"...
Why must we live
In this drain that we hate
Life is hell for the dreamer
Who's seeking the shade
Give me something to kill the pain
There is no tomorrow and no today
My soul is not for eternity
And I know I will fade away, in memories"
2. Pentagram - Pain
"...
I asked my father why he passed me by
He said I'm always here and watching you
Don't be afraid when you have lost your way
Follow the signs and they'll be leading you
Why do I fear the lie
When time has come to say goodbye
Heavy conscience on my shoulder
I can't hold on any longer
Cold ice now
Darkness kill my pain"
Bay Para:
Bugün uyandım
aradıklarımı bulmayı umarak
ve satın aldığım hayatın dağlarına tırmandım.
Sonunda bütün düzenlerin zirvesindeyim,
ama ne yazık! Benden başka kimse kalmadı şu hayatta.
Bugün uyandım
tozla, kirle, taşla kaplanmış bir dünyaya.
Bu solmuş tahtın kralıyım.
Tüm ormanlara, tüm dağlara, tüm denizlere hükmettim.
Şimdi geriye hükmedeceğim bu yıkıntılar kaldı sadece
ve... gördün mü, beni göstererek;
hayat bize sırtını döndü.
Nasıl kabul edebiliyorsunuz?
...nasıl? Bunu anlayamıyorum.
Bugün uyandım
ormanlardan ve ağaçlardan yoksun kalmış bir dünyaya.
Tüm okyanuslar, tüm denizler çekilmiş,
tıpkı sahilin üzerindeki işe yaramaz tuğla köprüyü
bir sabah fırtınadan sonra silip götüren
acımasız gel-git gibi.
Öfke yok
bizi durmadan çağıran bu acımasız zamandan başka...
[hiçbir şey yok]
Asla çizgiyi aşmayacağım.
Bu dünyayı geride bırakıyorum;
kendi dünyamda kalacağım,
kana bulanmış tahtımda.
Bu yıkıntıya, bu enkaza hükmediyorum
ve toza, kire ve taşa
öfkenin sopasına ve zangır zangır titreyen kemiklere
Kendi dünyamda
tümden yalnızım.
Her şey gitti.
Sonsuza kadar burada çakılı kalacağım
ve şimdiden soğuk [geliyor].
Asla çizgiyi aşmayacağım.
Bu dünyayı geride bırakıyorum;
kendi dünyamda kalacağım,
kana bulanmış tahtımda.
Bu yıkıntıya, bu enkaza hükmediyorum
ve toza, kire ve taşa.
Öfkenin sopasının ve pasın
ve bu titreyen kemiklerin hükmedeniyim.
Yıkıntının hükümdarı.
Yıkıntılara hükmediyorum (dilediğimce.)
Bu da Bilge'nin çevirisi:
Bay Para:
Bugün uyandım
aradıklarımı bulmak
ve satın aldığım hayatın dağlarına tırmanmak için.
Sonunda dünyadaki bütün düzenlerin zirvesindeyim,
ama ne yazık! Benden başka kimse kalmadı şu hayatta.
Bugün uyandım
tozla, kirle, taşla kaplanmış bir dünyaya.
ben, bu solmuş tahtın kralıyım.
Tüm ormanlara, dağlara, tüm denizlere hükmettim.
Şimdi hükmedeceğim bu yıkıntılar kaldı sadece
ve... gördün mü, beni göstererek;
hayat bize sırtını döndü.
Nasıl kabul edebiliyorsunuz?
...nasıl? anlayamıyorum.
Bugün uyandım
ormansız ve ağaçsız bir dünyaya.
Tüm okyanuslar, tüm denizler çekilmiş,
tıpkı sahilin üzerindeki işe yaramaz tuğla gibi
bir sabah fırtınadan sonra köprüyü silip götüren
o acımasız gel-git gibi.
Öfke yok
bizi durmadan çağıran bu acımasız zamandan başka...
[hiçbir şey yok]
Asla çizgiyi aşmayacağım.
Bu dünyayı geride bırakıyorum;
kendi dünyamda kalacağım,
kana bulanmış tahtımda.
Bu yıkıntıya, bu enkaza hükmediyorum
ve toza, kire ve taşa
öfkenin sopasına ve zangır zangır titreyen kemiklere
Kendi dünyamda
büsbütün yalnızım.
Her şey gitti.
Sonsuza kadar burada çakılı kalacağım
şimdiden soğuk [geliyor].
Asla çizgiyi aşmayacağım.
