Bedenim benim ülkem
kaç kişiysem orada,
o kadardır nüfusum.
Kaç yüzüm kadar yüzölçülse keşke,
ama boşlukta kapladığım yer kadardır
yüzölçümüm.
Derim sınırımdır.
nefesim, bakışım ve sözcükler
hep geçerler sınırı.
Kimseden izin almadan
giderler başka ülkelere.
Hiç olmadı ki... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hiç olmadı ki... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Eylül 2011 Pazartesi
12 Ağustos 2011 Cuma
"Şey" Sorunsalı ve Beynin Geçici Olarak Ulaşılamaması (Başlık bu)
(Apansızın gelen uyarı: Öyle bir yazmışım ki kendimden geçtim okurken. Uyarı mahiyetinde söyleyeyim, bu yazıyı öylesine yazdım. Bir sürü şeyi öylesine yazarım. Zorlama kendini okumak için. Saçma yani. Oku ama sıkıldığın yerde bırak. Hepsini okursan da demedi deme diye diyorum. Diye demedi diyorum deme. Öyle bir şey işte.)
"Şey"le ilgili bir şeyler yazdım. Bir de "ama"yla ilgili. Çok kasmadan bütün derdimi anlatmak istiyorum, ama daha başında tıkandım.
"Ama" deyip durunca aklıma askerlik geliyor. Bir sürü saçma sebebi var. Buraya yazamayacağım.
"Şey" sözcüğüne fena halde takıldım.
Bunlarla ilgili bir şey yazabilirim fakat (ama yerine fakat) yazdım zaten. Bir daha niye yazayım?
Sanki herkes benim bir şeyler yazmamı çılgınca bekliyormuş gibi artizlik yapmayı seviyorum. Poe'nun bahsettiği insan benim: Düşlerin tek gerçeklik olduğuna inanıyorum.
Laf olsun diye söylenmiş bir şey bu. İnsanlar inanmadıkları şeyleri yazmamalılar. (neleri yazmamalılar sözgelimi?)
Sözgelimi dedim. Hasan Ali Toptaş'tan aldığım bir sözcük. Daha önce bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Saçma da olsa durumu izah edebildiğime inanmıştım. Yukarıda "şey" sözcüğünü kullandıktan sonra bir parantez açtım ve gereksiz bir sorgulamaya giriştim. "Şey"in içini neyle dolduracağız? Bu şey yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı.
"Şey" ne'yi ney yapar. Ney diye bir soru sözcüğümüz yok. Ney bir sazdır. "Ne" ise zamir (her zaman zamir değil bu. Ben şu an o anlamıyla kullanıyorum). Sözlük anlamı da "hangi şey" demektir. Türkçeye "şey" sözcüğünün girmesi olayının tarihçesine falan bulaşmadan özet geçeyim, bu "ne" sözcüğü "şey"le ilgilidir. Sorunun çözümü "ne"yde yatıyor. Türkçeye "şey" sözcüğünü katan arkadaşa inat ben de "ne" sözcüğünün ölçünlü dilde kullanılışının yaygınlaşmasını istiyorum.
Düşündüm de bu yazıyı okumak yerine yapılacak güzel şeyler var. Aklıma kahve içmek geldi böyle söyleyince. Bu saatte kahve içilmez ama olsun. İki cümle önce "şey" dedim. Çıldırıcam. (Yazının başına uyarı koydum. O yüzden rahatladım. Bir de onu dert etmeyeyim diye söylüyorum)
Yazmayacağım da demiştim. Yazdım yine.
Başka konuya geçiyorum.
Beynin geçici olarak ulaşılamaması. Berbat bir durum. Etrafımda olan bitenin bir süre anlamsız ve anlamsız olduğu halde rahatsız etmeyen bir özelliğe bürünmesiyle dünya 1 saatliğine dursa ne olurdu diye bile düşünememektir beynin geçici olarak ulaşılamaması.
:(
(Bu yazdıklarımı silsem mi acaba)
Yazarın sorumluluğundan bahsedeyim.
Bir yazar önce kendisine karşı sonra okuyucularına karşı sorumludur. Yazdıklarıyla insanların vaktini boşa harcamasına sebep olmaktan korkmalıdır yazar. Soran olur belki, hiç yazar olmadım hayatımda. Ama vaktimi boşa harcayan yazarlara çok küfürlü sözler söylemişliğim çoktur. Oradan biliyorum.
Buraya bir şeyler yazmam gerekli gibi hissettiğimden yazdım. Çok sıkıcı bir gündü benim için. Yazarak kendi kendimi eğlendiririm diye düşündüm.
Ancak bu kadar işte.
bugünün güzel "şey"i de bu şarkı:
Suede - Everything will flow
Biraz arakladım gibi oldu, kusura bakmasın artık. Buradan arakladım.
Tuhaf şeyler hissettiren şarkı da bu:
Bassment - In My Sleeping
(20 kereden fazlası çok fena kafa yapıyor)
"Şey"le ilgili bir şeyler yazdım. Bir de "ama"yla ilgili. Çok kasmadan bütün derdimi anlatmak istiyorum, ama daha başında tıkandım.
"Ama" deyip durunca aklıma askerlik geliyor. Bir sürü saçma sebebi var. Buraya yazamayacağım.
"Şey" sözcüğüne fena halde takıldım.
Bunlarla ilgili bir şey yazabilirim fakat (ama yerine fakat) yazdım zaten. Bir daha niye yazayım?
Sanki herkes benim bir şeyler yazmamı çılgınca bekliyormuş gibi artizlik yapmayı seviyorum. Poe'nun bahsettiği insan benim: Düşlerin tek gerçeklik olduğuna inanıyorum.
Laf olsun diye söylenmiş bir şey bu. İnsanlar inanmadıkları şeyleri yazmamalılar. (neleri yazmamalılar sözgelimi?)
Sözgelimi dedim. Hasan Ali Toptaş'tan aldığım bir sözcük. Daha önce bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Saçma da olsa durumu izah edebildiğime inanmıştım. Yukarıda "şey" sözcüğünü kullandıktan sonra bir parantez açtım ve gereksiz bir sorgulamaya giriştim. "Şey"in içini neyle dolduracağız? Bu şey yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı.
"Şey" ne'yi ney yapar. Ney diye bir soru sözcüğümüz yok. Ney bir sazdır. "Ne" ise zamir (her zaman zamir değil bu. Ben şu an o anlamıyla kullanıyorum). Sözlük anlamı da "hangi şey" demektir. Türkçeye "şey" sözcüğünün girmesi olayının tarihçesine falan bulaşmadan özet geçeyim, bu "ne" sözcüğü "şey"le ilgilidir. Sorunun çözümü "ne"yde yatıyor. Türkçeye "şey" sözcüğünü katan arkadaşa inat ben de "ne" sözcüğünün ölçünlü dilde kullanılışının yaygınlaşmasını istiyorum.
