30 Haziran 2011 Perşembe

Üslup Yaşamdır

Sohbet ediyorduk, Edgar Allan Poe'dan bir şey geldi aklıma. Hangi öyküsünde okudum bilmiyorum, "Ne yazdığın önemli değil, tarzın önemli" gibi bir şeydi. Tarz çok önemli. Nietzsche'den ya da Oruç Aruoba'dan da böyle bir şey hatırlıyorum. Belleğim pek çürük, insanlar, kitaplar düşündüklerim falan hep karışıyor. "Üslup yaşamdır." diye bir şey. İnandığım bir söz.

Bir anda bir konuda aydınlandık ve teşhisi koyduk. Hayatımız çöplüğe dönmüş aslında, bunu anladık. Yapmayı hayal ettiklerimizi hayal etmeyi seviyoruz biz, yapmayı değil. Üslubumuz bu: Çaresizlik üslubu. 'Çaresizlik'ten yapamıyoruz çünkü. Hayallerin önünde öyle bir engel yok. Onlar sınırsız.

Çaresiz miyiz gerçekten? Değiliz. Çaresiziz demeyi seviyoruz, böyle olumsuz şeyler ilgimizi çekiyor. Ondan böyleyiz gibi yapıyoruz.

Tarzımız bu.

Nedenlerimiz var. Yapmıyorsak nedenlerimiz var. Akıl yürütmede eksiklerimiz var. O eksiklerden engellerimiz var.

Bir şey yapacağız. Karar vermek yapmayı oldukça kolaylıyor. Karar verene kadar olan aşamayı geçmek demek karar vermek. Yani yapacağımız her neyse onu istemek, ona ilgi duymak, yapabilecek gücümüzün olup olmadığını düşünmek, yapacağımız şeyi yaparken karşılaşacağımız sorunların neler olduğunu belirlemek, kaynaklarımızı bilmek falan gibi şeylerden sonra karar verir insan. Biz çok kolay karar veriyoruz.

Ve çok kolay vazgeçiyoruz.

Nedenlerimiz var.
Yaşamayı çok istemiyoruz.

Öyle olduğu için söylemiyorum. Tarzımız bu bizim, onun için söylüyorum.

25 Haziran 2011 Cumartesi

olmayandan çıktım yola. 

şimdi daha yakınım olacak olana.


her neyse o.

24 Haziran 2011 Cuma

bir gün, iki sahne.

1. "A Beautiful Mind" Go sahnesi. 
John Nash'in bu halini çok fazla yaşıyorum. Sinir bozucu. 
Ya kaybedersen?

video
-Pekala, sıra kimde?
-Bugün yeterince go oynadım.

-Hadi.
-Bu oyundan nefret ediyorum.

-Hepiniz korkaksınız!

-Kimse bana meydan okumayacak mı?

-Hadi Bender. Sol bütün sömestr boyunca
kazananın çamaşırlarını yıkayacak.

-Bu hiç adil değil, farkında mısınız?
-Hiç de değil.

-Şuna bakın.
-Nash!

-Geri geri mi yürümeye başladın?


-Güvercinlerin hareketlerini tanımlayacak
bir algoritma bulmaya çalışıyorum.

-Hasta.


-Nash, okulu boşladığını sanıyordum.
Ne derslere geliyorsun, ne de...

-Dersler ancak kafa bulandırır.

-Gerçek yaratıcılık ihtimalini yok eder.

-Bunu bilmiyordum.

-Nash dehasıyla hepimizi şaşkına çevirecek.

-Bu da aslında rekabet edecek cesareti
olmadığı anlamına geliyor.

-Korkuyor musun?

-Dehşete düştüm. Bittim.
Dondum kaldım.

-Aptala döndüm senin yüzünden.

-Kola istemez.

-Elbiselerim ütülü ve katlı olsun.

-Sana bir şey soracağım John.

-Buyur sor Martin.

-Bender ve Sol, Perron'un teorisini ispatlayan
Allen'ın çalışmasını tamamladılar.

-İyi bir çalışma...
ama bir yenilik getirmiyor.

-Gururum okşandı. Ya senin?
-Hem de nasıl.

-Ben, Savunma Bakanlığının güvenlik dergisinde
silahlar üzerine iki makale yayımladım.

-Hep aynı terane.

-Bir de Nash'in yaptıklarına bakın: sıfır.

-Ben sabırlı bir adamım Martin.
Hani bana soru soracaktın?

-Ya gerçekten yeni bir fikir
bulamazsan ne olacak?

-Ya Wheeler'a ben seçilirsem...

-ama sen seçilemezsen?

-Ya kaybedersen?

-Kazanmaman gerekirdi.
İlk hamleyi ben yapmıştım,
çok iyi oynadım.

-Yenilen pehlivanın palavraları.

-Bu oyun sayılmaz.

-Beyler, karşınızda büyük John Nash.



2. "Pi" Kalıplar sahnesi.

video 

-Eskiden yaşamış olan Japonlar, Go Tahtası'nı evrenin mikrokozmosu olarak değerlendirirlerdi. Boş olduğunda basit ve düzenli görünmesine rağmen kurulabilecek oyun sayısı sonsuzdur. Aynı kar taneleri gibi, iki Go oyunu birbirine benzemez. Yani Go Tahtası aslında aşırı derecede karmaşık ve kaotik bir evreni simgeler. İşte bu dünyamızın gerçeği Max. Matematikle kolayca açıklanamaz. Basit bir patern yok.

