sevgisini en çok gösterebileceği durumlardan biri bu sanırım: affetmek zordur, karşısındakini sevdiği ölçüde affedebilir insan. Olabilir mi sanki?


24 Haziran 2011 Cuma

bir gün, iki sahne.

1. "A Beautiful Mind" Go sahnesi. 
John Nash'in bu halini çok fazla yaşıyorum. Sinir bozucu. 
Ya kaybedersen?

-Pekala, sıra kimde?
-Bugün yeterince go oynadım.

-Hadi.
-Bu oyundan nefret ediyorum.

-Hepiniz korkaksınız!

-Kimse bana meydan okumayacak mı?

-Hadi Bender. Sol bütün sömestr boyunca
kazananın çamaşırlarını yıkayacak.

-Bu hiç adil değil, farkında mısınız?
-Hiç de değil.

-Şuna bakın.
-Nash!

-Geri geri mi yürümeye başladın?


-Güvercinlerin hareketlerini tanımlayacak
bir algoritma bulmaya çalışıyorum.

-Hasta.


-Nash, okulu boşladığını sanıyordum.
Ne derslere geliyorsun, ne de...

-Dersler ancak kafa bulandırır.

-Gerçek yaratıcılık ihtimalini yok eder.

-Bunu bilmiyordum.

-Nash dehasıyla hepimizi şaşkına çevirecek.

-Bu da aslında rekabet edecek cesareti
olmadığı anlamına geliyor.

-Korkuyor musun?

-Dehşete düştüm. Bittim.
Dondum kaldım.

-Aptala döndüm senin yüzünden.

-Kola istemez.

-Elbiselerim ütülü ve katlı olsun.

-Sana bir şey soracağım John.

-Buyur sor Martin.

-Bender ve Sol, Perron'un teorisini ispatlayan
Allen'ın çalışmasını tamamladılar.

-İyi bir çalışma...
ama bir yenilik getirmiyor.

-Gururum okşandı. Ya senin?
-Hem de nasıl.

-Ben, Savunma Bakanlığının güvenlik dergisinde
silahlar üzerine iki makale yayımladım.

-Hep aynı terane.

-Bir de Nash'in yaptıklarına bakın: sıfır.

-Ben sabırlı bir adamım Martin.
Hani bana soru soracaktın?

-Ya gerçekten yeni bir fikir
bulamazsan ne olacak?

-Ya Wheeler'a ben seçilirsem...

-ama sen seçilemezsen?

-Ya kaybedersen?

-Kazanmaman gerekirdi.
İlk hamleyi ben yapmıştım,
çok iyi oynadım.

-Yenilen pehlivanın palavraları.

-Bu oyun sayılmaz.

-Beyler, karşınızda büyük John Nash.



2. "Pi" Kalıplar sahnesi.

 

-Eskiden yaşamış olan Japonlar, Go Tahtası'nı evrenin mikrokozmosu olarak değerlendirirlerdi. Boş olduğunda basit ve düzenli görünmesine rağmen kurulabilecek oyun sayısı sonsuzdur. Aynı kar taneleri gibi, iki Go oyunu birbirine benzemez. Yani Go Tahtası aslında aşırı derecede karmaşık ve kaotik bir evreni simgeler. İşte bu dünyamızın gerçeği Max. Matematikle kolayca açıklanamaz. Basit bir patern yok.

-Ama oyun ilerledikçe olasılıklar azalmaya başlıyor. Tahta bir düzene giriyor ve bir süre sonra
her hamle önceden tahmin edilebiliyor.

-Yani?

-Yani, belki farkında olacak kadar gelişmiş olmamamıza rağmen her Go oyununda bir patern ve düzen vardır. Belki de bu patern borsadaki paterne benziyordur. Torah! 216 haneli sayı.

- Bu delilik Max.
- Belki de dehadır! O sayıyı bulmalıyım.

