geçiyordum uğradım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçiyordum uğradım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2013 Salı

bazen tekrar, ahenktir oysa

tekrara düşmeden yazmak ve tekrara düşmeden yaşamak ihlal edilemez iki kural olsa olur mu? kapılar aralansın, yeni alanlar açılsın; tekdüzeliğin sıkıcılığına kapılıp alışmayayım.

okuduklarımı tekrarlasam olur. okuma nesnesi aynı olsa bile her okuma farklı nasıl olsa.

kiminle pazarlığa kalkışıyorum?
siz kimsiniz? sizin adınız ne?

3 Ekim 2013 Perşembe

üç ekim

bir şekilde yazıya bulaşmış insanlar kendilerini hatırlatmak için ortalık yerlere sözcükler bırakırlar. birileri o sözcükleri bulup hatırlasın, onların evvelinden taşıdığı anlamları ansın isterler. yeni anlamları eskisine göre oluşmuş sözcüklerle oynasınlar isterler.

başkalarının akıllarında dolaşmak iyi gelir insanlara. yazana, konuşana; duyduğunu, düşündüğünü paylaşana; sözü olana daha iyi gelir. okumak, dinlemek yani edinmek, almak.. değer vermektir biraz - bir başkasının beynimize girmesine izin vermektir, onu kabul etmektir. düşününce öyle zor değil bunlar. görmezden gelince imkansızdırlar ama. birlikte yaşamak için söylemek, söyleneni dinlemek gerek. yaşamayı imkansız hale getirmenin anlamı yok.




13 Ağustos 2013 Salı

güne bulanmadan

bak, evime geldim yine. her şey güzel olacak mı bilmem. belki her şey "normal" olacak. kaldığım yerden devam etmem için eylülü beklemem gerek. evimde ilk eylülüm olacak. sonbaharın tadını çıkaracağım.
uyku.

16 Temmuz 2013 Salı

konuştuklarımızı başkaları da duyuyor. ne büyük çelişki.

iki insan bir araya gelsin ve bir tanesi ben olayım. karşımdakiyle ne konuşacağım? iki insan bir araya geldiğinde ne konuşur? bu gece bunu düşünmek istedim.

anlattıklarımdan yola çıkarak karşımdakinin "sen ne yapıyorsun da insanları böyle eleştiriyorsun?" demesini beklerdim. elimde ne var? niye eleştiriyorum? hatta yapabiliyorsam ben yapayım, oradan öyle konuşmak kolay. bunlar gibi şeyler duymayı beklerdim. şu an bunlar için konuşurdum konuşacak olsaydım.(anlayayım diye bazı kısımlarını italik ya da tırnak içinde falan yazmalıydım. neyse.)

şu an karşımdakiyle konuşuyorum. dışımdaki bir kimseyle veya bir nesneyle, her ne/kim ise, anlaşmaya çalışıyorum.
yoruluyorum da. anlaşmak zor bir uğraş çünkü.

eleştirmek kendi anlatmak istediklerimi düşününce ilk aklıma gelendi. eleştirmek için bir şey yapmam, üretmem gerekmiyor illa. bu dünya benim isteğim dışında benimle etkileşime giriyor, bana dokunuyor, vaktimi alıyor. her tarafım sarılmış, pisliğe bulaşmışım. olana karşı çıkmak istiyorum, kendimi haklı görüyorum. yürüyorum, koşuyorum, duruyorum. dahası (şu an) kendimle ilgili aklıma ilk gelen şey bir şeyleri eleştiriyor oluşum. ne var bunda? dilediğimi söyleyebilirim, beni ne engelleyebilir?

aslında esas konu hayatımdan oldukça memnun olmam ve beni seven insanların buna sevinmesini istemem. ben mutlu olduğumda sadece benim mutlu olmamdan mutlu olsun birileri. bir sebep olayım mesela.