-Ama oyun ilerledikçe olasılıklar azalmaya başlıyor. Tahta bir düzene giriyor ve bir süre sonra
her hamle önceden tahmin edilebiliyor.

-Yani?

-Yani, belki farkında olacak kadar gelişmiş olmamamıza rağmen her Go oyununda bir patern ve düzen vardır. Belki de bu patern borsadaki paterne benziyordur. Torah! 216 haneli sayı.

- Bu delilik Max.
- Belki de dehadır! O sayıyı bulmalıyım.

- Kendine gel! Aklını kaçırıyorsun! Bir nefes al.Kendini dinle. Benim bilgisayarımdaki
virüsü kendininkiyle ve bir takım dindar fanatiklerle ilişkilendiriyorsun. Eğer 216 sayısını istiyorsan onu her yerde bulabilirsin. Sokağın başından evinin kapısına kadar 216 adım. Asansörde geçirdiğin 216 saniye. Zihnin bir şeyi takıntı haline getirdiğinde diğer her şeyi elersin ve her yerde o şeyi görürsün. 320, 450, 22, her neyse... Sen 216'yı seçtin ve her yerde onu görüyorsun. Ama bilimselliği bir kenara attığın zaman artık bir matematikçi değil bir nümerolojistsindir.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Kendi zamanını yaratan şarkı: Anesthetize




En son yaptığım cesaret sınamasından sonra biraz ağır kaçacak ama bu sefer bir şarkı var gündemimde. Sevdiği insana açılmayı bekleyen aptal aşık gibi boş sayfaya bakıyorum, nereden başlasam karar veremiyorum. Biraz bekledikten sonra altı üstü bir şarkı diyorum, nesine nereden başlayacağım ki diyorum. Altı üstü bir şarkı olsa niye yazayım da diyorum. Noluyoruz ya!

Algılarımın fazla açık olduğunu hissettiğim bir anda sallanmaya başlıyorum. Düşündüklerimle ilgili bir durum bu, sanki bir ses duyuyorum ve ritme uyuyorum. Sanki. Algılar. Tuhaf. Bu sallanma da neyin nesi durduk yere dediğimde de anlıyorum ki o ses kendisine benzetmiş beni, olmadığım yerlere götürmüş, içimin duvarlarına delirmişçesine çarpıp alabildiğine karıştırmış. Altı üstü bir şarkı değil yani. Bulaşmış ve bağımlı hale getirmiş. Sanki. Hislerimi takip edince çıkan sonuç şaşırtıcı.




Şarkı bu. Porcupine Tree - Anesthetize.

Aylardır dinlediğim bir şarkı. Bunca dinlemeden sonra nasıl olup da hala bıkmadığımı düşünürken bu yazıyı yazmaya karar verdim. Dünyanın bir yerinden birileri bir şey yapıyor ve bu beni oldukça fazla etkiliyor. Üzerinde düşünmeye ve yazmaya değer.

Bana öyle geliyor ki bu şarkıyı paramparça etsem, bütün parçalarını bir kabın içine koyup karıştırsam ve o kaptan rastgele parçaları çekip birbirine yapıştırsam yine böyle bir şey çıkardı ortaya. Yumuşak geçişler güzel bir yazının paragrafları arasındaki geçişler gibi, hiç rahatsız etmiyor. Bütünlüğü hiç bozulmadan akıp gidiyor şarkı. Parçalar bir yerlere saçılsa da her parça kendisine en uygun olanı bulup birleşiveriyor.

Hep bir bitmişlik hissi, hep bir devam edecekmiş hissiyle karışıp duruyor. Hep bir boşluk. Bir önceki boşluğu dolduran boşluklarla oluşturulmuş döngüsel bir büyü. Sürekli tekrarlar. Sonsuzluk hissi. Olduğum yerden uzaklaştırıp başka bir ortamda var ediyor beni. Hiç tükenmeyecek bir zamanın içine atıp kendi yarattığı zamanı paylaşıyor benimle.

Hayır bitmedi, daha söyleyeceklerim var diyor sürekli. Ama sözleriyle değil, müziğiyle. Gerçekten bittiğinde bir hayalden uyanıyorum. Bitişi bile tam bir bitiş sayılmaz aslında. Hayalin bittiği yerde gerçekle birleşiyor ve bir yerlerde bir iz olarak varlığını sürdürüyor.

Çok acımasız bir şarkı bu yüzden.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Her adım-

Erken uyandım, zararı yok, uyumayı sevdiğim gibi uyanmayı da seviyorum.
Günü de seviyorum, Geceyi de.


Kendimi arıyorum hala. Çok yaşadım. Az buldum. Fazlasını da bulacağım.


Annem çok yardımcı oluyor bana, kendimi ararken. Çoraplarımı getiriyor, ben çoraplarımı aramayı sevmiyorum. Yerini bilsem de bulamıyorum. Kötü düşündürüyor bu bana.