Bu dünyayı geride bırakıyorum;
kendi dünyamda kalacağım,
kana bulanmış tahtımda.
Bu yıkıntıyı, bu enkazı ben yönetiyorum.
ve tozu, kiri ve taşı.
Öfke sopasının ve pasın
ve bu titreyen kemiklerin . kralıyım
Yıkıntının hükümdarı.
Yıkıntıya hükmediyorum (dilediğimce.)
Bütün şairlerin Eylül ayı kutlu olsun. Yaşasın sonbahar imgesi, yaşasın dökülen yapraklar; ağaçlar,kuşlar, yağmurlar, dizleri yaralı çocuklar çok yaşasın. Sonbahar güzellikler getirsin, mutluluklar getirsin.
kendi bestelediğim bir şiirimden birkaç dize paylaşmak istiyorum sizlerle: "kimse görmeden ufuktan bir uzaylı geçiyor geçinip gidiyoruz işte bir de hakkı var yanımda o da selam söylüyor."
Bu da sonbahar şarkısı:
Lake Of Tears - Forever Autumn
"but the night becomes you
and the secrets of the rain, they will stay the same
and the time will come soon
with the secrets of the rain and the storm again
Ne yapıyorum? Bir şarkı var aklımda, onu buraya koyacağım. Kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir şarkı. Buraya kendim hakkında bir şeyler yazarsam iyi olacağını düşündüm, şarkıyı da sanki öylesine geçiyorken uğramış gibi iliştirecektim altına. Şarkının yazdıklarıma ihtiyacı var sanki. Hiçbirine gerek yok. Bu yazdıklarımı da gerekli oldukları için yazmıyorum zaten. Şarkının da yazdıklarımla ilgisi yok. 'Sadece' olan şarkıdır.
Ne yapıyorum? Aklım başıma geldiğinden beri kendimi dilediğim gibi, olmak istediğim gibi yetiştirmeye çalıştım. İdealimdeki insana ulaşmayı istediğim için böyle. Çoğu zaman derdim kendimi yaratmaktı. Bana göre herkes kendisini yaratmalı. Bunun için yürünen yollar elbette değişir, insan bunu yürüyünce anlar. Herkes nerede yürürse yürüsün, önce yolları kendine çıkarmaya çalışmalı. İşte ben ona, yani kendime varmaya çalışıyordum yürüyerek.
Ne yapıyorum? Bir tür aydınlanmaya dolanan anlamsız bir soru aslında. Farkına varmadan önce sorulan sorulardan. Sanki soran cevabını verebilirse uyanacak, veremezse geçiştirecek, aman ya biraz daha uyuyayım diyecek. İçerisine beton dökülecek benlik kuyularının içine hapsedilmeye yazgılı bir soru "Ne yapıyorum?". İnsanın içinde bir yerlerde karşılığı olmalı. Çünkü 'yapmak' var eder insanı ve yapılanlar 'olmak' için bir şeyler ekler ona. Karşılığını bulmalıyım dedim, buldum.
Ne yapıyorum? Beşinci kez sordum bu soruyu. Bunu saydım, yazana güvenmeyen okur da sağlamasını yapar mı bilmem. İnsan ne yaparsa kendine yapar! Her soruyu cevaplamak gibi bir değişmez-kural mı var? Bazen cevaplamasak da olur, bu ne azaltır ne de çoğaltır. Yine de cevapladım bunu.
Ne yapıyorum? Altıncı kez sorduğumda daha da sıkıcı olmasın diye söyleyeyim: Kendimi aptallaştırıyorum. Bunca zamandır yapmaya çalıştığımın aksine, olanı atmaya, yaptığımı yıkmaya, düştüğümü kalkmaya çalışıyorum. Belki de Andre Gide haklıdır, içimdeki kitapları yakmalıyımdır.
Aptallaşmak çok önemli. Yaşamam için de gerekli şu an. Bunca aptalın yaşadığı dünyada, onları anlamak için de biraz aptal olmayı öğrenmek gerekiyor. (Aptallaşsam da birilerini anlamam gerektiğini hiç unutmuyorum.)
Neyse benim için çok önemli olan bu gereksiz yazıdan sonra 'sadece', 'yalnızca' ve 'aslında' yapmak istediğimi yapayım. Buyrun o şarkı:
Öylece oturup dinlenmelerim rahatsızlık vermeye başladı. Tatlı dinlenmeler çağı sona erdi. Çok dinlendim. Dinlenmekten yoruldum.