Düşündüm de bu yazıyı okumak yerine yapılacak güzel şeyler var. Aklıma kahve içmek geldi böyle söyleyince. Bu saatte kahve içilmez ama olsun. İki cümle önce "şey" dedim. Çıldırıcam. (Yazının başına uyarı koydum. O yüzden rahatladım. Bir de onu dert etmeyeyim diye söylüyorum)
Yazmayacağım da demiştim. Yazdım yine.
Başka konuya geçiyorum.
Beynin geçici olarak ulaşılamaması. Berbat bir durum. Etrafımda olan bitenin bir süre anlamsız ve anlamsız olduğu halde rahatsız etmeyen bir özelliğe bürünmesiyle dünya 1 saatliğine dursa ne olurdu diye bile düşünememektir beynin geçici olarak ulaşılamaması.
:(
(Bu yazdıklarımı silsem mi acaba)
Yazarın sorumluluğundan bahsedeyim.
Bir yazar önce kendisine karşı sonra okuyucularına karşı sorumludur. Yazdıklarıyla insanların vaktini boşa harcamasına sebep olmaktan korkmalıdır yazar. Soran olur belki, hiç yazar olmadım hayatımda. Ama vaktimi boşa harcayan yazarlara çok küfürlü sözler söylemişliğim çoktur. Oradan biliyorum.
Buraya bir şeyler yazmam gerekli gibi hissettiğimden yazdım. Çok sıkıcı bir gündü benim için. Yazarak kendi kendimi eğlendiririm diye düşündüm.
Ancak bu kadar işte.
bugünün güzel "şey"i de bu şarkı:
Suede - Everything will flow
Biraz arakladım gibi oldu, kusura bakmasın artık. Buradan arakladım.
Tuhaf şeyler hissettiren şarkı da bu:
Bassment - In My Sleeping
(20 kereden fazlası çok fena kafa yapıyor)
Etiketler:
alelade,
günce,
Hiç olmadı ki...,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
paramparçalar,
pasaklı,
şımarık,
ukala,
unut gitsin,
üşengeç
11 Ağustos 2011 Perşembe
Ben bu satırları yazarken
Geldim. Buradayım.
Ortalıklarda görünmem ve dışarı çıkmam gerekiyor. Sadece gerektiği için böyle olması gerekiyor. Özel bir isteğim yok bununla ilgili. Kaçışımın bencillik kısmı beni yordu. Belki birileri kızmıştır. Kızmasın kimse, bazı şeylerin olması gerekir, bir şeyler olması gerektiği için olur bazen.
Kıçımı koyacak sağlam bir şey bulmam lazım. Saatlerce çalışıyorum. Artık oturmaktan yorulduğum için ayağa kalkıp ayakta da çalışıyorum ve sonra mecburen tekrar oturuyorum. Oturduğum yer eskidi, yerine sağlam bir şey koymak gerekiyor (kıçımdan bahsetmiyorum burada).
Belki bunun için de biraz yürümem gerekiyordur. Yalnız yürümeyi sevmediğimi daha önce söylemiştim.
Dışarı çıkmak istemiyorum. Çok işim var. Her şey iyi olsun diye çok çabalamam gerekiyor. Bir sürü hayal kuruyorum ve onların buhar olup uçmasını istemem. Gerçi hayaller hep gaz halinde salınıyor odamın içinde. Burada kalmaları gerek. Onlara iyi bakarsam toprağa da düşecekler, dışarı çıksalar bile. (suyla toprağın buluşması iki sevgilinin buluşması gibi gelir bana hep.) İyi şeyler olacağına inanmak istiyorum. İyi olacağıma.
Yine de dışarı çıkacağım. Evden dışarı çıkmaktan bahsetmiyorum. Kafamı içimden çıkarmaktan bahsediyorum.
Evin dışına da çıkacağım. Yürümek için. Algılarım körelmesin diye.
1 saat en fazla. O da dışarı çıktığıma değerse tabii. Çok hoşuma giderse süreyi biraz uzatabilirim.
Asıl önemli soru geliyor. Kim benimle 1 saat dışarı çıkmak ister? (sonuna ki bağlacı koyasım geldi, ama acınacak bir halde olduğum düşünülsün istemedim; çünkü acınacak bir halde değilim, oldukça iyiyim)
Birileri benimle dışarı çıkmak isteyecektir tabii ki. Ama özellikle vurgulamak istiyorum: Sadece 1 saat. Önemli olan bu yani benim için.
Gittikçe iğrençleşmeye başladığımı hissettim. Böylesi bir ukalalığa da kim dayanabilir bilmiyorum. Neyse, telafi ederiz bir şekilde.
-----
Not: Kıç sözcüğünü vücudun bir bölümünün karşılığı olarak kullandım. Kulağa pek hoş gelmiyor olabilir, ama oramı da yadsıyamam. (Popo deseydim daha mı iyi olur diye düşünmedim değil.)
Not 2: Ne gerek vardı şimdi?
Not 3: Ben bu satırları yazarken aslında çoktan uyumuş olmalıydım.
Not 4: Bir de şarkı var. Bu saate pek uymayacak kadar sert olabilir.
Demons And Wizards - The Gunslinger
Ortalıklarda görünmem ve dışarı çıkmam gerekiyor. Sadece gerektiği için böyle olması gerekiyor. Özel bir isteğim yok bununla ilgili. Kaçışımın bencillik kısmı beni yordu. Belki birileri kızmıştır. Kızmasın kimse, bazı şeylerin olması gerekir, bir şeyler olması gerektiği için olur bazen.
Kıçımı koyacak sağlam bir şey bulmam lazım. Saatlerce çalışıyorum. Artık oturmaktan yorulduğum için ayağa kalkıp ayakta da çalışıyorum ve sonra mecburen tekrar oturuyorum. Oturduğum yer eskidi, yerine sağlam bir şey koymak gerekiyor (kıçımdan bahsetmiyorum burada).
Belki bunun için de biraz yürümem gerekiyordur. Yalnız yürümeyi sevmediğimi daha önce söylemiştim.
Dışarı çıkmak istemiyorum. Çok işim var. Her şey iyi olsun diye çok çabalamam gerekiyor. Bir sürü hayal kuruyorum ve onların buhar olup uçmasını istemem. Gerçi hayaller hep gaz halinde salınıyor odamın içinde. Burada kalmaları gerek. Onlara iyi bakarsam toprağa da düşecekler, dışarı çıksalar bile. (suyla toprağın buluşması iki sevgilinin buluşması gibi gelir bana hep.) İyi şeyler olacağına inanmak istiyorum. İyi olacağıma.