şu an misafir olduğum yerde olduğum için evimde ne kadar mutlu olduğumu daha iyi görüyorum ve beni misafir edenler bunu anlıyorlar. anlamayanlar var. onları eleştiriyorum.

bu gece insan eleştirdim kendi kendime. kendilerimden bazıları karşılıklı bunları konuştu. kimsenin bilmesine de gerek yoktu.

-------------------------------

bir yerde otururken şarkıyı duyunca çok sevindim. karşımda güzel bir kadın oturuyordu, sevindiğimi ona da söyledim.


Dio - Sacred Heart

-------------------------------

şıtokholm demeyi seviyorum.

-------------------------------





12 Ocak 2013 Cumartesi

yansı - yankı -şarkı

yağmuru seyrederken camda yüzüm yankılandı, şarkı dilime kondu:


Katatonia - The Future Of Speech

30 Aralık 2012 Pazar

yer,gök,deniz

ben de "yersizi" oluvereyim buranın.
birkaç kat yabancı duydum kendimi. 
her şeyden uzak, sigara+çay+müzik:
her yer o ıssız yer, her yer aynı aslında.

8 Aralık 2012 Cumartesi

dönüp dolaşıp geldiğimiz yer hep aynı

"aşk hükmeder" şarkısıyla geçmeyen zaman.
+
soğuk.
+
yabancı, sisli, yağmurun temizleyemeyeceği kadar kirli.
sadece "gidilen". inmeden hep bir sonrakine binilen.
aslında hiç gidilmeyen. günlerini şaşırmış bir şehir.
+
uyku.


14 Kasım 2012 Çarşamba

Poe ile aramda çok uzak bir mesafe var (gece gece "amaaan kim gidecek?" türünden)

kendime saklanacak yer buldum. insanların arasındayken kimse beni bulamasın, boşuna sevinmiş olmayayım.

(sigarayı bırakırsam buraya yazarım.)

1 Eylül 2012 Cumartesi

nazire: "bin hazımlı hüz"

"Beni en çok bu amaçsızlığım tedirgin ediyor."

Ne olacak şimdi?

Sıradaki ne?

28 Ağustos 2012 Salı

talihsiz bir hikaye: hakkı bulut dinlerken yakalanacağım diye ödüm kopmuyor

ironiyi fark edemediğimizi belli eden şeyler söylersek küçük düşer miyiz?
küçük düşersek dünyanın sonu gelir mi? gelirse dünyanın mı sonu gelir? dünyanın sonu mu gelir? 

insanlardaki ayıplanma korkusu. başkalarının fikirlerine ve sözcüklere bağımlı yaşama. başkaları bir şeyler söylüyor diye söyleme ihtiyacı hissetme. yüceltilmiş, ayin gibi yaşanan yalnızlıklar. asıl olması gerekenleri düşünmemeler. çabasızlık. ... (alt alta yazsaydım bir "şiir" de olabilirmiş bunlar - ilhamesk şiir - kuyu şiiri - iiri - iri - ri - i)

kendimi bunları umursamayan biri olarak hayal ediyorum. sandığımdan daha çok şeyi umursuyor olduğumu anladığımdan beri. oluyor böyle şeyler - 



Radiohead - Street Spirit

20 Şubat 2012 Pazartesi

yazı - ergen (link de var) - sanatçı ruhlu ergenin filmi - güzel şarkı (dire straits şarkısı) - daha ne olsun yahu

Okumadan yazılmaz derler. 

Öylesine bir ilk cümle. Kim dediyse iyi demiş. Hala bunu söyleyen bir sürü insan var(dır), ben de dahil. Belki okuyunca da yazılmaz. İnsan kendini okumaya fazla kaptırıp yazmaya fırsat bulamayabilir. Okuduklarından sonra söylenecek her şey söylenmiş zaten deyip yazmayabilir. Okudukça kendini aşağılarda görüp yazdıklarını beğenmeyebilir. Hipotetik düşünme yetisini yeni kazanmış ergen gibi heyecanlanarak bir sürü varsayım yumurtlayasım geldi. Hiç o havalara girmeyeyim, gerek yok.