Yumurtamı soyuyor sabahları. Yumurtayı severim, kabuklarını sevmiyorum. Ben soyunca kabuklarıyla birlikte yemek zorunda kalıyorum. Sevmiyorum. Annem bunu biliyor.









Yürürken dengemi kaybedeceğimi hiç unutmuyorum. Bu çok gereksiz. Bir insan niye yürürken sürekli bunu düşünür ki? Çocukluğum. Amortisörü patlak araba gibi bir sağa bir sola sallanarak yürüdüğümü söylerdi babam. O öyle söyleyince iyi bir şey yaptığımı düşünürdüm, severdim babamın öyle demesini.
Yürürken hep aklıma gelir, o yüzden düşünürüm. Bazıları beğenmez yürüyüşümü, umursamamayı çok istedim, isteyince oldu.

Yalnız yürümeyi her zaman sevmiyorum.





Bazıları beni babamla vurmaya çalıştı. Yapamadılar, izin vermedim. Görünüşüm, düşündüklerim, söylediklerim o kadar uçlarda mıydı, bunu başkalarının anladığı gibi anlayamayacağım. Kendi içimde yaşıyorken, kendim gibi düşünürken, başkaları bana nasıl baktığını, hakkımda nasıl düşündüklerini pek önemseyemedim. Bazen anlamak istemedim, bazen yanlış anlamış olmayı istedim. Ama ters geldim onlara, beni ‘düzeltmek’ için ellerinden geleni yaptılar. Beni babamla vurmaya 'bile' çalıştılar. Yapamadılar, izin vermedim.


Birkaç yılda çok şey değişti hayatımda. Hep değişiyor. Hep değişecek. Değişimi sevmeye başladım. Ona alışmaya başladım. Uymaya, ondan yana olmaya başladım.


Basitim, ama iyiyim. Seviyorum sadeliğimi. Düşüncelerim, eylemlerim. Beni bugüne getirdiler. Büyüdüğümü hissettim. Çok da kötü değilmiş, bunu da sevdim. Utanmasam böyle bir şey gerekliymiş de derim. Geçmişimle yüzleştim, istediğimi söylerim. Utanmak lafın gelişi. Neden utanayım ki? Büyümek de gerekli. Hayat büyütüyor, hep kucağında sallayacak değil ya.




Kahveyi seviyorum. Edebiyatı seviyorum. Düşünmeyi ve bomboş takılmayı da seviyorum.

Yaşamayı da. İçindekilerle birlikte. Öyle görünmediğimde bile.

 Her zaman. Aslında.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Notlar:

1. Yazının bağlamı sosyal bir laboratuvar olarak düşünülebilir. Anlamlandırabilmek için yazıya başvurmak, bence iyi bir yol. Farklı şekillerde de anlamlandırabiliriz dünyayı, ama yazmanın bazı üstünlükleri var. Yazarak daha iyi anlatabiliyorum kendimi, insanları da daha iyi anlayabilmeyi umuyorum.

Anlatmak istediğim sıradan bir şey değilse sıradan olmayan bir karakter yaratıp onun üzerinden varsayımlar oluşturarak gerçekleşme olasılığı yüksek bazı olaylar ve durumlar yaratmaya çalışıabilirim. Sözcük haznem olduğu gibi karakter haznem de vardır ve anlattıklarım havada kalmasın diye bu karakterlerden düşündüklerimi gerçekleştirmeye en yakın olan karakteri seçerim. O karakterlerden yoksa (bu çok zor bir ihtimal olmalı aslında, sadece edebiyatta bile benim düşündüklerimin karşılığını yerine getirebilecek karakterler oldukça fazla ama ben bunları bulamamışsam bunun sorumluluğunu kendime yüklerim.) oturup kendim oluşturacağım bazı şeyleri. Bunu yapmak çok zor ve inanılmaz eğlenceli.

Düşünce ve davranış kalıpları gibi düşünenlerin ve davrananların da kalıpları vardır ya da olmalıdır. Olabilecekleri kestirebilmekte yardımcı olabilir bu. İşimi kolaylaştırabilir.

2. Beni rahatsız eden dış ses bağlamın dışından içe müdahale eden sestir. Kendisini zorla ortama dahil eder. Sesin sahibiyle ilişkimin niteliğine göre kendisine vereceğim tepkiler çeşitlilik gösterir. Bazen istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Genellikle kolay yoldan kendisini olması gerektiği yere yollamayı yeğlerim.

3. Dış ses her yerden olaya dahil olabilir. Yönlendiricidir, bilmiştir, ukaladır, her şeyin farkındadır, aşmıştır. Kitap okurken beni rahatsız eden bir tarafı var dış sesin.

4. Kendimizden bir süre uzaklaştığımızda kendimize dışarıdan bakmak kolaylaşır. Ama kendimize tekrar yaklaşmak da zorlaşabilir. Eski yaşantılara alışmak bu yüzden zor işte.

5. Hayatım şişti. Bir sürü ilgi bekleyen insan, bir sürü ilgi bekleyen iş, bir sürü ilgi bekleyen ‘ben’ ve gerektiğinden fazla olan birçok şey. Yetişemiyorum. Herkese ilgi göstersem yapacaklarımın hiçbirini yapamam. Uzun soluklu bir çalışmaya ihtiyacım var, olmasını istediğim tek şeyi başarabilmem için. On parçaya bölünürsem de olur, reddetmem bunu.