Yine de dışarı çıkacağım. Evden dışarı çıkmaktan bahsetmiyorum. Kafamı içimden çıkarmaktan bahsediyorum.
Evin dışına da çıkacağım. Yürümek için. Algılarım körelmesin diye.
1 saat en fazla. O da dışarı çıktığıma değerse tabii. Çok hoşuma giderse süreyi biraz uzatabilirim.
Asıl önemli soru geliyor. Kim benimle 1 saat dışarı çıkmak ister? (sonuna ki bağlacı koyasım geldi, ama acınacak bir halde olduğum düşünülsün istemedim; çünkü acınacak bir halde değilim, oldukça iyiyim)
Birileri benimle dışarı çıkmak isteyecektir tabii ki. Ama özellikle vurgulamak istiyorum: Sadece 1 saat. Önemli olan bu yani benim için.
Gittikçe iğrençleşmeye başladığımı hissettim. Böylesi bir ukalalığa da kim dayanabilir bilmiyorum. Neyse, telafi ederiz bir şekilde.
-----
Not: Kıç sözcüğünü vücudun bir bölümünün karşılığı olarak kullandım. Kulağa pek hoş gelmiyor olabilir, ama oramı da yadsıyamam. (Popo deseydim daha mı iyi olur diye düşünmedim değil.)
Not 2: Ne gerek vardı şimdi?
Not 3: Ben bu satırları yazarken aslında çoktan uyumuş olmalıydım.
Not 4: Bir de şarkı var. Bu saate pek uymayacak kadar sert olabilir.
Demons And Wizards - The Gunslinger
Etiketler:
alelade,
fazla zamanım yok,
günce,
Hiç olmadı ki...,
ne diyeyim şimdi ben?,
ne gerek vardı?,
pasaklı,
şımarık,
ukala,
unut gitsin,
üşengeç
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Amaçsız
Trafiğe kapalı, kalabalık, uzunca bir caddede yürüyorlar. İlk baktıkları yerler kitapçılar.
Bu insanları tanıyorum. Seçiyorlar, çünkü kitap seviyorlar.
Sonra bir sahaf. İçeride daha önce alınması kararlaştırılmış binlerce kitap. Sohbet ediliyor. Bu da güzel, o da güzel. Hepsini alacağım. Hepsini okuyacağım. Ama yetemez kimse. Almaya da okumaya da.
Caddeden dar bir sokağa sapılıyor. Kapısının önünde sigara içen insanların olduğu binanın ikinci katına çıkılıyor. Karanlık bir ortam, sessiz; kalabalık olmasına rağmen sessiz, karanlık.
Burası bir bar. Oturuyorlar bir masaya. Ne beklediklerini bilmeden bekliyorlar. Sahneye birileri çıkıyor. İğrenç saksafon sesi. Biri nefret ediyor bu sesten, öteki çok umursamasa da hoşlanmadığını belli ediyor. Şarkılar dinleniyor, beğenilmiyor, yüzlerdeki ifadeler değişiyor. Sıkılıyorlar. Katlanıyorlar nedensiz. Orada olmak istemiş olması önemli bir şey, önemini yitirmesini istemiyorlar. Bir kere orada olmak istediler ve oradalar. Bundan daha fazlası yok zaten. Oraya gelmelerinin nedenini sormuyor bu yüzden.
İki bira. Gerisi önemli değil. Üstüne iki bira daha. Gerisi gerçekten önemli değil.
Gitmeleri gerekiyor.
Çıkıp gidiyorlar.
-----------------------
Kitapçılara hep bakarlar. İlla kitap alacaklarından değil, ne var ne yok diye, öylesine de bakarlar. Hem ortamı severler, güvenlidir, sakindir, kitap okuyan birileri vardır oralarda. Onlardan zarar gelmez diye düşünürler.
Sahafa girdiklerinde başları dönüyor. Haz alıyorlar orada olmaktan. Belki sadece oraya gitmek için dışarı çıkılıyor. Pek emin değiller. Öyle gibi ama.
Bara oturduklarında ne beklediklerini biliyorlar aslında. Biri gelse ne içersiniz diye sorsa diye bekliyorlar. Onun dışında ne beklediklerini bilmiyorlar.
İki bira. Gerisi önemli aslında. Önemsiz olması istenenler önemsiz. Gerisi önemli değil. Bu yüzden. İsteyince olmayacak ne var şu hayatta?
Lan, saksafonun sesi gerçekten de berbat. Bir boka yaramaz o alet. Haklılar aslında.
Gidecekler, başka yapacak bir şeyleri yok.
-------------------
Ne öğrendin sen şimdi bundan? Niye yazdın bunları?
-------------------
Ölümüne yazmak falan. Defterler dolsun. Alabildiğine oradan buradan bir şeyler yazmak. Yazı fetişisti.
Geçen gün düşündüm bunları. Sonra yakalandım, anlarımı bozdum. Kurcaladım. Yerden yere vurdum.
Yazmak istemek; farkında olmadığım bir sıkıntım var ya da olacak demek.
Yazmak da bu yüzden, çoğunlukla kendimi ele vermek demek.
Kendimi kendime gammazlayınca hiç mutlu olmuyorum ki demek.
Yine de olsun diyorum, hiç durmuyor. Devam et.
Bu insanları tanıyorum. Seçiyorlar, çünkü kitap seviyorlar.
Sonra bir sahaf. İçeride daha önce alınması kararlaştırılmış binlerce kitap. Sohbet ediliyor. Bu da güzel, o da güzel. Hepsini alacağım. Hepsini okuyacağım. Ama yetemez kimse. Almaya da okumaya da.
Caddeden dar bir sokağa sapılıyor. Kapısının önünde sigara içen insanların olduğu binanın ikinci katına çıkılıyor. Karanlık bir ortam, sessiz; kalabalık olmasına rağmen sessiz, karanlık.
Burası bir bar. Oturuyorlar bir masaya. Ne beklediklerini bilmeden bekliyorlar. Sahneye birileri çıkıyor. İğrenç saksafon sesi. Biri nefret ediyor bu sesten, öteki çok umursamasa da hoşlanmadığını belli ediyor. Şarkılar dinleniyor, beğenilmiyor, yüzlerdeki ifadeler değişiyor. Sıkılıyorlar. Katlanıyorlar nedensiz. Orada olmak istemiş olması önemli bir şey, önemini yitirmesini istemiyorlar. Bir kere orada olmak istediler ve oradalar. Bundan daha fazlası yok zaten. Oraya gelmelerinin nedenini sormuyor bu yüzden.