(Altı çizili cümleyle ilgili özdenetim mekanizmamdan uyarı geldi. Bu cümleyi birkaç açıdan sakat bulmuş kendileri. Hipotetik düşünme yetisi öyle bir anda kazanılmıyor. Bir süreç söz konusu. Yani öyle bir anda ben geldim ey ergen, gönül rahatlığıyla heyecanlanabilirsin falan demiyor. Geldiği öyle hemencecik anlaşılacak bir şey değil. Ayrıca bu düşünme yöntemi öyle bir anda gelseydi bile ergenimiz geldiğini anlamazdı çünkü anlaması için gelenin neye benzediğini bilmesi gerekli. O yaşlarda bunu bil(e)mezler gibi geliyor bana -soyut düşünme şeysini yeni şeyetmeye başladıkları için. Tabii istisnalar da var. Mesela buradaki haberde bi tane dahi ergen var ki ultra-istisna. Sözün bittiği yer. Kendisini andıktan sonra daha fazla konuşmanın bir anlamı yok. Evet bu da bir bahaneydi, zaten "hiç o havalara girmeyeyim, gerek yok." Çünkü Öyle. Kendimi tutmasam bir yığın konuşurum. Gerek yok.)

Bu kadar yazabileceğimi düşünmemiştim. Bir filmden bahsetmek üzere geldim. Filmimizin adı "The Art Of Getting By". Aşağıda da afişi var. Ben bu filmi beğendim. Sonra tekrar izleyeceğim. Filmle ilgili başka bir şey söylemeyeceğim. "Ne haliniz varsa görün."


Bu da alelade yazının mükemmel şarkısı:


Dire Straits - Sultans Of Swing

12 Şubat 2012 Pazar

çalışma masası ve dünyamız

Üzerinde sevmediğim kitapların ve renkli kalemlerin olduğu masa için bir şeyler yazacağım. Sıkıntıdan ölmek üzereyim. Kafamı boşaltmam gerek. Mümkünse kısa cümleler kurmalıyım.
 
Ben bu masanın bağımlısıyım. Meftunuyum. Müptelasıyım. Ben ona mecburum, bilemezsin. Masa da masaymış ha denilecek türden bir masa o. Çok seviyorum, aşığım. Ama ona açılamıyorum. Galiba açılmayı bilmiyorum. Bi deneyeyim bakalım, açılabilecek miyim.

Birçok kez masaya oturuyorum. Sandalyeye yani. Birlikte dizi izliyoruz, film izliyoruz, yemek yiyoruz, ders çalışıyoruz, çay-kahve içiyoruz, kitap okuyoruz, yazı yazıyoruz, uyuyoruz, sinirleniyoruz, düşünüyoruz, küfrediyoruz, hayal kuruyoruz, sırlarımızı paylaşıyoruz, saçmalıyoruz, müzik dinliyoruz, saate bakıyoruz, kalemlerin ucunu açıyoruz, bulutlardan şekiller çıkarıyoruz, ağacın tepesine konan kargaya hayırdır inşallah diyoruz. Masaya her oturuşum bir saat demek. Ne yapıyorsak bir saatte yapıyoruz, ama o bir saatler 5-6-7-8 kere tekrarlanıyor. Yani masa benim için çok önemli.

Hiçbir şey yapmıyorum ya, o masanın çekim kuvvetini bulmam gerekiyor. Bir formülü olmalı. Atıyorum "Masanın Çekim Kuvveti=Hayal+Zorunluluk+Zaman" gibi basit bir formül. O formülü bulduktan sonra herkes çok beğensin, bir de herkes beni, (buradaki virgül hayati öneme sahip) beğendiğine inandırsın ki ben de mutlu olayım. İnanmazsam zor kullanılabilir, ses etmeyeceğim.

Bu masayla ilgili düşünüdüm ben. Düşündükçe acayip şeyler oldu. Masa bir saate dönüştü sözgelimi. Başımı kesip masanın üzerine koyduğumu hayal ettim. Böylelikle başım bir şeyler okurken bedenim  tuvalete gidebilir, bel ve sırt ağrıları için egzersiz yapabilir, yorgunluğunu gidermek için boylu boyunca uzanabilir (ayrıca başım olmadan yatağa sığması da kolay olur), balkona çıkıp hava alabilir, hatta sokaklarda kötü adamları dövebilir.