Kafamın içinde gezinip duran ve başka hiçbir şey düşünmeme izin vermeyen sözcükler, cümleler, söz öbekleri. Gidesiniz diye yazasım var sizi. Benden çıkınca gitmiş olacaksınız çünkü. Beni hep inandırdınız bu yalana.
zar zor anımsıyoruz, bu değerli ândan önce kimin ya da neyin geldiğini,
hemen şimdi burada olmayı seçiyoruz.
dur bekle, bu kutsal gerçeğin, bu kutsal yaşamın içinde kal... burada olmayı seçiyorum...
bu bedende. beni saran bu bedenin içinde.
burada, yalnız olmadığımı hatırlatan ol
bu bedende, beni saran bu bedenin içinde, sonsuz hissettiğim tüm bu acılar bir yanılsama.
yaşıyorum
bu kutsal gerçeklikte, bu kutsal yaşamın içinde. burada olmayı seçiyorum...
bu bedende. beni saran bu bedenin içinde, sonsuz hissettiğim tüm bu acılar bir yanılsama.
yaşıyor olmanın getirdiği anlamın yanılsaması
girdap, her yeni yaşantının çevresini
bu tanıdık meselle dokuyor döndürerek.
bunun kutsal bir ödül olduğunun farkına var
yaşıyor ve nefes alıyor oluşunu kutla
beni saran bu beden bana ölümlü olduğumu hatırlatıyor.
bu âna sarıl. hatırla. sonsuz olan biziz.
bütün bu acılar bir yanılsama.
En son yaptığım cesaret sınamasından sonra biraz ağır kaçacak ama bu sefer bir şarkı var gündemimde. Sevdiği insana açılmayı bekleyen aptal aşık gibi boş sayfaya bakıyorum, nereden başlasam karar veremiyorum. Biraz bekledikten sonra altı üstü bir şarkı diyorum, nesine nereden başlayacağım ki diyorum. Altı üstü bir şarkı olsa niye yazayım da diyorum. Noluyoruz ya!
Algılarımın fazla açık olduğunu hissettiğim bir anda sallanmaya başlıyorum. Düşündüklerimle ilgili bir durum bu, sanki bir ses duyuyorum ve ritme uyuyorum. Sanki. Algılar. Tuhaf. Bu sallanma da neyin nesi durduk yere dediğimde de anlıyorum ki o ses kendisine benzetmiş beni, olmadığım yerlere götürmüş, içimin duvarlarına delirmişçesine çarpıp alabildiğine karıştırmış. Altı üstü bir şarkı değil yani. Bulaşmış ve bağımlı hale getirmiş. Sanki. Hislerimi takip edince çıkan sonuç şaşırtıcı.
Şarkı bu. Porcupine Tree - Anesthetize.
Aylardır dinlediğim bir şarkı. Bunca dinlemeden sonra nasıl olup da hala bıkmadığımı düşünürken bu yazıyı yazmaya karar verdim. Dünyanın bir yerinden birileri bir şey yapıyor ve bu beni oldukça fazla etkiliyor. Üzerinde düşünmeye ve yazmaya değer.
Bana öyle geliyor ki bu şarkıyı paramparça etsem, bütün parçalarını bir kabın içine koyup karıştırsam ve o kaptan rastgele parçaları çekip birbirine yapıştırsam yine böyle bir şey çıkardı ortaya. Yumuşak geçişler güzel bir yazının paragrafları arasındaki geçişler gibi, hiç rahatsız etmiyor. Bütünlüğü hiç bozulmadan akıp gidiyor şarkı. Parçalar bir yerlere saçılsa da her parça kendisine en uygun olanı bulup birleşiveriyor.
Hep bir bitmişlik hissi, hep bir devam edecekmiş hissiyle karışıp duruyor. Hep bir boşluk. Bir önceki boşluğu dolduran boşluklarla oluşturulmuş döngüsel bir büyü. Sürekli tekrarlar. Sonsuzluk hissi. Olduğum yerden uzaklaştırıp başka bir ortamda var ediyor beni. Hiç tükenmeyecek bir zamanın içine atıp kendi yarattığı zamanı paylaşıyor benimle.
Hayır bitmedi, daha söyleyeceklerim var diyor sürekli. Ama sözleriyle değil, müziğiyle. Gerçekten bittiğinde bir hayalden uyanıyorum. Bitişi bile tam bir bitiş sayılmaz aslında. Hayalin bittiği yerde gerçekle birleşiyor ve bir yerlerde bir iz olarak varlığını sürdürüyor.