6. Bir şeylerin bitmesinden korktuğumuz için mi bir şeyleri bitiremiyoruz? Bitmesin istediğimiz için mi bazı şeyler bize sonsuza dek sürecekmiş gibi görünüyor? Bİlinmezle mücadelemde hep o kazanıyor nedense.

7. Ortada bunca ulaşılmaz şiir varken ve biz onları henüz anlamamışken ve hatta daha çoğunu okumamışken nasıl olur da birileri şiir yazmaya yeltenir? İşte günümüz şairinin zor olanı başarma çabası. Gerçekten hayretle takip ediyorum onları.
Her şair farklı bir dünyanın insanı ve şiirler de o dünyaların denizlerine düşen gök cisimleri. Zor be hacı. Ne uğraşıyorsun, yazık etme kendine.

8. Bir şeyi farkında olmadan olduğundan çok farklı anladığımız olur, ama bunu yaptığımızda karşımızdakini zor durumda bırakabiliriz bazen. Kuşkuculuğun kılgısal alanda başımıza neler açacağını iyi düşünmeliyiz. bir başkasına zarar verebileceğini de.

9. Cevabına en çok ihtiyaç duyduğum sorulardan biri: Kendimden gidişlerim çok kısa sürerken kendime gelmelerim niye bu kadar uzun sürüyor?

10. İçimde olup biteni açıklamam için gerekli olan benzetmeyi yapacağım. Sıkıntımın ne olduğunu biliyorum ve bu içimdeki bir şeyden kaynaklanıyor; içimdekinin ne olduğunu biliyorum, zihnimde canlandırabiliyorum fakat onun adını bilmiyorum. Nedir o aletin adı? Böyle de söyleyince hiçbir şey anlatılamıyor. Aanlatmak için her şeyin adını bilmemiz gerek. Yazıyla anlatıyorsak eğer.

11. İncecik camdan bir küre: düşler küresi. İçimden çıkıp gitmesin diye sıkıştırdıkça kırdım onu ve yayıldı içime. Cam parçaları da kanattı, düşlerim kana bulandı. Böylesini istememiştim. O aleti buldum: Mengene. Bir kum saatini bununla paramparça etmek isterdim.

12. “Oğuz Atay bence yanılmıyor,”  diye başlayan bir not da yazmalıyım. Söz verdim çünkü. Buradaki yazıyla ilgili.
İyi bir şey olmayacak, iyi bir şey olmaz. Hayat kötü şeylerle doludur ve onlardan kurtulduğumuzda iyi bir şey olduğunu sanırız. İyi olan sandığımızdır. Ya da iyidir dediklerimizdir ki birdenbire olurlar. Sürüncemede kalan heyecanlardan da iyi bir şeyler ummak olması gerekenden çok farklı olan bir şeyle kendimiz, kandırmaktan başka bir şey değildir.

Peki bu neyi değiştirir. Hiçbir şeyi.

13. Eğlenceli bir şeyler yapayım, bir şey yapmalı diyordum değil mi? Neden yapmadım da hevesim kursağımda kaldı?
Sevdiğim, benliğime kattığım her şey, düşündüklerim, hissettiklerim, algı alanıma girmesine izin verdiklerim ayaklar altında. Bu toplum yaşamama izin vermiyor. Her anlamda kısıtlanıyorum.
Niye bir şey yapmıyorum? Çünkü yapmamak tepkidir. Söylememek de! Faydalı şeyler yapmalı, ama kim için? Niçin? En sevdiğim şarkıların (bu mesela) altına yazılan yorumları yazan insanlar için mi?
Gecenin bir yarısı son ses iğrenç şarkılarını herkesin dinlemesine uğraşan hastalıklı insanlar için mi? VE daha bir çokları için mi? Bİrazdan başka şeyler de yazacağım bununla ilgili.

14. İstatistiklere bakmayı öğrendim. Aslında benim için kötü bir şey bu. Çünkü en nefret ettiğim insanlar daha fazla insana ulaşıp daha fazla insana boklarını bulaştırabiliyorlar. Benim yazdıklarımı okuyacak insanlar oldukça azlar. Zaten birileri beni okusun diye bir çabam da olmadı hiç. Burada bir şey yapıyorsam bir avuç insan bunu görse yetecek bana. Ama böyle de olmuyor ki. Ben de varım heyyy. Ama sadece ulaşmak isteyen insanlar ulaşabiliyor. Tesadüf mü bilmiyorum. Birileri bana ulaşıyor. 12 tane izleyicim var. Çoğu torpilli. Reklamımı yaptım onlara o yüzden geldiler. Diğerleri de bir şekilde buldular beni (Tesadüf? Kader? ALnımıza yazılan?). O yüzden özeldirler benim için. Günce yazarlığım esnasında  da bu kadar insan okuyordu beni. Her şey oldukça güzeldi. Hala da güzel. Burada yazdığımı görenlere nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum o yüzden böyle saçmaladım.