Diğer aklıma gelenler:
1.Thomas Mann-Değişen Kafalar (okunmasında sakınca yoktur. oldukça güzel bir kitap. kafamı kesip masanın üzerine koyma hayalimin esin kaynağıdır.)
2.Modern Times (Çarli Çaplin filmi. izlenmesinde sakınca yoktur. ağır eleştiri içerir. masa başındaki durumumla benzerlik kurabileceğim bir sürü şey var filmde.)
3. kalitesiz gofret ve sade bozdağ gazoz. (bu ikili doğrudan çocukluğumla ilgili. şu halime bakıp sürekli çocukluğumu özlüyorum -şair miyim neyim. bu yüzden kalitesiz gofret yiyip bozdağ gazoz içmek istiyorum sürekli.)
4. o masadan kalkmak hiç iyi bir şey değil. bunu çay demlemek için ocağın altını yakıp çaydanlığı üzerine koymamamdan çıkardım. yarım saat sonra çay içmek (çay koymak, çay katmak, çay doldurmak) için kalkıp çayın demlenmediğini gördüğümde sinir krizleri geçirdim.
5. kafam karmakarışıkkarmançorman. o kadar yazdım bi faydası olmadı. gidip suç ve ceza mı okusam acaba.

ve inzal. (işte beklenen an. beklenen saçmalık.)

NOT:

25 Ocak 2012 Çarşamba

İfadesizlik Özgürlüğü yahut "Herkes Hakkında Atıp Tutma Serbestisi"

bir yerlerde bir zamanlar (once upon a time somewhere) şavkar altınel başlığına bir şeyler yazmışım. bu yazıyı burada da görmek istedim. (bkz: kendinden araklamak)
şavkar altınel'e haksızlık ettiğimi düşünüyorum. haksızlık etmeyi, bir kalemde silip atmayı, değersizleştirmeye çalışmayı kaçınılması gereken davranışlar olarak görmüyorum. bu da benim düşüncem. benim ahlak anlayışım. madem öyle, buyrun:


Şavkar Altınel:
oğuz atay'ı beğenmediğini “oğuz atay denince aklıma ilk gelen başarısızlık oluyor. yarattığı kahramanların ‘tutunmak’ konusundaki dillere destan başarısızlığından değil, atay’ı (ya da, daha doğrusu, okuduğum tek yapıtı tutunamayanlar’ı) sevmeyi başaramamış olmamadan söz ediyorum” sözleriyle anlatmaya çalışan bir adam.

"sevmeyi başaramadım" demesi çok eğlendirdi beni. sevmeyi başaramamak. çok anlamsız bir söz bu. ben bir kitap okuyacağım ve bunu sevmem gerek diye mi başladı acaba "tutunamayanlar"ı okumaya? sevmek bir duygu ve insan bunu aşıyla falan mı kazanıyor bilmiyorum. ne kadar samimiyetsiz!

burada oğuz atay'ı savunacak değilim. onun bir savunmaya ya da bir yardıma ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. öyle olmuş olsaydı bile buna benim gücüm zaten yetmez. benim sözüm oğuz atay'ı savunacak kadar değerli değil. gereksiz bir fanatikliğe de bulaşmayacağım burada. oğuz atay'ın eseri bellidir. insanlar okur, kendilerince anlamlandırırlar, beğenirler ya da beğenmezler. bunda hiçbir sıkıntı yok. eleştiren eleştirir, ama eleştirmek için eleştirenlere de bir şeyler söylemeden duramıyorum.