İki bira. Gerisi önemli değil. Üstüne iki bira daha. Gerisi gerçekten önemli değil.
Gitmeleri gerekiyor.
Çıkıp gidiyorlar.
-----------------------
Kitapçılara hep bakarlar. İlla kitap alacaklarından değil, ne var ne yok diye, öylesine de bakarlar. Hem ortamı severler, güvenlidir, sakindir, kitap okuyan birileri vardır oralarda. Onlardan zarar gelmez diye düşünürler.
Sahafa girdiklerinde başları dönüyor. Haz alıyorlar orada olmaktan. Belki sadece oraya gitmek için dışarı çıkılıyor. Pek emin değiller. Öyle gibi ama.
Bara oturduklarında ne beklediklerini biliyorlar aslında. Biri gelse ne içersiniz diye sorsa diye bekliyorlar. Onun dışında ne beklediklerini bilmiyorlar.
İki bira. Gerisi önemli aslında. Önemsiz olması istenenler önemsiz. Gerisi önemli değil. Bu yüzden. İsteyince olmayacak ne var şu hayatta?
Lan, saksafonun sesi gerçekten de berbat. Bir boka yaramaz o alet. Haklılar aslında.
Gidecekler, başka yapacak bir şeyleri yok.
-------------------
Ne öğrendin sen şimdi bundan? Niye yazdın bunları?
-------------------
Ölümüne yazmak falan. Defterler dolsun. Alabildiğine oradan buradan bir şeyler yazmak. Yazı fetişisti.
Geçen gün düşündüm bunları. Sonra yakalandım, anlarımı bozdum. Kurcaladım. Yerden yere vurdum.
Yazmak istemek; farkında olmadığım bir sıkıntım var ya da olacak demek.
Yazmak da bu yüzden, çoğunlukla kendimi ele vermek demek.
Kendimi kendime gammazlayınca hiç mutlu olmuyorum ki demek.
Yine de olsun diyorum, hiç durmuyor. Devam et.
30 Haziran 2011 Perşembe
Üslup Yaşamdır
Sohbet ediyorduk, Edgar Allan Poe'dan bir şey geldi aklıma. Hangi öyküsünde okudum bilmiyorum, "Ne yazdığın önemli değil, tarzın önemli" gibi bir şeydi. Tarz çok önemli. Nietzsche'den ya da Oruç Aruoba'dan da böyle bir şey hatırlıyorum. Belleğim pek çürük, insanlar, kitaplar düşündüklerim falan hep karışıyor. "Üslup yaşamdır." diye bir şey. İnandığım bir söz.
Bir anda bir konuda aydınlandık ve teşhisi koyduk. Hayatımız çöplüğe dönmüş aslında, bunu anladık. Yapmayı hayal ettiklerimizi hayal etmeyi seviyoruz biz, yapmayı değil. Üslubumuz bu: Çaresizlik üslubu. 'Çaresizlik'ten yapamıyoruz çünkü. Hayallerin önünde öyle bir engel yok. Onlar sınırsız.
Çaresiz miyiz gerçekten? Değiliz. Çaresiziz demeyi seviyoruz, böyle olumsuz şeyler ilgimizi çekiyor. Ondan böyleyiz gibi yapıyoruz.
Tarzımız bu.
Nedenlerimiz var. Yapmıyorsak nedenlerimiz var. Akıl yürütmede eksiklerimiz var. O eksiklerden engellerimiz var.
Bir şey yapacağız. Karar vermek yapmayı oldukça kolaylıyor. Karar verene kadar olan aşamayı geçmek demek karar vermek. Yani yapacağımız her neyse onu istemek, ona ilgi duymak, yapabilecek gücümüzün olup olmadığını düşünmek, yapacağımız şeyi yaparken karşılaşacağımız sorunların neler olduğunu belirlemek, kaynaklarımızı bilmek falan gibi şeylerden sonra karar verir insan. Biz çok kolay karar veriyoruz.
Ve çok kolay vazgeçiyoruz.
Nedenlerimiz var.
Yaşamayı çok istemiyoruz.
Öyle olduğu için söylemiyorum. Tarzımız bu bizim, onun için söylüyorum.
Bir anda bir konuda aydınlandık ve teşhisi koyduk. Hayatımız çöplüğe dönmüş aslında, bunu anladık. Yapmayı hayal ettiklerimizi hayal etmeyi seviyoruz biz, yapmayı değil. Üslubumuz bu: Çaresizlik üslubu. 'Çaresizlik'ten yapamıyoruz çünkü. Hayallerin önünde öyle bir engel yok. Onlar sınırsız.
Çaresiz miyiz gerçekten? Değiliz. Çaresiziz demeyi seviyoruz, böyle olumsuz şeyler ilgimizi çekiyor. Ondan böyleyiz gibi yapıyoruz.
Tarzımız bu.
Nedenlerimiz var. Yapmıyorsak nedenlerimiz var. Akıl yürütmede eksiklerimiz var. O eksiklerden engellerimiz var.
Bir şey yapacağız. Karar vermek yapmayı oldukça kolaylıyor. Karar verene kadar olan aşamayı geçmek demek karar vermek. Yani yapacağımız her neyse onu istemek, ona ilgi duymak, yapabilecek gücümüzün olup olmadığını düşünmek, yapacağımız şeyi yaparken karşılaşacağımız sorunların neler olduğunu belirlemek, kaynaklarımızı bilmek falan gibi şeylerden sonra karar verir insan. Biz çok kolay karar veriyoruz.
Ve çok kolay vazgeçiyoruz.
Nedenlerimiz var.
Yaşamayı çok istemiyoruz.
Öyle olduğu için söylemiyorum. Tarzımız bu bizim, onun için söylüyorum.
Etiketler:
günce,
Hiç olmadı ki...,
ne diyeyim şimdi ben?,
not,
üşengeç
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
Görüş alanımdayken söyleyeyim: Bana uğursuz geliyorsun Dorian, Tıpkı Bay Eden gibi. Sıradan, yalıtılmış hayatıma çok fazla burnunuzu sokuyorsunuz ikiniz. Sizden gelen her şey benim isteklerim doğrultusunda geliyor,
istemeseydim kendimden uzak tutardım sizi. Bundan hiç kuşkum yok. ~Bu kadar olmasaydınız, bu kadar derinlere girmenize izin vermeseydim keşke.