15. Günce. Aklıma bir şey geldi. Burada bir şeyler yazarken geçmişte aynı gün yazdıklarımı da buraya ekleyebilirim diye düşündüm. Sonra geçmişte bugün yazdığım günceleri bulup okudum. Düşündüğüm şeyden vazgeçtim. Ne kadar kötü bir şey. İnsanın kendini engellemesi böyle bir şey işte. Bilmem kaç yıl önceki halim şu anki halimi olumsuz etkileyebiliyor.

16. İnsanlar yalandan da olsa bir şeyleri başarma, bir şeyler kazanma ihtiyaçlarını karşılamak için mi güçlü olandan yana olur?  Hayalkırıklıklarıyla dolu bir ülkede yaşıyorum. Hayalkırıklıklarına tahamül edemeyen insanlarla dolu bir ülkede yaşıyorum. Takım tutar gibi parti tutan insanların haddinden fazla olduğu bir ülkede yaşıyorum. Ülkemin yarısı hep kazanıyor, diğer yarısı da hep kaybediyor. Çoğunluk olmak işte böyle bir şey. Kazanan çoğunluk, kazandığını sanıp benim gibi uyumadan önce kendisini mutsuz hissetmeyen çoğunluk. Kendi seçtikleri yöneticilerin büyük bir oranla herkes tarafından seçildiğini, yaptığı seçimin sağlamasını başkalarının seçimleriyle yapan huzurlu ve yüzü gülen çoğunluk. İşte bu demokrasi. Kaybedenlerin zaten hiçbir önemi yok, onlar çoğunluk olamıyorlar bu yüzden. Çoğunluk kazanır, kaybeden hep azdır.

Ama, aslında, yenilgiyi hazmedemeyen bir toplum kazanmayı öğrenemez.

Yenilmeyi, yalnız kalmayı öğreniyorum. Bu da benim kazanımım.

17.  VE:

   


18. İyi geceler dünya.



.

gecikmeli.

Burada durmak yerine yapmam gereken şeyler var. Kaçarcasına yatağa gidip uyumak bunlardan bir tanesi. Yaptıklarımı yapmak yerine yapabileceğim çok şey var. Hiç yalnız bırakmadılar, hep vardılar, sağolsunlar.

Bir anda mutsuz olmak, her şeyin fazla sıradanlaşması, basitleşmek, basitleştirmek, bayağılık. Çok çabuk gelip yerleşiyorlar hayatıma. Hiçbir değerim yokmuş gibi hissetiriyorlar ve bunlarla uğraşmak yerine asıl yapmam gerekenleri yapmak çok daha kolay geliyor. Halbuki tam tersi olmalıydı, ama öyle değil maalesef. Zamanın kaybolup gittiğini düşünüp durmak sıkıcı.

Hoşlanmadığım şeylere sandığımdan daha çabuk tepki veriyorum. Acele kararlar verip bir an önce önlem almaya çalışıyorum. Hayatıma istemediğim şeyleri sokmayacağım, istemediğim gibi davranmayacağım kimseye. Ne gerekiyorsa onu yapacağım.

Uyum sağlamak neden bu kadar zor? Çünkü ben değiştim ve insanlar henüz bunun farkına varmadılar ya da beni değişmeden önceki halimle düşünmek istiyorlar. Beni en çok zorlayan da değiştiğime inanmamaları. Basit şeylerden arındım ben. Ağzımın payını aldım diyeyim. Sözcüklerimi seçerek konuşuyorum hep yaptığım gibi. Yoğurdu da üfleyerek yemek istiyorum. Çok zorlayan olursa açıkça söyleyeceğim her şeyi. Acı gerçekler söylendiğinde çok farklı bir şekle bürünebiliyor. Bazı şeyler söylenmediğinde zararsızdırlar. Bazen de mecburiyetten söylenip huzur kaçırırlar.

Tek yapmam gereken iletişimi koparmak. Sadece uygun zamanlarımda iletişim kurmak. Başkaları seçmesin yani, ben seçeyim artık. Yoksa yazık olacak bana.

Gidip uyumak yerine niye burada durup bunları yazıyorum? Çünkü söylemem gereken şeyler var. Günü bitirmekten daha fazla istiyorum söylemeyi. Buraya yazıyorum, ama bunları söylemem gerekenler okusun diye değil. Okumayacaklar, bilmeyecekler belki ama yazınca ben kendimi kurtarıyorum. Aşırı şeyler de yazılabilirim ama yapmıyorum. Yazmak söylemekten iyidir bu yüzden. “Yazı, düşünebilmek için iyi bir olanaktır.”

“Söyleyeceklerim var. Biriktirdim onları, biraz daha biriksin diye bekliyordum. Beklemek gereksizmiş, bunu anladım. Yazmalıyım.”

“Her zaman bir yerlere yetişmem gerekiyormuş gibi hissederdim ve bu yüzden de bir şey yapamazdım. Bu değişmişti, artık kurtulduğumu düşünüyordum. Tekrardan aynı duyguya kapıldım. Bu sefer izin vermeyeceğim. Çünkü bir şeyleri eksik bıraktığımı düşünmek bir yerlere yetişmem gerektiğini hissetmekten daha kötü.”

Yine sayıklama! Bİr öncekini kesinleştireyim. Ne yaptığım anlaşılsın.

Bir başka yazı daha yazacağım. Bu burada bitiyor.