şavkar altınel demiş ki:
“bana göre ‘tutunamayanlar’ bir küçük burjuva krizinin, mühendis olmanın, ‘salon salamanje’lerde yaşamanın, ‘bir kadınla iki çocuğun sorumlu saymanlığı’nı yapmanın hikâyesi. bunda bir sorun yok: bir flaubert bu malzemeden büyük bir roman çıkarabilirdi. ama atay, flaubert değil, çok etkilendiği belli olan modernistlerden biri de değil, her şeyden önce de ‘kendisi’ değil. başkahramanına ‘özben’ soyadını vermiş, ama içimde romanın arkasında elle tutulabilir bir ‘benlik’ olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok. daha çok, bunları bir yerlerden duymuş, öğrenmiş, doğru olanın dünyaya böyle bakmak olduğuna karar vermiş gibi... tezer özlü’nün benzer krizlerden yola çıkarak yazdıklarını otantik bulup severek okumama rağmen atay gözüme sığ ve yapay görünüyor.”

oğuz atay bir flaubert değil. kendisi de değil. öyle mi gerçekten?
birileri çıkıp başka birine "bu insan yapıtında özgün olamamamış, bunun da sebepleri şunlardır" deyip bir sürü tutarlı neden sayarsa bu iyi bir şey olabilir. mantıklı şeyler söylemenin hiçbir sakıncası yok. peki şavkar altınel'in dayanağı ne? "içimde romanın arkasında elle tutulabilir bir 'benlik' olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok" demiş. bu insanın edebiyatla ne işi olur diye düşündüm bir an. yazarlar yazdıklarını yaşarlar mı illa? sözgelimi tolkien orta dünya'da mı yaşamış? orklarla falan mı savaşmış? bir yazardan anlattıklarını gerçekten görüp yaşaması gerektiği fikrini kimden almış olabilir şavkar altınel? bu ona özgü bir fikir değil. başkalarının kafasıyla düşünmek de ona özgü değil. çok sıradan şeyler bunlar. bir edebi esere yaklaşımı bu şekilde olan biri için sadece üzülürüm. eleştirinin sabiti yazarın yaşadıklarını yazması ya da yazmamasına indirgeniyorsa bu yazara bir şey kaybettirmez. okuyana çok şey kaybettirir ama. "oğuz atay gözüme sığ ve yapay görünüyor" demiş bir de. bakmayı bilememiş olmalı.

şavkar altınel'in söylediklerini sadece radikal gazetesinin haberinden okuduğum kadarıyla biliyorum. aslında bu kadarıyla yetinip bir şeyler yazacak biri değilim. yani sıradan bir metindir gazete haberi. sadece biri bir şey dedi, bir şey yaptı diye haber verir. kullanmalıktır, okuyup atarsın. kalıcı değildir.
yine de bu kadarı bile şavkar altınel'i tanımama yetti. "bence, bana göre, gözümde, benim için." küçücük metinde bunlardan çok var. yani ileti şu: ben kendime göre bir şeyler söylüyorum, bunlar benim fikirlerim ve bu fikirleri yargılayamazsınız. dilediğini dilediği gibi söyleyen, atıp tutan insanların genelde sığındığı kalıp budur: bu benim fikrim. saygı duyun! bu imayla söylenir bu adamın söyledikleri.

bir insanın okuma kriterleri olabilir. okuduklarını buna göre değerlendirebilir. ama o kriterleri başkalarına dayatıyorsa sorun vardır.

ben de diyeceğimi diyeyim o zaman. bence şavkar altınel çok basit düşünüyor. bana göre böyle düşünmemesi gerekli. çok sığ ve hiç bir mantığı yok. bence düşündüklerini de yazmıyor. bir kendisi değil. bir dostoyevski de değil. bir tanpınar, bir ataç hiç değil. gözümde hiç değeri yok, çünkü kendisini okumadım. okumadığım halde değer vereceğim biri değil. söyledikleri yüzünden de okumayacağım kendisini. bunu umursamaz sanırım. çünkü ödül falan kazanmış. önemli bir insan olmuş sayıyor olabilir kendini. (bu yazdıklarım gibi düşünmüyorum gerçekte. ama bunu yazmaktan hiç çekinmem. düşünmediğim şeyleri de yazabilirim ben, böyle bir hakkım var benim. ama şavkar altınel'in böyle bir hakkı var mıdır bilmiyorum.)

son söz:
kim olduğunu bilmediğim, sadece adını duyduğum birinin oğuz atay üzerinden reklam yapmaya çalışmasını çok iyi anlıyorum. çok doğru bir yol seçmiş kendisine. yapmak istediğini de yapmış böylelikle. alkışlıyorum kendisini.

yine de
bir insan sınırlarını bilmeli, ona göre davranmalı, haddine göre söylemeli. o yüzden diyeceklerim bu kadar.