Hayat; sadece bir an* ve geri kalanı da o anın bıraktıkları değil, birçok an ve tanımlanması gereksiz bir şey. Ne olduğunun, nasıl göründüğünün önemi yok çoğu şeyin, bir arada ne ifade ettikleri önemli. Her şey 'olduğu gibi', yani 'neyse o'. Anlar da öyle -birbirine bitişen- bir bütünün parçaları, hayata içkin. Oldukları gibiler; gördüğümüz gibi veya olmalarını istediğimiz gibi değiller. Öyle olsalardı her şey iyi, her şey bize göre, her şey güzel ve kaçınılmaz olarak her şey anlamsız olurdu.
Benimle ilgili hiçbir şeyin anlamsız olmasını istemiyorum. Bir şey söylediğimde havada asılı kalması, birinin onu yakalamaya çalışması, anlaması için gereğinden fazla çabalaması vb. gerekmiyor.
Oldukça uzun bir yazıya başlamıştım, çeşitli sebeplerden dolay fazla ayrıntıya girmiyorum. Geçiştirmek de istemiyorum. Sözü bir yere getirecektim, erteliyorum. Sonra yazacağım.
Daha önce anlattığım bir şeyle ilgili susmalarım halihazırda tartışılmış ve çözülmüş bir şey olduğu içindir bazen. Çok da deşmeye gerek yoktur, o yüzden susuyorumdur. Bazı şeylerin görünmemesi gerekiyormuş, her şeyi anlatmak isteğim benim şu anki halimin tek sebebi. İstemeseydim bunu da yapmazdım, istedim, istememeliydim.
Yani diyorum ki bildiklerin zaten benim sana anlattıklarımdı ve sen beni onlarla vurdun.
Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor.
Aynı dilde konuşmuyoruz.
Dün duyduğum bir şey:
İyi bir öpüşmeden sonra her şey teferruattır.
Öyle aslında diye düşünmekten kendimi alamadım.
Şimdilik bu kadar, gerisi
SON-*Ra
.
istemeseydim kendimden uzak tutardım sizi. Bundan hiç kuşkum yok. ~Bu kadar olmasaydınız, bu kadar derinlere girmenize izin vermeseydim keşke.
Hayat; sadece bir an* ve geri kalanı da o anın bıraktıkları değil, birçok an ve tanımlanması gereksiz bir şey. Ne olduğunun, nasıl göründüğünün önemi yok çoğu şeyin, bir arada ne ifade ettikleri önemli. Her şey 'olduğu gibi', yani 'neyse o'. Anlar da öyle -birbirine bitişen- bir bütünün parçaları, hayata içkin. Oldukları gibiler; gördüğümüz gibi veya olmalarını istediğimiz gibi değiller. Öyle olsalardı her şey iyi, her şey bize göre, her şey güzel ve kaçınılmaz olarak her şey anlamsız olurdu.
Benimle ilgili hiçbir şeyin anlamsız olmasını istemiyorum. Bir şey söylediğimde havada asılı kalması, birinin onu yakalamaya çalışması, anlaması için gereğinden fazla çabalaması vb. gerekmiyor.
Oldukça uzun bir yazıya başlamıştım, çeşitli sebeplerden dolay fazla ayrıntıya girmiyorum. Geçiştirmek de istemiyorum. Sözü bir yere getirecektim, erteliyorum. Sonra yazacağım.
Daha önce anlattığım bir şeyle ilgili susmalarım halihazırda tartışılmış ve çözülmüş bir şey olduğu içindir bazen. Çok da deşmeye gerek yoktur, o yüzden susuyorumdur. Bazı şeylerin görünmemesi gerekiyormuş, her şeyi anlatmak isteğim benim şu anki halimin tek sebebi. İstemeseydim bunu da yapmazdım, istedim, istememeliydim.
Yani diyorum ki bildiklerin zaten benim sana anlattıklarımdı ve sen beni onlarla vurdun.
Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor.
Aynı dilde konuşmuyoruz.
Dün duyduğum bir şey:
İyi bir öpüşmeden sonra her şey teferruattır.
Öyle aslında diye düşünmekten kendimi alamadım.
Şimdilik bu kadar, gerisi
SON-*Ra
.
Etiketler:
fazla zamanım yok,
günce,
Hiç olmadı ki...,
pasaklı,
üşengeç
14 Mayıs 2011 Cumartesi
üşengeç

doluyum ve yazamıyorum. zihinsel olarak çok yorgunum. erişmek istediğim noktaya geldiğimi duyumsadıkça hiçbir şeye isteğim kalmıyor. bir an önce gidesim geliyor buralardan: ihtiyaçtan, eksiklikten, yetersizlikten.
Yaşasın şopi pessimizmi!
insanları tartışmayacağım, çünkü bu bana varışı olmayan bir çaba gibi geliyor. hem basit insanların yaptıklarının tartışılacak bir yönü yok: basit insanın davranışları basittir, kendisine nasıl öğretildiyse öyle davranır, kendisini geliştirmez, yeni olan her şeyden korkar, üretmez ve bunu kavramak için derin derin düşünmek gerekmez.
hepsini kafamdan silip atacağım. başkaca yapacaklarım da var, onları da öykünün kahramanları yapacak. yani kurmaca karakterler kiraladım bu iş için, onlar bana yardımcı olacaklar. karşılık olarak ne vereceğimi de sonra anlayacağız.boş zamanlarımda kendimi eğlendirmek için hikayeler uyduruyorum, bayağı şiirler söylüyorum, yapay görüntüler canlandırıyorum kafamda. beynimde fırtınalar estirip işe yarar bir şeyler çıkarıyorum ortaya. boş zamanım da bol maalesef.
en son uydurduğum öyküde insanlardan nefret eden pasaklı bir adam var. somut olarak kimseyi öldürmese de o bir katil. küçük bir evi var. öldürdüğü her canlı için evinin etrafına ağaçlar dikerek küçük bir orman oluşturmuş. bu yüzden akıl sağlığı bozulmuş, dengesini kaybetmiş. ağaçların kendisiyle konuştuğunu düşünüyor.
dahası da var ama üşengeçliğimden yazmıyorum. eğlenceli bir deneyim benim için. bu kadarı bile.
az önce bir şeyi açıkladım. dikkatli okurun sorabileceği soruları peşinen yanıtlamak onları başka sorular sormaya yöneltir diye. soruları sorduklarında ben yanıtlamayacağım. gözünü sevdiğimin dünyası...
burada olmayan her şeyimi çok özledim.
ve
no pain no gain!