14 Haziran 2011 Salı

gecikmesiz.

Basitçe yazıyorum: Yazı, düşünebilmek için iyi bir olanaktır. Bunun üzerine düşünüyorum. İyi bir olanak mı gerçekten? Fazla yayıldım.
Söyleyeceklerim var. Biriktirdim onları, biraz daha biriksin diye bekliyordum. Beklemek gereksizmiş, bunu anladım. Yazmalıyım.
Ama şimdi değil. Çok fazla dikkatim dağılıyor. Birileri odamın civarında çok konuşuyor, çeneleri düştü, rahatsız oluyorum. Birileri arıyor, kendimle başbaşa bırakmıyorlar beni. Her zaman bir yerlere yetişmem gerekiyormuş gibi hissederdim ve bu yüzden de bir şey yapamazdım. Bu değişmişti, artık kurtulduğumu düşünüyordum. Tekrardan aynı duyguya kapıldım. Bu sefer izin vermeyeceğim. Çünkü bir şeyleri eksik bıraktığımı düşünmek bir yerlere yetişmem gerektiğini hissetmekten daha kötü.
Gecikmeyeyim! Şimdilik bu kadar.

7 Haziran 2011 Salı

bittiği gibi başladı

Alelade bir başlangıç: Başlayamamak.

Bir şeyin başladığını anlamak özel bir yetenek gerektirir. Başlayanların başladığını anlama yeteneği. Yanısıra ortalama bir zeka ve biraz da dikkat.

Dikkat! Başladık.

Yanlış anlatmak, yanlış yazmak, yanlış okumak peşisıra düzeltilmiş tekrarlarını getirir. Çünkü yanlış yapmayı sevmeyiz, yaptığımızda düzeltmek isteriz. Çok gerekli gördüğümüzden doğrularımızı biriktiririz. Haklı olmaya ihtiyacımız vardır, hatalıysak birileri bizi arasın da biz onu geçiştirelim, bu biraz da bize ders olsun isteriz. Hatalıysak düzeltmeye çalışırız. Çünkü güzel görünmeliyiz, birileri bizde kusur bulmamalı, bizim gördüğümüzü başkaları görmemeli. Gizleriz, gizemliyi oynarız, karizmamıza karizma katarız böylelikle. Eksikliklerimizi lehimize çeviririz. Falan filan.

Hiçbir şey yazamadığında neden yazamadığını yaz, diyenin anlatmak istediğini yapıyorum şu an. Başlayamadım. Neden başlayamadığımı yazdım. Sonra da yazmaya başladım. Kafamda bir konu belirdi ve bunu kendimi kurcalayarak ortaya çıkardım. Basit bir itirafta bulunayım: Aslında böyle olduğunda önceki yazdıklarımı tek bir hamlede silip asıl yazmak istediğim konuyla ilgili bir sürü ahkam keserim. Böylesine gerek görmüyorum şu an; çünkü kendi yaşam alanımda olabildiğince özgür hissediyorum, hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan içimi hoş eden bir şey yapıyorum. Yazımı yazıyorum. Barthes'ın metnin hazzı dediği şeye benzer bir his bu, haz alıyorum yaptığımdan.

(Yukarıda yazdıklarımı unut şimdi. Asıl konuya gelelim, yoksa sen yine zıvanadan çıkacaksın.)

Kolaya kaçış. Saklanma. Sayıklama.Tasarladığım yazı bunların üzerine kuruluyor.