29 Kasım 2011 Salı

abuk sabuk şeyler yahut "Bizi bu ayarsızlığımız mahvetti."

yazının başlığını yine yazıyı yazmadan önce koydum. kendimi kınıyorum bu yüzden ama onu cezalandırmayı düşünmedim.

tam da bu saatlerde kurduğumuz cümlelerden alıntılar yapacağım. onun için geldim buraya. günümüz dünyasında bir britney spears "hit me baby one more time" gibi bir cümle kurabiliyorsa ben de şu anda okumakta olduğunuz yazıyı gayet tabii yazabilirim diye düşündüm.

şimdi alıntılarımız:

(...)

negatif: ...biri çıkıp çok pis ayar verecek, yamultacak bizi biraz. o zaman düzeleceğiz sanki.
başımıza kötü bir şey gelmese bari.
hayatın bombokluğuna duyarsızlaştık mı lan yoksa :S
abuk: bence de kesin öyle olur. biri gelir ayarı verir gider, yamuluruz biz de
negatif: bizi bu ayarsızlığımız mahvetti diyelim mi o zaman?
şiirimizin mottosu bu olsun.
abuk: tam da üstüne bastık. bizi bu ayarsızlığımız mahvetti kaan :D

--------------

negatif: içine girdiğim saplantılı halin boyutlarının ağzımdan çıktığıyla kulağımın duyduğu gibi olmadığının sen de farkında mısın acaba?
dur ben yazı yazcam. manyak bi cümle kurdum.
abuk: oha cümleye bak. tribini yerim la.

(...)

abuk: ne yazcan lan?
negatif: seninle konuştuklarımızı. küçük parçalar koyucam bloga :)
abuk: yapma eyleme :) hangi konuştuklarımızı?
negatif: seçiyorum dur bi kıpırdatma :)


------------

işte yazdım. aslında derinlemesine bir tahlil de yapardım ama geç oldu.
böyle alıntılamayı özlemişim. eskiden ne çok yapardık.

Not: tabii ki çok eksik, tabii ki küçücük parçalar bunlar. sansür de var. sansüre karşı olmadığımı daha önce söylemiştim. o zaman defolup gideyim.
Not2: ayara ihtiyacımız olduğunu düşünüp de ayar vermeye kalkan olursa en sevdiği dizi yayından kaldırılsın. ama ondan önce benden birtakım hoş olmayan sözler işitebilir. baştan uyarmayı da kendime borç bilmesem de insanlık adına büyük ama kendi adıma küçük bir adım atmış olmak adına (okul müdürü konuşmasına dönecek bu) uyarayım dedim.
Not3: neydi lan o?

evet.

SHIT HAPPENS!

 ***
 (GEÇMİŞİN KARANLIK SULARINDAN GELEN ANİ EKLEME!!!)

Olaylar çok pis gelişti. Abuk insanı bu yazdıklarıma yanıt olarak 2006 yılından bir konuşmamızı bloguna yazdı. Çok pis bir yazı olmuş. Ben bile kendimden iğrendim yani o derece. Eğer Abuk insan sansür çabalarıma karşılık vermezse aşağıdaki linkte çok pis küfürler olacak. Konuşan iki kişi dışındaki insanların anlayamayacağı bir konuşma metni olduğunu belirterek sokak çocuğu hallerimi tümüyle yansıtan bu yazının linkini aşağıda veriyorum. (Ama okumazsanız sevinirim. Söz verdiğim için linkini buraya koymak zorunda hissediyorum. Bu kadar çirkinleşeceğini bilemezdim.) 