Etiketler:
fazla zamanım yok,
günce,
Hiç olmadı ki...,
pasaklı,
unut gitsin,
üşengeç
13 Mayıs 2011 Cuma
öylesine yazdım gibi ama öyle değil, gelişine
upuzun ve kocaman uzanıyor yığın. etrafımı çevrelemiş, içinde boğulacakmışım gibi, nefes almakta zorlanıyorum. yalnızca yükseklikten. nefes almak zor çünkü hava basıncı düşük.
yakınımda değil ama sürekli kafamın içinde. aslında yakınımda yani. gördüm ya bir kere, gözümü kapattığımda da görüveriyorum.
bazen devriliveriyor. kıvrım kıvrım kıvırıyorum, esniyor, kırılacak gibi oluyor. sonra da çok uğraştım, yeter diyorum da son anda elimden kurtuluyor.
koskocaman dağ işte. 5 ay boyunca seyredip durdum.
sadece "zamandan çalınmış bir an" değil fotoğraf. ben hep böyle düşünmeyi yeğlemiştim.
aynı zamanda da beyni tembelleştiren bir araç.
gördüklerimiz iz olarak işleniyor beynimize.
peki bizim beynimiz gördüklerimize işliyor mu? bakışımız yani.
hani duvarda bakışımızın izi var ya. sözü buraya getireceğim.
bakan baktığı yere işaretler koyup yeni haline tekrar bakar, baktığının anlamını değiştirir, tekrardan anlamlar yükler, bir de öyle bakar. sonra önemserse bakmaya devam eder, önemsemezse de beyninin bir yerlerine hapseder, haritalarını çıkarır, şemalara döker. ihtiyacı olduğunda da geri çıkarır, kullanır, sonra tekrar rafa kaldırır. ah ne duyum.
ve
beyin bunların hepsini araçsız yapar. nesneyle doğrudan bağlantı kurmak bu yüzden çok önemli. araçsız olunca yanılma payı neredeyse ortadan kalkar. istenilen durum bu yani.
işleriz görüntüleri. istediğimiz gibi görelim diye makul bir hale getiririz. sözgelimi gördüklerimizle ilgili iyi bir şeyler hatırlamak istiyorsak kusurlarından arındırırız, bazı kısımlarını eksiltip bazı kısımlar ekleriz, olmasını istediğimiz şekle uydururuz. kötü görüntüler de genelde unutulmaya, bilincin en görünmez yerlerine itilmeye çalışılır.
-------
bir şekilde, baktığımızda kendimizi görürüz. göremezsek, kendimizde görmek istediklerimizi baktığımıza ekleriz.
görmek istemek. hmmm. istemek ne kadar zorlama bir edim.
------
sözcükleri bilemeden keskin cümleler kuruyorum. bir insanı felakete sürükleyebilecek bir davranış. pek sık yapmazdım ama nedense engelleri kaldırdım. gelişine söylüyorum, düşünmeden.
bir de yazarken yazdıklarımı düşünmem var. parçaparçalığım bu yüzden. özgür hissediyorum ve oldukça iddialı ve asılsız bir söz söylüyorum:
'fotoğraf'tan nefret ediyorum.
şimdi bu sözü sınırlandırmam gerek. zaman iyi bir sınırlayıcı.
bugün fotoğraftan nefret ediyorum.
böyle bir cümleden sonra bağlamı tam oluşturamadığımdan herhangi bir neden belirtmeliyim. beklentiler bu yönde olur genelde.
bugün hala burada olduğum için fotoğraftan nefret ediyorum.
ve bu cümlenin öncekilerle bağlantısını kurmak gerek. bir satırbaşının ilk cümlesi olabilir bu. ya da bir yazının son cümlesi. konumlandırmayı şimdi yapmayacağım. zaten öylesine bir uğraş şu an yazdıklarım.
yazı fotoğrafı döver.
yazı da beynimizin ellerimiz yardımıyla bir yerlere iz bırakması nihayetinde.
bu kadar kendimden emin olmak korkutuyor beni.
------
öylesine, yazmış olmak için ve güzel zaman geçirmek için ve belki biri okur diye bir şeyler geveliyorum elimde.
küçük düşünceler barındırıyor bu yazdıklarım, daha sonra tekrar kullanacağım onları. o yüzden not almak gibi düşünmek lazım. bu açıklamayı yapmak zorunda hissetmem ne kötü. kendimi özgür sanıyordum halbuki.
:)
-----
dün akşam ortalığı temizlerken pembe pantere benzeyen bir köpek gördük. çok dalga geçtiğim için kendisinden özür diliyorum.
bit artık.
Etiketler:
fazla zamanım yok,
günce,
Hiç olmadı ki...,
pasaklı,
unut gitsin
11 Mayıs 2011 Çarşamba
nasıl hissettiğimi, neler düşündüğümü mü anlatayım şimdi?
"her şey boktan."
"çok şey değişmeli... önce varlığımı terk etmekle başlamalı. kendimi hiçe saymak, bir hiç kadar olmak (olabilmek) gerekir önce. nereden geldiğimi bilmekten başlar var olduğumu bilmek. öyleyse tek çare geldiğim yere gitmek değil mi içim? bilmek istiyorsam eğer.
acıma gidiyorum o halde..."
böyle düşü(nü)yorum yine.
bir sürü şey yaptım, bir sürü şey söyledim.
yoruldum artık.
kimse görmedi, duymadı.
Sen de...
(-n), (-n)
pek değersiz, pek önemsiz, pek tuhaf,,,
bugün.
"her şey boktan."
"çok şey değişmeli... önce varlığımı terk etmekle başlamalı. kendimi hiçe saymak, bir hiç kadar olmak (olabilmek) gerekir önce. nereden geldiğimi bilmekten başlar var olduğumu bilmek. öyleyse tek çare geldiğim yere gitmek değil mi içim? bilmek istiyorsam eğer.
acıma gidiyorum o halde..."
böyle düşü(nü)yorum yine.
bir sürü şey yaptım, bir sürü şey söyledim.
yoruldum artık.
kimse görmedi, duymadı.
Sen de...
(-n), (-n)
pek değersiz, pek önemsiz, pek tuhaf,,,
bugün.