  1. Bir yazıda en kolay akış galiba listelemeyle sağlanıyor. Kolaya kaçış budur, ben bunu yapıyorum. 
  2. Umuma açık alanlarda öyle her düşündüğünü, her yaptığını söyleyemezsin; gecelerini harcadığın, gidip sevişmek yerine oturup ince ince dokuyarak yazdığın yazıları, hikayeleri herkesle paylaşamazsın. Hem kıymeti bilinmeyebilir hem de nafile bir çabadır bu, kendini yorduğuna değmez çoğu kez. Bir de üstüne biri gidip olur olmadık yerlerde kullanır, bir de kendininmiş gibi anlatır, kıskanırsın falan. Hiç gerek yok böyle şeylere. Durduk yere niye canın sıkılsın. Bu yüzden saklanman gerekir. Bu şifreleme gibi bir şey. Kendini açık etmeden anlatmak istediğini anlat, ama kimse anlamasın. Harika bir formül bu.
  3. Çelişkili bir durum oluşturdum durduk yere. 2'nci maddede söylediklerimle daha önce söylediklerim arasında bir çelişki oluştu. "Kendi yaşam alanımda olabildiğince özgür hissediyorum, hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan içimi hoş eden bir şey yapıyorum. Yazımı yazıyorum." diye yazmıştım. Peki o halde saklanmak niye? Böyle bir kısıtlamanın varlığı aslında bir başkasının yazdıklarımı okuma ihtimalinden kaynaklanıyor. Yapabileceğim tek şey bunu ortadan kaldırmak fakat bunu yapamam. Çünkü yazdıklarımı okuyan birilerine ihtiyacım var, onlar olmadan buraya yazmamın hiçbir anlamı kalmazdı. İnsanlar okusun ve ben bir şeyleri saklayayım. Niye saklıyorsun diyene de sanat yapıyorum deyip işin içinden çıkarım. Umarım yazdıklarımı okuyan(lar) bu kısmı anlamaz. 
  4. Sayıklama. En sık yaptığım şey. Aynı şeyleri defalarca söylemeyi seviyorum, bunu bir ahenk unsuru olarak görüyorum. Aynı şeyi farklı şekillerde söylemeye çalışarak üslup geliştiriyorum. Bu blogun biricik amacı bu aslında. Üslup denemesi yapıyorum ben burada. (Bu blogun var olma nedeni çok önemlidir ve aslında çok da özeldir ve aslında daha önce yazmıştım ben bunu. Buradan okuyabilirsin.)Sayıklamayı biraz kurcalamak gerek, buradan çok şey çıkarırım ben.Sayıklamak aslında çoğu yazan çizen söyleyen insanın sık yaptığı bir eylem. Erişlmesi zor bir bilinç halindeyken (örneğin uykudaki bilinçlilik ve bilinçsizlik halinin karışımı olan o ayarsız hal) üreten insanlar bunu çok kullanıyorlar. Ve bazılarımız yaptıklarını alkollü olduğu gerekçesiyle önemsizleştirmeye çalışmıştır. Böyle zamanlarda söylenmiş şeylere sayıklama deniyor. Bol tekrarlı anlamsız ve çelişkili sözler 'tüketmek'. Muhatap(lar)ımızı da arada kaynatarak tabii. Ve önemlidir sayıklamak: Sayıklama benzeri bir şey yüzünden Porcupine Tree'yi ve Riverside'ı çok severim. Belirtmeden geçemeyeceğim.
  5. "Biraz da dikkat." Bu işte beni dürten şey. Dikkatin miktarı olur mu, sorusu. Bir şeyleri yanlış yapmakla ilgili o saçmalamalarımın sebebi buydu. Bağlantıyı burada kurmayı uygun gördüm. Yanlış değil aslında. Dikkat zamanla ölçülebiliyor, belki başka şeylerle de ölçülüyordur. Olsun belki de yanlıştır bilemeyiz. (Unut gitsin!)
  6. Kendimle aramda şöyle bir konuşma geçti geçenlerde: "Sen anlat, ben susarım. Hiçbir şey değişmez hayatımızda. Anlattığınla kalırsın. Sustuğumla kalırım." Kendimden korkmalı mıyım?
  7. Bazı gecelerin anlık sorusu şu: Edebiyatla, müzikle bezenmiş hayatımdan çok mutluyum da ondan mı başka bir şey yapasım yok? Geçerliliği anlıktır, gelir geçer. Bununla ilgili düşündüğüm başka şeyler var. Daha fazla edebiyat, daha fazla müzik. Bunun için çabalamak.
  8. Bir yazı okudum, şöyle diyordu: "Nietzsche Nihilist değildir, nihilist de değildir." Harika bir tümce. Tek harfle bu kadar çok şey söyleyeni kıskanırım.
  9. Son dakika haberi: Gestalt ekolü analitik düşünceye karşı! (Noluyoruz be!) (Çok mu oldu bu? Dozu biraz azaltmalıyım galiba.) Bir film izledim ve hayatım değişmedi. Böyle film mi olur? Sen bari yapma. Gestaltçı bir filmdi bu. Adı Flipped (imdb linki içinde). Filmde birkaç yerde şu geçiyor: "Bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazladır." (daha yücedir, daha farklıdır gibi bazı anlamlar da kullanılabilir). Bunu oldukça güzel anlatan bir filmdi. Küçük kızımızın analitik düşünme yeteneği de gözümden kaçmadı. En son yorumum da ilk başta yazdığım abartılı söz olmuştu. Filmi izlemeyenlere tavsiye ederim. Bana doyurucu geldi, ama tabii hayatım değişmedi. Ben yine şu an olduğum gibiyim, filmi izlerken de o an olduğum gibiydim ve farklı olan şey şu anla o an. Ben değişmedim. (Yalan söylüyorsun.) 
  10. "Gün ile gece: Birbirini istemeyen iki nazlı sevgili." Kendimden arakladım. Başkasından da araklamış olabilirim.
  11. Bir önceki gönderdiğimle ilgili: Dünyama girmelerine izin verdiğim insanlar girdikleri yeri pek önemsemiyor olabilirler ama benim hayatımda çok önemli bir konumdalar. O önemli konumlarıyla sonumu getirebilirler. Edebiyatçılar, sinemacılar, arkadaşlar, gereksiz görünen gerekli insanlar, herkes buna dahil.
  12. Bütün bu yazdıklarımı sana veya senin için yazıyorum biliyorsun değil mi? Kendim ve onun için. Kendime ve ona değil her zaman. Hep 'için' ve 'için' ve bazen sana ve bana.
  13. Yukarılarda bir yerde Barthes göndermesi vardı. "Yazıyı oluşturan bir söz boşluğudur," der kendisi ve ben ona bayılırım. Bunu da yazmasam çatlardım.

Ya işte öyle. Her şey "Alelade bir başlangıç: Başlayamamak." diyerek başladı ve ben bunları yazdım. Bu kadar olması hiç olmamasından çok çok çok iyidir. Çok daha iyi olacak.