- Kendine gel! Aklını kaçırıyorsun! Bir nefes al.Kendini dinle. Benim bilgisayarımdaki
virüsü kendininkiyle ve bir takım dindar fanatiklerle ilişkilendiriyorsun. Eğer 216 sayısını istiyorsan onu her yerde bulabilirsin. Sokağın başından evinin kapısına kadar 216 adım. Asansörde geçirdiğin 216 saniye. Zihnin bir şeyi takıntı haline getirdiğinde diğer her şeyi elersin ve her yerde o şeyi görürsün. 320, 450, 22, her neyse... Sen 216'yı seçtin ve her yerde onu görüyorsun. Ama bilimselliği bir kenara attığın zaman artık bir matematikçi değil bir nümerolojistsindir.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Sana Diyorum Dorian



People die of common sense, Dorian, one lost moment at a time. 
Life is a moment. There is no hereafter. So make it burn always 
with the hardest flame.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Et Mille Per Annos - Behice Tezçakar

Binlerce Yıl Boyunca İştahsız Yalnızlık Ve Acı Farkındalığına Melankolik Eşikler

Okşarken elleriyle verir zehrini usul usul... kimsenin vurulmadığı yerden vurulurum... Ey hissiyat, terk et bedenimi... Görüp göreceğim, bilip bileceğim seni terk edenlerin yorulmaksızın yaşıyor olduğudur.
Omuzlarımdaki yük Hesiodos'tan yadigâr. Yaralarımın her biri zehirle sotelenmiş sözlerden icazetli. Bir gün yazıyorum, diğerinde ölüyorum, hanımeli kokuları içinde buluyorum kendimi de gülüyorum... Hep devam eden eylemler içinde geçiyorum, hızla geçmekte olanın içinden; o bana acılar, ben ona satırlar bırakıyoruz. Yürüdükçe kalınlaşıyor defterim ve inceliyor pamuk ipliği hayata tutunduğum. Oyalanıyorum tahta beşiğinde zamanın; kefende dikiş, ömürde avuntu payı yok diye diye gölgeleniyor ruhum...
Kıyl ü kâl'le savaşmaktan yorgun düşmüş kollarım. Toplama acılar, kahrı künyesinde yazılı sancılar, cezası ertelenmiş beyhude sanrılar doldular da içime, kanarak kanı mürekkep bilen kelimelere defterimi hiç silmeden taşıdım.
Kulaklarımda bâkiliği sessizliğin... Anlamlı cümleler için oldukça yorgunum... Ağırlaştıkça ağırlaşıyor hayat, ben de ezildikçe eziliyorum... Güçlüklerin ardından geldiği vaat edilen seni beklemekteyim. "Nazlıyım rica etsem nazımı çeker misiniz?" gibi monologlar kurup, böylesi ironiye kendim bile gülmekteyim. 
Şimdi yazmak gerek hafiflesin karanlık kelimelerin demir leblebi harflerden yükü ya da kaçmak gerek yükselen sularından hayatın, kaçmalı yükseldikçe ednalaşan tüm bu popüler saçmalıklarından devr-i dünyanın...
Yılların geçerken uğradıkları bir yer oldu bu yürek. Bu gelip geçmelerle tükeniyor tükenmekte olan binlerce yıl boyunca: "et mille per annos". Oysa hepimiz on altı yaşımızda cıvıl cıvıl yarını umutlardık. Biz yürürken rüzgâr daha anlamlı eserdi.Bilmezdik kim ne diye hayata küserdi. İşte o günlerde şehrin arka planında çalan melodiyi duymaya başladım. İstanbul boğazda akar, rüzgârlar ağaçlarda iğdeleri öpüp mis kokuları kucak kucak çocukların saçlarına saçardı. Dean Martin'in "Who's Sorry Now*" ya da "I love the way you say goodnight*" gibi bir şeydi hayatın melodisi... Yine de en tatlı günlerin en tatlı yerinde içimi ılık sızılar kaplar, durmaksızın yelken açıp yola çıkan çaresizlikler yüreğimin Indus ve Ganj kıyılarından kalkardı. Anlayamazdım hüznümü... Halbuki biteceğini, gideceğini biliş acı farkındalığıma eşikler açardı. Ufuk ne kadar uzaksa dağılanlar, dağınıklıklar ve saçılan hayatla döllenen genişleyen şehrin intikamı o kadar yakındı. Bilincimin daima üste çıkmaya meraklı altı olacakları anlardı... Muhtemel terk edişlerin adımlarını nefesimde hissederdim. Neye yazık nelere yazık olmadı ki! Ne yazık ki haklı çıktım, kahırdan başka bir şeye yaramayan haklılığımla girdim zavallı yalnızlıklara:
"Ey sen el yordamıyla yaşadığım
Tuzlu yaram
İştahsız yalnızlığım
Yüzüme çarptıktan sonra dağılan tüm vaatlerinle
Aceleye getirdin saatlerimi 
ya işgalin altındaydı gözlerim
ya da dost bilmek zorunda kaldım cerahatimi
Ötekiydim
Berikiydim
Yorgun şehrin vebalısı,
Kurdeşeniydim...
Almadınız beni aranıza
Korkuları emziren sancılığım
Esmer tenim
Hayal eden celladım
Ey sen el yordamıyla yaşadığım
Tuzlu yaram 
İştahsız yalnızlığım..." derken penceremizi saran ayva çiçekli dallardan ayrı düştük. Ahşap evlerin rutubet kokusu ce sarmaşıklı çardakların bedenlerimize ihtimam gösteren dokusu kaldı özlediklerimizle birlikte uzaklarda bir yerlerde. Dönüp geldiğimizde bizi büyüten ağaçların ellerinden öpmek, dev gövdelerine sarılıp hasret gidermek için, betondan bir mezarlık bulacaktık. Gitti her biri "primus inter pares" asil ruhlu zamanlar. İkinci dereceden tarihî eser restorasyonlarına kurban gitti güzel günlerimiz. Doğu Roma'dan, Osmanoğullarından, çakıldan, yabanî incirden, yosun kokusundan ve midye yarasından anılarımız vardı... Bir güne bakan çiçekleri kaldı gerimizde ve ben o gün anladım ayçiçeklerine neden "güne bakan" derler diye.
Damla damla eriyemezdim... Büklüm büklüm ezilemezdim, bitmek düşerdi bana bitemezdim... Melankolik başımda papatya taçları da olsa, sığındığım kollarda beni vuran bir delilik olurdu. Gideceksin bilirdim... Leylaklar başka leylak olacak diye içim yanardı onlarla mora boyanırken ruhum, bilemedim leylaklar başka leylak değil başkalarının olacaktı... Önceleri bu acı bana yetecek sandım. Ama bitmedi. Ben hiç ummadığım zeytin ağaçlarının önünde kara saplı bıçaklarıyla Bedri Rahmi'nin, yaralandım... Sen ey en sevdiğim! Kalbimi sırtımdan çekip çıkardın. Büyüdüm diye kimse tutmadı ellerimden; anladım kestane ağacı her zaman ayrı düşermiş kestanelerinden.
Neden sarmalandım zihnimde senden ve sana doğru giden düğümlerle ve neden ezberimdeki tüm şiirleri seninle imlâladım. Tuzağına düşmüştüm işte! Neyim varsa aldın ellerimden ardından tutukladın. Saflıkla yaşayan yanlarım ironik koşullanmalardan azâde kaldı, gerçeği pek erken kavradım. Tamamen ölmemek için yeterince kalabalık olmalıydım kendi içimde, ne de olsa her iyi niyetimde arkamda kendi cesedimi bırakacaktım.
Gider en nihayetinde temmuzlu güzel günlerimiz de kıymet bilmez ellerimizden, ancak sus payı mutluluklar yaşarız. Tebessüm mü, bir oh çekiş mi daha muteberdir ve ispat eder tatlı şeyleri bilemem. Acılardan azâde olunca uçurumlara doğru koşarız. Bir tek güne bakan çiçekleri kalır gerimizde ve biz o gün anlarız ayçiçeklerine neden "güne bakan" denilir diye. Ne yapsak yine yalnızızdır işte...

Hesiodos'un İşler ve Günler koşuğundan:
Saturnas'la Rhea'nın o mutlu çağlarında,
Kötülük, yorgunlukmuş nedir bilinmiyordu;
Tanrılar hiçbir şeyi esirgemiyorlardı;
Gözü doyan insanlar, artık barış içinde 
Kavgasız, gürültüsüz, mutlu yaşıyorlardı,
Değişmez törenleri daha bozulmamıştı.
Ölüm, suçlular için korkunç olan o ölüm,
Bu geçici yaşamda, yeryüzü zevklerinden
Ne tatlı bir geçişti, gökyüzü zevklerine
O çağın insanları mutlu cinlerimizdir,
Dayanağımız olan bahtlı şeytanlarımız;
Başımızda beklerler; yüreklerimizdeki
Cinayeti, acıyı söküp atmak isterler.