UYARI! baya bildiğin +35 ve iğrenç bişey yani 
Abuk'un Yazısı

Çok pis kapak oldu bana. Neyse.  
(Blog yazarlığını bilem bırakabilirim şu satten sonra :P) 

---------------

İKİNCİ EKLEME: 


Öyle bir sansür şeyettik ki yazıdan ve konuşma metninden eser kalmadı. Tümden yok ettik her şeyi. S 
(Bunun reklamı da var, eser kalmadı kirden falan diyor.) 


Şarkı da koyayım buraya, insanlar dinlesin. 


Özellikle Abuk'a gelsin:




                  








Candan Erçetin - Ben kimim?



SON EKLEME
Yoğun ısrarlarıma dayanamayan Abuk yazısını tümden kaldırdı :( O yazının giriş kısmını buraya aktarmak istedim (atmaya kıyamadım). Cevap niteliği taşıyan konuşmayı buraya yazmayacağım. Yazarsam sansürün ne anlamı kalır değil mi? (Sansür sözcüğüne yabancılaşıyorum. Sansür, sensör, Sen sor. Peh)


abuk sabuk şeyler yahut "Bizi bu ayarsızlığımız mahvetti" yazısına cevaptır


Birazdan aşağıda okuyacağınız konuşmalar, 4 Nisan 2006 saat: 06:58 tarihlidir. Üzerinden beş sene geçmesine rağmen, hala hayatlarımızda değişen bir şeylerin olmadığını görmek sevindirici. Her şey bıraktığımız gibiymiş meğersem. Tutanakları boşuna hazırlamayın, yaşamıyoruz ki yazalım daha fazla şeyler. Bu yazı, Negatif Bey'in bugünkü blogunda yazdığı ve, beni cümle aleme bilmem kaçıncı kez ifşa edişine cevaben yazılmıştır. İntikam en asil duyguların karışımıdır.

Öylesine tekdüze bir hayat işte. Bak, beş senedir de yerinde sayıyormuş da haberimiz yokmuş. Baştan uyarayım, beş sene öncesine ait bu konuşma içinde çeşitli küfürler mevcuttur. Ve, okuyan diyebilir ki, bizim tanıdığımız bu iki blog insanı, normal yazılarında bile Türkçe'ye böylesine dikkat ederken, bu konuşmada "hatalar hatalar" silsilesi yaşanmış diyebilir. Ağzınızı yırtabilirim. Neyse, yine kimsenin umrunda olmayacağından (bu cümle sanki, dağlardan fırtınalardan kopup gelmiş dikkat çekmeye çalışan bir ergenin isyanı gibi geldi birden), çok fazla uyarıya da gerek duymamaktayım. Nasıl okunursa okunsun. Tarihe tutulmuş bir ışıktır bu konuşma. Yani, öyle böyle değildir. Başından sonuna kadar okuduğumda, o sabahın köründeki halimi, konuşmaları hatırladım. Üzerinden beş sene geçtikten sonra, yani bugün, okurken de aynı ruh haliyle, eğlenerek okudum, eğlendim, yer yer kahkahalarla güldüğüm yerler oldu. Siz gülmeyin. Konuşmanın hiçbir yerine dokunmadan, düzeltmeden olduğu gibi yazdım. Orijin denilen şey ne güzeldir değil mi?

Konuşmadaki kişiler (alfabetik sıra ile, kimse alınmasın diye, niye ismimi önce yazmadın cümlesine önlem olarak);

abuk şeysi: abuk
spineless: negatif

(KONUŞMA YOK EDİLDİ) 



------------------

Not3: neydi lan o?

evet.

SHIT HAPPENS!

 ***

-----------------

(VALLAHİ BU SON, GİDİYORUM)

Not4: sabah oluyor ya bazen. bazı sabahlarda tuhaf şeyler söylüyorum. kırıntılar gibi oluyor.
Örnek:
"gölgen yoksa ya ışık yoktur ya da sen yoksundur."