3 Haziran 2011 Cuma

Ne olmuş yani

E, haydi eğlenceli bir şeyler yapalım. Hep böyle oturacak değiliz ya, bir şeyler yapalım. Bir şey yapmalı hey, bir şey yapmalı!

Zorlayınca olmuyor diye düşünüyorsun, insan istemeden eğlenceli şeyler yapamıyor, doğrudur, haklısındır. Sen istemeden herkesin her türlü işine koşuyorsun, istemediğin bir sürü şey yapıyorsun: Para için, sorumluluklarını üzerinden atmak için, başkalarının mutlu olması için, belki işine yarar diye düşündüğün için, içine düşürüldüğün kör kuyulardan çıkabilmek için, gibi, gibi, gibi bir sürü çıkarın 'için'. Seni iyi edecek bir şey yapmadan mutlu ve memnun olmayı, huzur dolmayı beklemek yerine seni iyi edecek şeyler yap, beklediklerin zaten gelir. Basit, yüzeysel ve sıradan. Hala da haklısın.

Herkes çoğu şeyi zorunluluktan yapıyor. Böyle başarıyorlar yapmayı, kılmayı ve olmayı. Zorunluluklar rahat bünyelere iyi geliyor. Hem bakarsan görürsün, çoğu insan birileri tarafından sınırlandırılmayı, engellenmeyi, yönlendirilmeyi çok sever. Çocukluğumuzdan beri hepimiz bunu öğreniyoruz aslında. En iyi deneyimlerimiz zorunlulukları sevdiğimiz halde onlardan kurtulmaya çalışırken yaşadıklarımız. Zor gelmesin sana, bu bir oyun.

Her zaman hayatımdan memnunum diyebilmek imkansızdır. Hayatın bir ölçünü yok, her şey sürekli değişiyor. Hayatından sürekli memnun olmayı başarabilen(!) insanlar maldır, eşyadan farksızdır*. Öğrenmez onlar, duvar saatları gibi ahmak ve kibirlidirler, sayıklayıp dururlar aynı şeyleri. Kendilerini kandırırlar hep, sen de kanabilirsin onlara; ummadığın bir anda aklına gelirler ve şaşırtırlar seni. Nasıl bu kadar kabullenmişler, nasıl bu kadar iyiler, nasıl bu kadar her şeyleri yolunda gidiyor diyebilirsin. Onlara bakma, onlar yaşamıyorlar aslında. Sevmediğin anlarla anlamını bulur hayat ve sende de bu anlardan çok var. Gideceğin yerin önemi yok, gitmektir esas olan, gidebilmektir.

Bunları niye anlatıyorum sana? Eğlenceli bir şeyler yapalım diye. Önce bunları atmam gerek içimden. Pis pis duruyorlar, kirletiyorlar içimi. Yazınca gidecekler gibi geliyor. Basit, yüzeysel ve sıradan olanlardan arınmak için basitçe yazıyorum işte. Hiçbir şey ifade etmiyorlar ve aslında öyle olması gerekiyor.

İnsanlar farklı koşullarda yaratıcı olurlar. Durduk yere bir şeyler üreten birileri var mıdır şu hayatta? Hadi bir sanat eseri çıkarayım ortaya, hadi bir roman yazayım, hadi bir resim yapayım, hadi yeni bir fikir bulayım, manyak bir şarkı yapayım da dünyayı değiştireyim. Hadi ama. Gel, gel. Yok öyle bir dünya.


Kural dışı. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi. Der ki: en alt basamaktaki ihtiyaçları karşılamadan üst basamaktakileri karşılamaya çalışmazsın. Kuralın dışındaki durum nedir? Bazıları en alttaki ihtiyaçları karşılamadan estetik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Bilerek, isteyerek kendini aç bırakıp da roman yazan insanlar var(mış). Manyak onlar.


Zorla kendini. Bir şeyler yapmak için.


-----------------------------------

 Bomboş bir zamanda durduk yere bir kitap kazandım. Nobel ödülünü reddeden tek yazar kimdir, sorusunun yanıtını bildiğim için. Bazen böyle şeyler oluyor, seviniyorum. Kitabı da merak etmiştim bir zamanlar, bu adam ne yazmış acaba 15 yıl uğraştıracak kadar falan demiştim. Murathan Mungan-Şairin Romanı. Bugün yarın elime ulaşır.


----------------------------------

"Bilinmeyen ya da belli belirsiz bilinen bir dilde söylenenlerin etkisi ile dünyayı anladığımız dilde aynı şeyin söylenmesinin üzerimizde bıraktığı etki arasındaki o uçurum anlatmak istediğim çoğu şeyi anlatıyor." Bunu yazmışım bir önceki gönderide. Çok değer veriyorum bu yazdığıma. Diğerleri pek umurumda değil açıkçası.
Yazıyorum, kalıyor. Bazen kalmasın istiyorum, silmiyorum da. Ama önemini yitiriyor. İşlevini yerine getiren yazı kalmasın. Küçük amaçlarım var, yeter onlar bana.

Devam edecektim, ama gerek yok artık.


----------------------------------

E, haydi eğlenceli bir şeyler yapalım. E, hadi eğlenceli bir şeyler yapalım.