4 Mayıs 2011 Çarşamba
sürgün
kanal boyunca oturup suyun kaçarcasına akıp gidişini izliyorum. düşüncelere dalmışım, görüntüleri giydirmeye çalışıyorum en sevdiğim görüntülerle. bakışım çıplak, boş. hayaller güzel. belki terk edeceğim bu yere bir şans daha vermem gerekiyordur, belki buranın suçu değildir bu kadar doğasızlık. kendimi kandıramıyorum bu sefer. içimde kekremsi bir huzur beliriyor, beynimin içinde çok eskilerden bir rüzgar esiyor. güzel kokular duyuyorum. sesler sulara karışıyor değerli bir anı hatırlatırken.
binlercesi yaşadı yaşadığımı: bir tek sürgün ben değilim burada.
bu ülkenin her köşesi bir sürgün yeri aslında.
kaçıp gitmek istesem de bir yere kıpırdayamıyorum. bu toprakların kokusu içime sinmiş çünkü, kendine benzetmiş beni bu ülke. kabulleniyorum.
ama sevemiyorum.
içimden geçip gidiyor sesler:
gitme vakti geldi.
dostoyevski'nin ne işi varmış burada? şimdi onu daha iyi anlıyorum sanki.
o beni tamamen anlamış zaten.
binlercesi yaşadı yaşadığımı: bir tek sürgün ben değilim burada.
bu ülkenin her köşesi bir sürgün yeri aslında.
kaçıp gitmek istesem de bir yere kıpırdayamıyorum. bu toprakların kokusu içime sinmiş çünkü, kendine benzetmiş beni bu ülke. kabulleniyorum.
ama sevemiyorum.
içimden geçip gidiyor sesler:
"open your heartI'm coming home"
gitme vakti geldi.
dostoyevski'nin ne işi varmış burada? şimdi onu daha iyi anlıyorum sanki.
o beni tamamen anlamış zaten.
1 Mayıs 2011 Pazar
seyrek
bir satırbaşı başlamasa (kendiliğinden), başlatmasak bu sefer (etkiyle), yazmasak, yazmayalım.
yazmayalım o zaman.
kimin ne yaptığı, nereye gittiği, ne yiyip ne içtiği çok da önemli olmasa.
düşünmesek, görmesek, duymasak.
nesneler anlatmasa.
anlatmak istediklerinden fazlasını anlatmasalar.
sussa tüm evren.
nasıl bir bilinç atfetme durumuysa artık.
yazmayalım.
sokakta aksayarak yürüyen kadının başına gelenleri, bir arkadaşın sevgilisiyle neden tartıştığını, birinin eylemde kafasına çarpan taşın ne kadar ağır olduğunu ve ne tür bir hasar verdiğini, yasaklı sözcüklerin bolca bulunduğu sitelerin neden 'girilmez yasak kardeşim' olduğunu, bize sunulan imkanların, eğitim sisteminin, sağlıksız beyinlerin, aşkın, sevginin, vefanın, çokyüzlülüğün, umursamazlığın, toplumsal uyuşukluğun...
üzerimize serpilen ölü tozlarının. ölülerin.
pırıltıları.
ne gerek var bilmeye, anlamaya.
bilmesek. anlamasak.
korkmasak.
yazmasak.
ne diye yaşardık? sıkıcı olurdu hayat.
şimdi ne diye yaşıyoruz?
bak, yığınla cevabım var buna:
uyumak, yemek yemek, sevişmek, düşünmek, zaman geçirmek, hayal kurmak, para kazanmak, çocuk yapmak, şiirler yazmak, müzik yapmak, anlamak, bilmek (başa döndüm), sevmek, dedikodu etmek, üzülmek, 'umutsuzlanmak', kültürlenmek, eğitilmek, küfür etmek, kavga etmek, seyretmek, fark etmek, pes etmek, yok etmek, hazzetmek, hazmetmek, def etmek,,,
olmak, eylemek, kılmak.
farklı yaşam formlarına dönüşebileceğimize inanmak.
ve benzerleri, benzemek, oynamak, dönüşmek, gelişmek, taş atmak, yok olmak, var olmak,
'için.'
bu kadar anlattıktan sonra.
başa mı döneyim. başım mı dönsün. baş mı bana dönsün.
???
30 Nisan 2011 Cumartesi
düzensiz. eksik. yabancı. içtenliksiz. soğuk.
anlaşılmaz. nedensiz.
kırıcı. kırıcı.
saçma.
istenmiyorum artık.
yeter!
.
anlaşılmaz. nedensiz.
kırıcı. kırıcı.
saçma.
istenmiyorum artık.
yeter!
Odin! Sen de git buradan. Beni rahat bırakın.
.
27 Nisan 2011 Çarşamba
Koşmak. Özgürce. Ne Diye?
Hızlı, anlamsız, telaşlı yaşamak zorunda kaldığımdan ayrıntıları atlıyorum ve kendime zaman ayıramıyorum. Üç noktalara küstüğüm için de bu cümleyi böyle yazdım. Aslında şöyle yazacaktım: "Hızlı, anlamsız, telaşlı yaşamaklar... Ayrıntılar? Ben?" Bir çeviriciye ihtiyaç duymadan kendi yazdıklarımı anlamak gibi olağanüstü sayılmayacak bir yeteneğim var. Ne güzel değil mi? Sözü dolandırıp kafa karıştırmayı da Oğuz Atay kahramanlarından öğrendim. Bir sonraki satır başında da bundan bahsedeceğim, göreceksin.
Bir kadın vardı, ne demişti? "Hayat tamamen yanlış anlamalardan ibarettir." Çünkü o kadın dinlediği şarkıların sözlerini yanlış anlayıp kendisine hoş gelen şeyler düşünüyordu. Bu düşündüklerinden dolayı da dinlediği şarkıları seviyordu. Ya da dinlediği şarkılardan anladıklarını seviyordu da şarkıların pek bir önemi yoktu. Kadının bileceği iş. (Bu kadının hikayede olmasının nedenini bilmiyorum. Bir şeyler düşünmüştüm ama artık nedenlerini unuttum. Toparlayacağım elbet. Bu da benim bileceğim iş.)
Sadece şarkıları yanlış anladığı halde bir kalıba yerleştirdi düşüncesini, çok da basit bir genellemeyle hayatın yanlış anlamalardan ibaret olduğunu söyleyiverdi. Belki de bir başkasından duymuştu bunu, bir yerlerden okumuştu. Bunun üzerine pek düşündüğünü sanmıyorum.
Örneğin:
1. i'm not normal, i feel immortal (doğrusu)
2. i don't know why, i feel immortal... (yanlış anlaşılmışı)
İşine geldiği gibi anlama saplantısı onda da vardı (Çoğu kadında olduğu gibi, deseydim burada taşlardın beni. Ama öyledir, buna inanırım.) Şimdi yanlış anladığı şeyler üzerinden düşünceler geliştiren bu kadının bütün hayatı boyunca bunu yaptığını söylersem ve sonra da 'doğru' olanlarla karşılaşıp hayal kırıklığına uğradı desem ne olur?
O kadın umursamazlık maskesinin ardına gizlendi. Hiçbir şeyi umursamadığını sanıp durdu. Halbuki 'hiçbir şey' o kadar basit değil, olamaz. Başka bir düşünmenin konusu bu.
Ayrıntılara takılıp onları çoğaltmayı seviyorum. Kahramanlardan bahsederken nerelere geldim.
Kendime zaman ayıramıyorum desem de boşluklarda sevdiğim şeyler yapıyorum. Düşünüyorum sözgelimi. Okuyorum. Çoğaltıyorum içimdekileri.
Gazetede bir yazı okurken iki sözcük beni çok etkiledi: Risk ve kırılganlık.Küçük defterime yazdım bunları ve neden beni bu kadar etkilediklerini düşünmeye başladım. Sonra bir anda başka bir sözcük belirdi zihnimde: Denge. Bu üç sözcükle nereye varılır bilmiyorum. Niçin böylesi bir ruhsal salınım yaşadığımı da anlayamadım. Ama bunların benim için çok önemli olduğunu hissediyorum.
Sesler de önemli benim için. Özellikle insanların sesleri. Biri çok güzel şiirler yazar, çok derin ve sekmeden, atlamadan, vazgeçmeden, kendinden emin düşünür, bunlardan dolayı da başkalarının gözünde devleşir afmsaçöfd
yahu bana ne.
neyse işte, bir kez konuşur. Onun hakkındaki bütün düşüncemiz ses tonunun gazabına uğrayabilir. bunu anlatmaya çalışıyorum. Ya da saçma bir şey söyleyen birinin sesi güzeldir, söylediklerini örter bu ayrıntı.
Çok önemli bir şey söyledim, ama üşengecim. Pff...
Niye okuyorsun bu yazdıklarımı?
--------------------------------------
Yapamadıklarımın listesi. Çok kabardığı için vazgeçiyorum.
Virgin Suicide filmini izlemem gerektiğini düşünüyordum. Geçenlerde bir ailenin başına gelenlerden sonra radyoda bu filmden bahsedildi. Daha da dikkatimi çekti.
Niye izleyemiyorum? Niye yapamıyorum? Niye?
Düşündüklerimi eyleme geçirme konusunda zaaflarım olduğunu biliyorum. Bundan kurtulmak için birkaç girişimim oldu. Sonra da yanlış yerde olduğumu anladım ve kafamı kuma gömmek istedim.
Sıkıldım...
Şunlara da bir bakmak iyi olur sanki:
Manidar başlık için de söyledim söyleyeceğimi. Çeviriciye ihtiyaç duymuyorum demiştim.
zzzZZz.
Bir kadın vardı, ne demişti? "Hayat tamamen yanlış anlamalardan ibarettir." Çünkü o kadın dinlediği şarkıların sözlerini yanlış anlayıp kendisine hoş gelen şeyler düşünüyordu. Bu düşündüklerinden dolayı da dinlediği şarkıları seviyordu. Ya da dinlediği şarkılardan anladıklarını seviyordu da şarkıların pek bir önemi yoktu. Kadının bileceği iş. (Bu kadının hikayede olmasının nedenini bilmiyorum. Bir şeyler düşünmüştüm ama artık nedenlerini unuttum. Toparlayacağım elbet. Bu da benim bileceğim iş.)
Sadece şarkıları yanlış anladığı halde bir kalıba yerleştirdi düşüncesini, çok da basit bir genellemeyle hayatın yanlış anlamalardan ibaret olduğunu söyleyiverdi. Belki de bir başkasından duymuştu bunu, bir yerlerden okumuştu. Bunun üzerine pek düşündüğünü sanmıyorum.
Örneğin:
1. i'm not normal, i feel immortal (doğrusu)
2. i don't know why, i feel immortal... (yanlış anlaşılmışı)
İşine geldiği gibi anlama saplantısı onda da vardı (Çoğu kadında olduğu gibi, deseydim burada taşlardın beni. Ama öyledir, buna inanırım.) Şimdi yanlış anladığı şeyler üzerinden düşünceler geliştiren bu kadının bütün hayatı boyunca bunu yaptığını söylersem ve sonra da 'doğru' olanlarla karşılaşıp hayal kırıklığına uğradı desem ne olur?
O kadın umursamazlık maskesinin ardına gizlendi. Hiçbir şeyi umursamadığını sanıp durdu. Halbuki 'hiçbir şey' o kadar basit değil, olamaz. Başka bir düşünmenin konusu bu.
Ayrıntılara takılıp onları çoğaltmayı seviyorum. Kahramanlardan bahsederken nerelere geldim.
Kendime zaman ayıramıyorum desem de boşluklarda sevdiğim şeyler yapıyorum. Düşünüyorum sözgelimi. Okuyorum. Çoğaltıyorum içimdekileri.
Gazetede bir yazı okurken iki sözcük beni çok etkiledi: Risk ve kırılganlık.Küçük defterime yazdım bunları ve neden beni bu kadar etkilediklerini düşünmeye başladım. Sonra bir anda başka bir sözcük belirdi zihnimde: Denge. Bu üç sözcükle nereye varılır bilmiyorum. Niçin böylesi bir ruhsal salınım yaşadığımı da anlayamadım. Ama bunların benim için çok önemli olduğunu hissediyorum.
Sesler de önemli benim için. Özellikle insanların sesleri. Biri çok güzel şiirler yazar, çok derin ve sekmeden, atlamadan, vazgeçmeden, kendinden emin düşünür, bunlardan dolayı da başkalarının gözünde devleşir afmsaçöfd
yahu bana ne.
neyse işte, bir kez konuşur. Onun hakkındaki bütün düşüncemiz ses tonunun gazabına uğrayabilir. bunu anlatmaya çalışıyorum. Ya da saçma bir şey söyleyen birinin sesi güzeldir, söylediklerini örter bu ayrıntı.
Çok önemli bir şey söyledim, ama üşengecim. Pff...
Niye okuyorsun bu yazdıklarımı?
--------------------------------------
Yapamadıklarımın listesi. Çok kabardığı için vazgeçiyorum.
Virgin Suicide filmini izlemem gerektiğini düşünüyordum. Geçenlerde bir ailenin başına gelenlerden sonra radyoda bu filmden bahsedildi. Daha da dikkatimi çekti.
Niye izleyemiyorum? Niye yapamıyorum? Niye?
Düşündüklerimi eyleme geçirme konusunda zaaflarım olduğunu biliyorum. Bundan kurtulmak için birkaç girişimim oldu. Sonra da yanlış yerde olduğumu anladım ve kafamı kuma gömmek istedim.
Sıkıldım...
Şunlara da bir bakmak iyi olur sanki:
Manidar başlık için de söyledim söyleyeceğimi. Çeviriciye ihtiyaç duymuyorum demiştim.
zzzZZz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
